“CHP Milletin İradesini Her Vesileyle Mahkemeye Götürmekten Hoşlanıyor”

“CHP Milletin İradesini Her Vesileyle Mahkemeye Götürmekten Hoşlanıyor”

Doç.Dr. Hüseyin Çelik: “CHP Milletin İradesini Her Vesileyle Mahkemeye Götürmekten Hoşlanıyor”

AK PARTi Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Doç. Dr. Hüseyin Çelik, 27 Haziran’da Kanaltürk’te yayınlanan “Pazar Politika” programına katıldı. Doç. Dr. Çelik, Kanaltürk Ankara Temsilcisi Sami Dadağlıoğlu’nun gündeme ilişkin sorularını yanıtladı. Çelik, CHP’nin Anayasa Değişikliği paketini Anayasa Mahkemesi’ne götürmesi konusunda, “CHP milletin iradesini her vesileyle mahkemeye götürmekten hoşlanıyor” dedi.

Değişikliğin Anayasa Mahkemesi’ne taşınmasının yanlış olduğunu dile getiren Çelik, “Siz milletin Meclisinin iradesini niçin mahkemeye taşıyorsunuz sürekli olarak? Halka gidiyoruz, diyoruz ki AK PARTi 336 milletvekiliyle yanlış yaptı. Milletin ekseriyetinin çoğunluğunun vereceği karara niçin saygılı olmuyorsunuz. Halkçı olduğunuzu gösterin. Halka rağmen halkçılık olur mu?” diye konuştu. Referandumu değerlendirerek “Biz milletin vicdan mahkemesine gidiyoruz” diyen Çelik, “Halkımıza sormaya gidiyoruz. Sen bunu onaylıyor musun biz böyle bir şey yapmak istiyoruz? Hayır dediği zaman o karar da bizim başımızın üstüne. Referandumda ille de evet çıkar diye bir şey yok. Varsayın ki halk reddetti, reddetsin. Ama bu fırsatı millete verelim” şeklinde konuştu.

Demokratik açılımdan teröre, eksen kaymasından İran konusuna kadar gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulunan AK PARTi Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in konuşmasından satır başları şöyle:

“Sayın Başbakan’ın ve oradaki askerlerin, siperde oturmaları birilerince istismar edildi”

“Bugüne kadar sözden ziyade silahlar konuştu. Hatırlamaya çalışalım, 1984’te ilk Eruh ve Şemdinli’de PKK baskınları olduğu zaman, bu 3-5 eşkıyanın düzenlediği bir hareket olarak küçümsendi, belki ciddiye alınmadı. Daha sonraki süreçte de maalesef mesele özellikle güvenlik boyutunda sadece değerlendirildi. İş Silahlı Kuvvetlere, Polis Teşkilatına bırakıldı. Neticede Polis Teşkilatının, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yapabileceği şey, silahlı mücadeleye karşı silahla mukabele etmektir… Bu acaba gerçekten sadece silahla halledilebilecek bir mesele midir? Bunun üzerinde maalesef yıllar yılı siyasiler çok fazla durmadılar. Yani adeta biz sonuçla uğraştık, ama sebepler üzerinde durmadık. Bugün işte onları konuşmanın, aklı ön plana çıkarmanın, aklı önde tutmanın günüdür.

Eğer sosyal olaylar karşısında, siyasi olaylar karşısında, hele hele böyle tatsız meselelerde siz duygularınızı aklınızın önüne geçirirseniz, kendinizi de, yönettiğiniz insanları da, eğer siz sorumlu konumunda insanlar iseniz, yani devleti yönetme konumunda siyasi irade sahibi insanlar iseniz, eğer duygularınızı aklınızın önüne geçirirseniz siz ülkeyi felakete sürüklersiniz, kendinizi de felakete sürüklersiniz… Akılsız kuvvet yıkıcıdır. Ama akılla kuvvet bir araya gelirse ve kuvveti akıl yönetirse sonuç alırsınız

