Parti Sözcüsü Hüseyin Çelik’in 23 Ekim tarihli basın toplantısının tam metni

Parti Sözcüsü Hüseyin Çelik’in 23 Ekim tarihli basın toplantısının tam metni

Değerli basın mensupları, hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Bugün biraz rahatsızım, onun için sesimi beğenmezseniz bunu rahatsızlığıma lütfen yorun.

Hani hep vatandaşlar arasında ortalık hastalığı denen bir hastalık maalesef, bir türlü de geçmiyor.

Değerli arkadaşlar, öncelikle müsaade ederseniz bu Balyoz davası ve onun yansımalarıyla ilgili bazı görüşlerimizi sizlerle paylaşmak isterim.

Malumunuz, geçen burada yaptığım basın toplantısında sizinle ve sizler aracılığıyla kamuoyuyla Balyoz konusunda ne düşündüğümüzü, Balyoz eylem planıyla ve Balyoz davasıyla ilgili olarak bizim AK Parti olarak duruşumuzu sizlerle paylaşmıştım. Müsaade ederseniz, tabi dün özellikle Cumhuriyet Halk Partisi’nin gündeminde ağırlıklı olarak bulunduğu için bunu bir kez daha kamuoyuyla paylaşmak istiyorum.

Değerli arkadaşlar, Türkiye vesayetten kurtuluyor, Türkiye normalleşiyor, Türkiye darbelerle, darbecilerle, darbe teşebbüsleriyle, darbe planlarıyla yüzleşiyor ve bunun gereğini yapıyor, demokratik ve hukuk devleti olmanın gereğini yerine getiriyor.  Bu arada, Balyoz davası da bu yüzleşmenin bir sonucudur. Mesele sonuçlanmıştır ve yüksek mahkeme, yani Yargıtay söylenmesi gereken nihai sözü söylemiştir.

Yargıtay’dan çıkan sonuçları tabi ki beğenmek veya beğenmemek, bundan hoşnut olmak veya olmamak, memnun olmak veya olmamak tabi ki tercihinize bağlıdır, siyasi parti olarak, şahıs olarak bu davaları eleştirebilirsiniz. Ama dün Sayın Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanı sanki çok uzman bir hukukçuymuş gibi bu eda ile yerden yere vurdu çıkan sonuçları ve mahkemeyi itibarsızlaştırmaya yönelik, Yargıtay mensuplarına hakarete varacak ifadeler kullandı. Daha önce malumunuz yüksek mahkemelere atanan 150 kişiyle ilgili olarak defalarca militan ifadesini kullandı ve yargı mensupları asaletlerinden dolayı buna sessiz kaldılar. Çünkü şunu söylediler: Dediler ki, eğer biz Sayın Kılıçdaroğlu’na dava açarsak, bu dava netice itibarıyla bize gelecektir ve biz kendimizle ilgili bu davaya bakmış olacağız. Bunun hassasiyetinden dolayı susmayı tercih ettiler. Ama anladığım kadarıyla, Sayın Kılıçdaroğlu bu nezaketi anlamak istemiyor ve hakaretlerinin her geçen gün dozunu artırıyor. Biz bunu ayıplıyoruz, bunu yadırgıyoruz.

Yargıtay 160 küsur yıllık bir kuruluştur değerli arkadaşlar ve Balyoz davasında karar veren ilgili dairedeki 5 arkadaşın hiçbirisi, bugünkü Yargıtay üyelerinin hiçbirisi AK Parti döneminde işe alınmış, hakim mesleğine getirilmiş insanlar değil, bir tek tanesi bile değil arkadaşlar. Çünkü biliyorsunuz, zaten bir 20 yıl şartı vardı, bundan dolayı bir teki bile AK Parti döneminde işe alınmış insanlar değil. Bu ülkenin hukuk fakültelerinde okumuşlardır, bu ülkenin yasalarına göre hakimlik mesleğine getirilmiştir ve çeşitli aşamalardan geçerek Yargıtay üyelikleri gibi saygın bir göreve gelmişlerdir. Oradaki şu anda Başkan olarak bulunan arkadaş 18 yıldır Yargıtay’da çalışmaktadır, biri 15 yıldır Yargıtay’da çalışmaktadır üye tetkik hakimi veya başka sıfatlarla, biri 12 yıldır orada çalışmaktadır ve oybirliğiyle alınmış olan bir karar vardır.