Sayın Başbakan, Sayın Genelkurmay Başkanı bazı kuvvet komutanlarıyla birlikte Şemdinli’de özellikle askerlerimizin şehit edildiği mevzilere gittiler. Oraya kadar yürüdüler. Orada sınırın sıfır noktasında, tamamen sarp vadilerin olduğu, birçok kayalıkların ve mağaraların bulunduğu ve teröristlerin o rahatlıkla saklanma mekanlarının bulunduğu bir yerdesiniz. Ben cesurum diye tutup eğer çıkıp, hani ya olursa bedeninizi uzaktan bir keskin dürbünlü tüfekle size nişan alan bir teröristle eğer hedef yaparsanız sizinkine akıllılık falan denmez, buna cesaret de denmez. Sayın Başbakan’ın ve oradaki askerlerin, orada siperde oturmaları birileri tarafından istismar edildi, bu çok ayıp. Nitekim bazı yazarların, aydınların da bu yönde açıklamaları var. İşte Atatürk’ün cephedeki, mevzilerdeki duruşuyla bunu mukayese ediyorlar. Atatürk nizami ordulara karşı savaşıyordu. Terör nizami savaşmaz, bunu bilmemiz gerekiyor. Bu açıdan akıllı olacaksınız, cesur olacaksınız, ama mutlaka cesaretinizi aklınızın emrine vereceksiniz. Cesaretinizi aklınızın emrine vermezseniz dediğim gibi o yıkıcı bir unsur olur, terminatör olursunuz.”

“Bazıları PKK ile Kürtleri özdeşleştirmek gibi çok yanlış bir yola giriyorlar”

“Geçen 26 yıllık süre içerisinde bir katliam meydana geldi. Bunun 6 bin 800 küsuru polis ve asker, korucu olmak üzere, yaklaşık bir o kadar vatandaş olmak üzere bu ülke 40 küsur bin insanını kaybetti. Bunun 30 bine yakını da bizatihi PKK’lılardır. Peki ne oldu? Genelde kamuoyunda şöyle bir şey var: Tabii şunu göz ardı etmememiz lazım, dünyanın her yerinde size silahla saldırmaya gelen insanlara siz silahla karşılık verirsiniz, silahla saldıranlara siz çiçek buketleriyle karşılık veremezsiniz. Dolayısıyla kısa vadede silaha karşı silahla mücadele edilir, bunu da asker yapar, bunu da polis yapar. Yani bizim işte bugün Silahlı Kuvvetler yapar. Fakat tabii dünyanın hiçbir yerinde sadece askeri ve polisiye tedbirlerle teröre çare bulunamamıştır, terörün üstesinden gelinememiştir. Çünkü, terör tabiatı gereği kalleştir, nereden çıkacağını kestiremezsiniz. Siz diyelim ki savaşta bile, deklere ettiğiniz savaşta bile biliyorsunuz sivil unsurları öldüremezsiniz. Yani çocukları, kadınları öldüremezsiniz. Sizinle savaşanlara karşı savaşırsınız. Fakat terörün böyle bir mantığı yoktur, bir intihar bombacısı üzerine kilolarca bomba, dinamit bağlar, bir markette, bir meydanda insanların kalabalık olduğu bir yerde bunu patlatır. Ve tüyü bitmemiş zavallı çocuklar da ölebilir, o anda oradan geçen masum insanlar da ölebilir, terörün böyle bir karakteri var. Dolayısıyla mesela diyelim ki Doğu’da, Güneydoğu’da 200 bin asker yerine, 500 bin asker oraya sevk ederseniz bunun da terörle mücadelede daha etkin olacağını kimse söyleyemez. Peki sonuçları itibariyle bakıyoruz, bu bir sosyal travma yarattı. Ben genetik bir düşmanlık diye bir kavramdan söz ediyorum. Diyelim ki 30 bin terörist öldürüldü. Bunların anneleri var, kız kardeşleri var, bunların babası, abisi, amcası var, halası var, teyzesi var, dedesi var, ninesi var, akrabaları var. İster istemez bu insanlar onların evladıdır, ne olursa olsun onun evladıdır. Götürüp resmini duvara asıyor. Yetişen küçük nesiller, çocuklar soruyorlar kim bu, ninesine soruyor kim bu? Bu senin amcam, bu senin dayın, bu senin ağabeyin, bu senin vesaire. Ne oldu? Öldürüldü. Kim öldürdü? Asker. Hangi asker? Türk askeri öldürdü. O çocuk belleğine böyle bir şey yerleşiyor, askere karşı bir kin, düşmanlık büyütülüyor. Öte taraftan askerimiz şehit ediliyor, polisimiz şehit ediliyor. Diyelim ki, Niğde’nin bir ilçesinde, bir köyünde toprağa defnediliyor. Haklı olarak ailesi onun resmini duvara asıyor, iftiharla asıyor şehit evladımız diye. Onun büyüyen küçük nesilleri ona soruyor kim öldürdü? Bunu öldürdüler. Kim öldürdü? Bakın size şunu söyleyeyim: Sıradan vatandaşa Kürt’le Kürtçülüğün farkını anlatamazsınız. Ve bazıları maalesef PKK’yla Kürtleri özdeşleştirmek gibi çok yanlış bir yola da giriyorlar. Bu toplamda bir nefretleşme oluşturuyor, nefreti büyütüyor, kini büyütüyor. Bizim sevgileri büyütmemiz lazım… Bireysel olarak farklılığımız kavga sebebi olmadığına göre, bizim kitlesel farklılıklarımız, daha büyük ölçekteki farklılıklarımız niçin kavga sebebi olsun? Milli birlik ve beraberliği nasıl yakalayacağız? Milli birlik ve beraberliğin anlamı şudur: Bu ülkedeki 73 milyon insanın anayasal vatandaşlık prensibi çerçevesinde hür ve eşit vatandaş olmasıdır değil mi? Ancak böyle bir birlik sağlarsınız. Bu vatanı kendi vatanı kabul edecek, bayrağı kendi bayrağı kabul edecek, devleti kendi devleti kabul edecek ve bu ülkenin vatandaşı olarak, onurlu bir vatandaşı olarak yaşayacak.”

“Şiddet artık bir sorun çözme unsuru olarak kabul edilmemeli”

“1960’ta Cemal Gürsel “Doğu İlleri ve Varto Tarihi” diye bir kitap yazılıyor, bu kitaba da bu sunuş yazısı yazıyor darbe lideri. Diyor ki ‘benim Doğu’daki, Güneydoğu’daki vatandaşlarıma kim Kürt derse onun suratına tükürün’ diyor. ‘Onlar kendini Kürt zanneden Türkmenlerdir’ diyor. Geliyoruz 80 darbesine, darbenin lideri Kenan Evren Paşa diyor ki, ‘dağlarda bu Kürt denen vatandaşlarımız dağ Türkleridir. Bunlar dağlarda yaşıyorlar kırt-kurt sesleri çıkıyordu. Dolayısıyla bunlar oldu Kürt.’ Bu kadar aşağılayıcı, bu kadar hakir görücü böyle bir yaklaşım olabilir mi?

Bu kadar kendi vatandaşını muzır, zararlı, aman yanımıza yaklaşmasın şeklinde kategorize edersen, bunları böyle sınıflara ayırırsan makbul adam bulamazsın. Bu insanları sen ittiğin zaman gayri memnun hale geliyor. Gayri memnun çok olan ülkenin yönetimi zordur. Birisi gayri memnunluğunu etnisiteye dayanarak ortaya koyar, biri mezhebe dayanarak yapar, birisi sosyal sınıfların işte arasındaki gelir dağılımının adaletsizliğine dayanarak. Bu ülkede farklılıklar olabilir, herkes siyasi düşünce ve kanaat itibariyle aynı şeyleri düşünmeyebilir, ama düşünün şu 12 Eylül’ü, 1 milyon 600 bin insan fişlendi, gözaltına alındı, işkenceden geçirildi. Birine sen sağcısın diye yaptılar, birine sen solcusun diye yaptılar, birine sen İslamcısın diye yaptılar, birine sen falancısın diye; peki oldu mu bu şimdi? Ve bakın 12 Eylül’deki zulümler, Diyarbakır Cezaevindeki işkenceler, o insanlara eziyet etmeler, biz tabii 84’te bu terör meselesi başladı ama, bunu 70 yıllardaki sıkıyönetime götüreceksiniz. İnsanlara kendi ülkelerinde nefes aldırmazsanız bir şekilde arıza çıkar. Şimdi bütün bunları topluyorum, ben diyorum ki bunların hiçbirisi PKK’nın terörünü meşrulaştırmaz. Çünkü, günümüz dünyasında 21. yüzyılda terör artık insanların kendini ifade etme biçimi olmamalıdır. Şiddet artık bir sorun çözme, problem çözme unsuru olarak kabul edilmemelidir. Bunları tarihe karıştırmışız.”