Karar çıktıktan sonra, daha önceki basın toplantısında söyledim, bir kez daha ifade etmek isterim; ailelerin bundan üzüntü duyması, kedere boğulması, gözyaşlarına hakim olmamaları son derece insanidir, bunu anlayabiliriz, onların aileleriyle empati kurabiliriz. İnsan olarak bu herkesin yapabileceği bir şeydir, Sayın Genelkurmay Başkanın da yapacağı, herhangi bir vatandaşın da yapacağı bir şeydir. Onların eşleri mahkum edilmiş olabilir, ama mahkumiyet ailece gelmiş bir mahkumiyet değildir. Suçların ferdiliği prensibinden dolayı onların eşleri, onların çocukları, onların sevenleri elbette bundan dolayı üzüntü duyuyorlar, onların kederi ve üzüntüsü, bir kez daha ifade etmek isterim, bizim neşe, bizim için sevinç kaynağı olamaz. Başkasının kederinden, başkasından üzüntüsünden ve felaketinden memnuniyet duymak sadistliği gerektirir. Ve biz hiçbir zaman zebunküş olamayız demiştim, bir kez daha söylüyorum.

Ancak değerli arkadaşlar, bakın daha bugün gazetelerde birinci sayfalarda yer alan, Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın akıbetini lütfen gözünüzün önüne getirin, Orgeneral Eşref Bitlis’in akıbetini gözünüzün önüne getirin. Elazığ-Bingöl arasında hunharca katledilen 33 askerin şehit edilmesi ve onun üzerindeki sır perdesini gözünüzün önüne getirin. Bu memleket çetelerle mücadele etmek, karanlık güç odaklarıyla mücadele etmek ve bu karanlıkları aydınlığa çıkartmak zorundadır.

Görevini yapan yargı mensuplarıyla ilgili olarak hakaret sınırı tanımadan onlara hakaret etmek, mahkemeleri itibarsızlaştırmak, bu ülkenin hukuk sistemine yapılabilecek en büyük kötülüklerden birisidir.

Esasen başından beri gerek Ergenekon davasında, gerekse Balyoz davasında müdafi avukatlar bile mahkeme nezdinde ve hukuk nezdinde bu savunmaları yapmaları gerekirken, daha çok tribünlere oynamayı tercih ettiler, daha çok sokakta ve medyada savunma yapmayı tercih ettiler. Sokak ve medya hukuk temin etmez, mahkeme nezdinde bu yapılır. Bildiğiniz eğer varsa doğrular o günlerde bunları yapacaksınız, ama karar çıktıktan sonra acıtabilir, rahatsız edebilir, hoşnut olmayabilirsiniz, ama bu ülkenin mahkemelerine yönelik topyekun bir karalama, topyekun bir hakaret yarışına giremezsiniz. Bunu kınadığımızı, bunu ayıpladığımızı, bu tavrı kesinlikle tasvip etmediğimizi huzurlarınızda ifade etmek isterim değerli arkadaşlar.

Bir başka konu değerli basın mensupları, Milliyetçi Hareket Partisi’nin Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli, bugüne kadar tabi partimiz, Başbakanımız, Hükümetimizle ilgili söyledikleri hepinizin malumudur ve zaman zaman şahsımla ilgili yine hakarete varan ifadeler kullanmaktadır.

Ben buradan Sayın Bahçeli’ye şunu ifade etmek isterim: Sayın Bahçeli, saygı görmek istiyorsanız saygılı davranacaksınız, başkasına hakaret etme hakkını size kimse vermez. Eğer bize yönelik hakaret vari ifadeler kullanırsanız, biz düştüğünüz seviyesizliğe yine düşmeyeceğiz, ama hiçbir zaman sizden sonrakilerin bize hareket etme, bize saldırma yarışlarına rağmen size karşı başımızı önümüze eğmeyeceğiz, bunu bilmeniz lazım.