“Kürt diye bir şey yok diyen bir hükümet değiliz”

“PKK’lılar, eline silah alıp dağa çıkanlar, polise, askere saldıranlar, vatandaşı öldürenler eskiden diyorlardı ki devlet, Kürt halkının varlığını kabul etmiyor. Kürtçeyi, dilimizi, kültürümüzü reddediyor, bizi yok sayıyor. Ben gelinen noktada, en azından benim Hükümetim döneminde, AK PARTi iktidara geldiğinden beri böyle bir inkarcı yaklaşım var mı?

Böyle imhacı bir yaklaşım var mı, asimile edici bir yaklaşım var mı? Yok. ‘Kürt diye bir şey yoktur’ diyen bir Hükümet yok bugün iş başında.

Bir insan dünyaya gelirken annesine hangi dille hitap ediyorsa o onun anadilidir. Annesinden, babasından ne öğrendiyse o onun anadilidir. İnsanların anadilini yok sayarsanız birine sen yoksun, senin dilin yoktur derseniz, o kendisinin daha çok var olduğunu ve dilinin, kültürünün var olduğunu ispat etmek için daha çok öne çıkar. Dolayısıyla onu yok etmek mümkün değil. Türkiye’de bu yaşandı. Benim Hükümetim dedi ki kardeşim, Kürtçe dergi mi çıkarmak istiyorsun çıkarabilirsin, gazete mi çıkarmak istiyorsun çıkarabilirsin, radyo yayını mı yapmak istiyorsun yapabilirsin. Televizyon yayını mı yapmak istiyorsun onu da yapabilirsin. Devletin televizyonu 24 saat TRT Şeş dediğimiz kanal Kürtçe yayın yapıyor. Bu tabular yıkıldı. Kendi dilini unutmak istemiyorsun, kendi dilini öğrenmek istiyorsun. Benim varlığımı inkar ediyorlar, beni yok sayıyorlar, benim dilimi yok sayıyorlar, benim kültürümü yok sayıyorlar, bana 2. sınıf insan muamelesi yapıyorlar diye eğer terör yapıyorsa, bunlar yok ortada şimdi. O zaman eğer senin gerekçen buysa bu gerekçeler yok ortada. O zaman senin amacın üzüm yemek değil, bağcı dövmektir. Açık şunu söyleyeyim: Bütün bu yapılanlardan sonra terör örgütü paniğe kapıldı, varlığı boşa düştü, istismar edeceği konular ortadan kalkıyor, demokratik açılım da bakın dikkat ederseniz demokratik açılım dediğimiz açılımdan dolayı PKK’nın PKK sempatizanlarının mutlu olması gerekmiyor mu? TRT Şeş’in açılmasından mutlu olmaları gerekmiyor mu? Çünkü, ellerindeki birçok koz alındı.”

“Referandum öncesi en iyi ret cephesi terördür”

“Biz referanduma gidiyoruz, Anayasa değişikliği yapıyoruz. Bu memlekette hukuk sistemimiz diyoruz ki üstünlerin hukuku olmaktan çıksın, hukukun üstünlüğüne dönüşsün. Bakın, gücün kanunu ortadan kalksın, kanun gücü hakim olsun. Amacımız bu değil mi? Bunun için çabalıyoruz. Siyasi partilerin kapatılmasından rahatsızdınız. Ne oldu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde?