Benim için diyor ki, her fırsatta 7 yaşında Türkçe öğrendiğini söyleyen… Ben bir Türkiye gerçeğini ifade ediyorum arkadaşlar. Ben 7 yaşında öğrendiysem 17 yaşında öğrendim diyecek halim veya anne rahmindeyken, daha ceninken bana öğretildi diyecek halim yok. Ben bir gerçeği tespit ediyorum, yani bununla ilgili bir şey söylemem bile gerekmez. Bunu bile tenkit konusu yapmanın ne kadar büyük bir ırkçı bakış açısı gerektirdiğini takdirlerinize havale ediyorum.

Sonra, o ne anlama geliyor bilmiyorum, efendim, kapı gıcırtısı ve akordu bozuk AK Parti Sözcüsü diye bir nitelemede bulunuyor. Tabi kapı gıcırtısından ne kastettiğini anlamadım ben. Ama eğer söylediği aksamla ilgili bir meseleyse, Sayın Bahçeli de, siz de, herkes de bilir ki, ben merhum Zeki Müren kadar ince Türkçe konuşabilen birisi değilim. Ha, benim aksanımda doğu tesiri var, Sayın Bahçeli’de de güney tesiri var. Sayın Bahçeli buna yaşa ve tecrübeye rağmen, ben bugüne kadar hala ekonomi diyebildiğini görmedim, hem “ekenomi” der.

Dolayısıyla, bu şekilde bir nitelendirmede bulursunuz, birine kapı gıcırtısı derseniz, o kalkar size bilmem neyin homurtusu der, bu da yakışı kalamaz Sayın Bahçeli. Önünüze konan metinlere lütfen çok dikkat edin.

Ayrıca, ben insanım, ben enstrüman değilim, bana akort falan da kimse yapmaz, yapamaz. Dikkate ederseniz, ben konuşmalarımı irticalen, yani doğaçlama olarak yapıyorum. Eğer illa da bir akort gerekiyor, bir ayar verme gerekiyorsa, Sayın Bahçeli’nin önüne konan metinlerden dolayı kendisine ayar verildiğinden ve akort yapıldığından söz edebilirsiniz; bu da çok ayıp.

Sonra, ben ne zaman ismimi değiştirecekmişim? Değerli arkadaşlar, bu kadar gülünç bir iddia ki, acaba ben ne zaman adı, Hado, Hazo ve Hander olarak değiştirecekmişim, bunu merak ediyormuş. Benim ismim Hüseyin, babamın adı Hasan, ağabeyimin adı Ali, ağabeyini adı Ramazan, kardeşimin adı Ahmet, Mehmet, Mahmut, Hamit, ablamın adı Asya, kız kardeşimin adı Saniye, kız kardeşimin adı Süheyla. Biz İslam kültür ve medeniyeti, İslam kültür ve coğrafyasının ortak isimlerine sahip olan insanlarız, bundan dolayı da hiçbir şikayetimiz yok.

Bu dediği kelimeler hangi manaya geliyor, onu da anlamış değilim. Eğer çok beğeniyorsa bunları kendisi için, arkadaşları için kod adı olarak kullanabilir, mahlas olarak bunları kullanabilir, müstearı isim olarak kullanabilir.

Ben Kürtçülerin öz Kürtçülüğüne hiçbir zaman prim vermedim, bazı Türkçülerin öz Türkçeciliğine de hiçbir zaman prim vermedim. Kürtçü ırkçılar da, Türkçü ırkçılar da İslam kültür ve medeniyetinin ürünü olan kelimelerden hoşlanmıyorlar, öz Kürtçe ve öz Türkçe isimler tercih edebilirler; bizim böyle bir derdimiz yok.