Abdullah Öcalan, İmralı’dan talimat veriyor, ret cephesi oluşturun. Ret cephesi nasıl oluşturulacak? Referandum öncesinde işte en iyi ret cephesi onların kendi mantığına göre terördür. Bütün mesele AK PARTi’yi zayıflatmaya yöneliktir. AK PARTi şehit cenazeleri geldikçe, birileri de şehit cenazelerini istismar ettikçe, efendim işte terörle yeteri kadar mücadele edilmiyor diye propaganda yapanlar da var. Acaba buradan AK PARTi’yi vurabilir miyiz?

Türkiye’de aslında AK PARTi muhalifi olan birçok menfaatleri de farklı farklı olan, ama AK PARTi karşıtlığında birleşen unsurlar maalesef bütün konularda birleşebiliyorlar. Mesela MHP’yle BDP’nin felsefesi aynı mı? Değil. Fakat Anayasa değişikliğinde icabında müşterek hareket edebiliyorlar. Yani oy vermemekte veya bir karşı cephe oluşturmakta menfaatleri müşterek olabiliyor. BDP Kürtçülük üzerinden siyaset yapıyor, MHP Türkçülük üzerinden siyaset yapıyor. Bu iki parti birbirinin değirmenine su taşıyor. Birbirini karşılıklı olarak besliyor, söylemleri de birbirini karşılıklı olarak besliyor.

“Türkiye ne zaman ‘Take Off” pozisyonuna geçse birileri çelme takıyor”

“Sayın Kılıçdaroğlu, 11 askerin şehit edilmesinden sonra dedi ki, “açılım dediler memleketi bu hale getirdiler, duvara tosladılar” dedi. Adama derler ki Sayın Kılıçdaroğlu el insaf. Çünkü 30 yıldan beri devam eden bir terör var. Siz eğer bu terörü son 11 aydaki demokratik açılıma bağlarsanız. Yani bu sosyoloji bilmemek, siyaset bilmemek, memleket gerçeklerinden bihaber olmak anlamına gelir. CHP’nin iktidarda olduğu dönemde de terör var, MHP’nin iktidarda olduğu dönemde de terör var. MHP 1999’la 2002 yılları arasındaki iktidarı döneminde biz sıfır terör teslim ettik diye övünüyorlar. Bakın o günkü şartlar o konjonktürel bir şeydir. Bu Sayın Bahçeli’nin maharetiyle, becerisiyle, kabiliyetiyle izah edilebilecek bir mesele değil. Hatırlayın 1999’da Abdullah Öcalan Kenya’da yakalandı, paketlendi ve Türkiye’ye teslim edildi. Ve Abdullah Öcalan’ın adamları, yani teröristler çekildiler, tek taraflı ateşkes ilan ettiler. İster kendilerini nadasa bıraktılar diyin, ister toparlanmaya gittiler diyin ne derseniz diyin büyük bir moral bozukluğu vardı ve oraya çekildiler. Çekildiler ve tabii onların çekilmesiyle birlikte de terör pek tabii olarak mesela 2000 yılında terör iyiden iyiye azaldı. 2002 yılında mesela aşağı-yukarı yanılmıyorsam 13 şehit var. Fakat 2004’ten sonra tekrar tırmanışa geçti. 2007 seçimleri öncesinde, 2007’de bakın bu son AK PARTi iktidardayken en fazla şehit 2007’de vermişti 142. Niye? Seçim öncesi, Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi, milletvekilliği seçimi öncesi, referandum öncesi tesadüfi miydi bu? 2007 seçimleri öncesinde terörün tırmandırıldığını ve belli bir noktaya getirildiğini. 2007 seçimleri öncesinde Türkiye’de belli gruplar AK PARTi bitiyor, işte kesinlikle bu seçim onların sonu olacak şeklinde bir propaganda yapıyorlardı. Ve AK PARTi karşıtlığı için bütün Türkiye’de neler yapıldığını biliyorsunuz. AK PARTiyi iktidardan düşürmek için ellerinden ne geliyorsa yapıyorlardı. 27 Nisan Bildirisinin malum oluşturduğu bir olumsuz atmosfer vardı. Sonra Cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili malum CHP’nin meseleyi Anayasa Mahkemesine götürmesi ve Anayasa Mahkemesinin 367 kararı bütün bunlar Türkiye’de bildiğimiz şeyler. Tam işte bu konjonktürde de yine terör azgınlaşmış vaziyette. Bu size tesadüfi geliyor mu? Özellikle İsrail’in Mavi Marmara Gemisine saldırmasıyla PKK’nın İskenderun’daki bu terör hadisesinin eşzamanlı olmasını anlamlı bulduğumuzu, tesadüfi olmadığını ifade ettim. Birileri hemen efendim işte bunun arkasında İsrail olduğuna dair elinizde kayıt mı var falan gibi laflar ettiler. Şöyle bir düşünelim, yani hesap kitap bilen insanlar şöyle bir oturup düşünsünler: 5-6 bin silahlı adamı olan bir örgütten söz ediyoruz ve bugüne kadar 30 küsur bin etkisiz hale getirilmiş ve yine dağlarda bu insanlar var. Ne yer, ne içer bu insanlar? Bu çok kolay mı, yani bu kadar insanın giyimi, kuşamı, elindeki silahı, mermisi, uçaksavarlara varıncaya kadar mermisi, alınan bu mayınlar… Ben bu büyüklükteki bir organizasyon uluslararası destek almadan, bir yerlerden destek almadan ayakta kalabilir mi gerçekten? Uçağın başını pistten kaldırdığı noktaya “take off” denir biliyorsunuz, kalkışına take off denir. Türkiye ne zaman take off pozisyonuna geçse birileri Türkiye’ye çelme takıyor.”

“Dış politikamızın yönü 360 derece olmalıdır”

Öğrenilmiş çaresizlik diye psikolojide bir kavram var. Öğrenilmiş çaresizliği de anlatırken bir benzetme yapıyoruz. Bilim adamlarının yaptığı bir deney var. Bir kutunun içerisine birkaç tane çekirge konuyor ve üzerine bir cam kapak kapatılıyor. Çekirgeler, o camı boşluk zannettikleri için sıçrayıp oradan dışarı çıkmaya çalışıyorlar, her sıçrayışta cama çarpıp geri düşüyorlar. Bir kere, iki kere, elli kere, yüz kere bunu yapıyor. Sonunda oradan sıçrayarak çıkılamayacağına şartlanıyorlar ve artık sıçramıyorlar. Bilim adamları camı kaldırıyor, orası boşluk olduğu halde çekirge sıçramaya teşebbüs dahi etmiyor, niye? Çünkü şartlanıyor buna.

Bizim soğuk savaş döneminde üzerimize bir cam kapak kapatmışlardı. Dediğim gibi Amerika ve NATO ekseninde bir dış politika, Atatürk’ün “yurtta sulh, cihanda sulh” vecizesine de karışma, ilişme, görüşme, uğraşma böyle anlıyorduk biz. Yani Türkiye adeta kendini rüzgarın önüne kapılmış yaprak gibi hissediyordu ve tamamen küresel iradenin bir parçası değil; ama yönlendirilen, yönetilen, gündemi belirlenen bir pasif nesne, obje konumundaydık biz. O soğuk savaş dönemiyle birlikte o cam kalktı. Fakat o öğrenilmiş çaresizliğe kendini mahkum edenler bir türlü sıçramayı göze alamadılar. İlk defa bir Hükümet öğrenilmiş çaresizlik kavramını kabul etmiyor. Ve biz diyoruz ki öğrenilmiş çaresizlik hayvanlara yakışır ama, insanlara yakışmaz. İnsan irade demektir. Bakın siyaset biraz daha irade demektir. Türkiye şimdi oradan sıçrıyor bakın, içine konduğu kutudan sıçrıyor, nereye sıçrıyor? Pasifik Okyanusundaki, Pasifik’teki ülkelere sıçrıyor. Yeni Zelanda’ya, Avustralya’ya sıçrıyor, Japonya’ya, Güney Kore’ye sıçrıyor, Moğolistan’a sıçrıyor, Uzak Doğu’ya sıçrıyor. Karayipler’e sıçrıyor, Afrika’ya sıçrıyor. Nerededir bizim eksenimiz? Dış politikamızın yönü neresidir? Bizim dış politikamızın yönü 360 derecedir, olmalıdır. Peki eskiden böyle miydi? Eskiden biz sırtımızı bütün Doğu dünyasına dönmüştük, ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü, efendim onlar 1. Dünya Savaşında bizi geriden vurdular. Doğru, 1. Dünya Savaşında bazı Arapların bizi geriden vurduğu doğrudur. Bazı Arapların Türklere ihanet ettiği de doğrudur. Peki biz 1. Dünya Savaşında İngilizlerle göğüs göğse geldik mi? Çanakkale’de 10 binlerce şehit verildi mi? Verildi. Avrupa Birliği ülkeleri içerisinde tarih boyunca savaşmadığımız bir millet var mı? Fransa’da, İngiltere’den, Almanya’dan, Avusturya’dan bir tane sayabilir misiniz? Şimdi Avrupalılar söz konusu olunca, bu kinleri, adavetleri, tarihteki kırgınlıkları bir tarafa itiyoruz da, yani komşuyla kavga etmişiz barışıyoruz, ama kendi kardeşinle kavga etmişsin barışmıyorsun böyle bir şey olabilir mi? Biz diyoruz ki arkadaş, arkamızda bir Doğu dünyası var, Türkiye İslam Konferansı Örgütü’nün faal bir üyesidir. 57 ülke var İslam dünyasında. Biz bunlara sırtımızı döner miyiz? Türkiye Türk dünyasının bir parçası mıdır? Türk dünyasının bir parçası olmak İslam dünyasının bir parçası olmaya engel midir? Birbirinin alternatifi midir? İslam dünyasının, İslam Konferansı Örgütü’nün faal bir üyesi, Peki Avrupa Birliğine tam üye olmaya çalışan bir ülke midir? Evet. Peki Birleşmiş Milletler üyesi midir? Evet. NATO üyesi midir? Evet. Dünya Ticaret Örgütüne üye midir? Evet. IMF’nin kurucu ortaklarından birisi midir? Evet. Yüzlerce uluslararası kuruluş, bunların hiçbirisi diğerinin alternatifi değil. Hiçbirinin var olması diğerinin olmamasını gerektirmiyor. Şimdi o cam kapaktan sıçramaya çalışınca Türkiye diyorlar ki eksen kaydı. Bunların kafasında bir şeyler kaymış aslında.”

“Kuvvetli haklıdır mantığı bizim için geçerli değil”

İran meselesinde niye biz ret oyu verdik? Bizim bütün varlık sebebimiz Amerika’nın mutluluğunu temin etmek falan değil. Kuvvetli haklıdır mantığı bizde geçerli değil; haklı kuvvetlidir, haklı kuvvetli olmalıdır diyoruz. Biz kendi bölgemizde nükleer silah istiyor muyuz? İstemiyoruz. İran’ın nükleer silahı olsun mu? Asla olmasın. Ama İsrail’in de olmasın, hiç kimsenin nükleer silahı olmasın. Ama barışçı amaçlarla eğer insanlar enerji, tedavi için kimya sanayinde, ilaç sanayinde kullanmak için uranyum zenginleştiriyorsa, bu da bir denetimde olarak yapılabilir, Türkiye bunu yapmıştır, Türkiye tutarsız bir şey yapmamıştır.

Türkiye, İran’ın komşusudur. Ben Van milletvekiliyim, sadece İran’ın Van’a 300 kilometre sınırı var. Biz bunu nasıl görmezlikten geliriz? Sen oradan geleceksin benim kapı komşumla burada savaşa tutuşacaksın, senin benim bahçeme düşen mermilerin bile buna zarar verir. Şimdi bunu görmezlikten gelebilir miyiz? Bir de diplomaside armudun sapı üzümün çöpü hesabı yapılmaz. Ben şu ülkenin rejimini beğenmiyorum ilişkilerimi kesiyorum, şu ülkenin devlet başkanını beğenmiyorum onunla da ilişkilerimi kesiyorum, şu ülkenin de mezhebini beğenmiyorum onunla ilişkilerimi kesiyorum. Eğer böyle yaparsanız Mevlana diyor ki, “kusursuz dost arama dostsuz kalırsın.

“Terör sorunu sadece iktidarın meselesi değil, muhalefetin de meselesidir”

“Eğer risk paylaşımı dediğimiz mesele olursa, Türkiye bu problemin üstesinden gelir. Risk paylaşımından kastettiğim şey şudur: Biz demokratik açılımı yaptık ve Başbakanımız neye mâl olursa olsun dedi muhalefeti davet ettik, kapılarını çaldık, kapıyı kapattılar pencereden girmeye çalıştık, pencereyi kapattılar, dedik ki siz kapınızı açıncaya kadar sabırla bekliyoruz dedik. Görüşmediler değil mi? MHP de aynı tavrı takındı, diğer taraftan CHP de aynı tavrı takındı. BDP’nin tavrı da şuydu: Bizi değil, İmralı’yı muhatap alın, Kandil’i muhatap alın. Bu konuda AK PARTiye destek olmadılar. Terör meselesi, şehitler meselesi, ölen çocuklarımız meselesi sadece AK PARTinin meselesi değil. Sonuçta biz aynı gemide seyahat ediyoruz. Bu sadece iktidarın meselesi değil, aynı zamanda muhalefetin meselesidir.

“Milletin vicdan mahkemesinde kimse mahkum olmak istemez”

Yargı reformu ve Anayasa değişiklik paketiyle ilgili Anayasa Mahkemesinin vereceği kararı da değerlendiren Çelik şunları söyledi:

“Yargı reformunun mutlak surette hayata geçmesi gerekiyor. Önce Anayasa Mahkemesinin yapısı, HSYK’nın yapısının değişmesi gerekiyor, sonra da yargı reformu gündeme gelmesi gerekiyor, olması gereken budur, Türkiye’ye yakışan budur. Anayasa değişikliğine ilişkin Anayasa Mahkemesi nasıl bir karar verir? Bundan tabii emin değilim. Yani ümit ediyorum ki Anayasa Mahkemesi varlık sebebinin dışına çıkmaz. Eğer 148. maddede olduğu gibi şekli denetimin dışına çıkıp da içerik denetimine girerlerse tuz kokmuş demektir. Ben Anayasa Mahkemesinde de bu manada sağduyunun hakim olacağını düşünüyorum. Nitekim, biliyorsunuz bütün mahkemeler milletin vicdanının sesine kulak vererek aslında yargılama yapması gerekiyor. Çünkü, en küçükten en büyüğe kadar mahkemeler karar verirken Türk milleti adına diye karar verir. Şimdi mademki Türk milleti adına karar veriyorsunuz. O zaman milletin hissiyatına tercüman olun ve halkın arzusu bu istikamettedir. Çünkü milletin vicdan mahkemesinde kimse mahkum olmak herhalde istemez.”

AK PARTi Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik konuşmasını şu sözlerle tamamladı:

“Türkiye’nin istikrara ihtiyacı var, ekonomik istikrarın devam etmesi için, siyasi istikrarın devam etmesi gerekiyor. Bugün yapılan anketlerde de AK PARTi’nin millet tarafından tasvip edildiğini, politikalarının kabul edildiğini, elbette AK PARTi’nin muhalifleri de var, yani bizim rakiplerimiz var. Bütün siyasi partiler bizim rakibimizdir en küçüğünden en büyüğüne kadar, ama hiçbirisi bizim düşmanımız değil. Rekabet zemininde ama nezaketten taviz vermeden ve bütün insanımızı ilgilendiren meselelerde de ortak aklı masaya getirerek bugüne kadar çözülemeyecek bir problem olmayacağını düşünüyorum. Ve bu problemleri inşallah birlikte çözmeye devam ederiz.”

02.07.2010