Ha, Sayın Bahçeli çok öz Türkçe meraklıysa, kendi adı Devlet, Arapçadır, soy ismi olan Bahçeli’nin bahçesi de Farsçadır. Buradan Sayın Bahçeli’ye sadece “li” eki alır, o da mübarek olsun. Bizim böyle bir derdimiz yok arkadaşlar.

Ben Türkçeyi, evet, 7 yaşından sonra öğrendim, başta Sayın Bahçeli olmak üzere bütün avalesine de Türkçeyi ders verebilirim, Türkçenin inceliklerini, Türkçenin tasarruf imkanlarını ve Türkçenin güzelliklerini kendilerine anlatabilirim, o konuda hiçbir sıkıntım ve tereddüdüm olmaz değerli arkadaşlar.

Ve bizim demokratikleşme paketiyle ilgili yer değişiklikleri konusunda yaptığımız düzenlemenin ne anlama geldiğini benim halkın çok iyi biliyor. Efendim, İstanbul’u ne zaman Konstantinopolis yapacakmışız? Sayın Bahçeli, İstanbul da Türkçe değil, Ankara da Türkçe değil, İzmir de Türkçe değil, Anadolu da öz Türkçe değil. Bütün Türkçeleşmiş kelimeleri biz Türkçe kabul ederiz, onlar bizim malımızdır, ister Rumcadan, ister Ermeniciden, ister İbraniceden, ister İtalyancadan, Fransızcadan, Arapçadan, nereden gelirse gelsin, bunlar bizim zenginliklerimizdir. Ben 7 yaşında annemden öğrendiğim Kürtçeyi de çok saygıdeğer buluyorum, ben babamın ninemle evde günlük hayatında konuştuğu Arapçayı da çok saygıdeğer buluyorum, ben eşimin ana dili olan ve çocuklarımın da en iyi bildiği dil olan Türkçeyi de çok saygıdeğer buluyorum. Yıllarca ihtisasını yaptığım ve bu alanda bütün eserlerimi yazdığım Türkçeyi de çok saygıdeğer buluyorum. Ben, dillerin, toplumların kardeşliğine inanan, kelimelerin kardeşliğine inanan ve kelimelerin, dillerin bizim zenginliğimiz olduğuna inanan bir insanım.

Beni etnik tetikçiliğe soyunan diye nitelendiriyor. Sayın Bahçeli, sizin bunu bana söylemeniz o kadar komik kaçıyor ki, buna ölüler bile güler. Siz aslında Hado, Hazo, Hander gibi isimleri hani Kürtlere yakışan isimler olarak ifade etmekle en büyük ırkçılığı yapıyorsunuz, bir halkı toptan aşağılıyorsunuz. Aslında sizin dediğiniz etnik tetikçiliğin işte ta kendisidir bu. Bugün eğer Kürtçülük bir hastalık olarak Türkiye’de varsa, bir problem olarak gündemdeyse, sizin etnik yaptığınız milliyetçiliğin, sizin özellikle içinde bulunduğunuz halkanın yaptığı ırkçılığın bir ürünüdür bu, etki-tepki meselesidir bu, tez-antitez meseledir, biriniz diğerini besliyorsunuz. 

Kürtçü ırkçılar da bizi sevmiyor, Türkçü ırkçılar da bizi sevmiyor. Değerli arkadaşlar, bu bizim doğru yolda olduğumuzu gösteriyor. Biz, 76 milyonun birlikteliğine inanan, 76 milyonu oluşturan bütün etnik unsurların kardeşliğine inanan, anayasal vatandaşlık ortak paydasında bunları buluşturmaya çabalayan bir hareketiz, bir partiyiz, bir iktidarız. Etnik milliyetçilik, etnik tetikçilik bizim semtimize uğramaz, buna asla prim vermeyiz, arıyorlarsa kendilerinde bunu arasınlar ve bunu kendilerine aynen iade ediyorum.

Sonra, benim Ali Suavi’den de bir şey anlamadığımı… Ali Suavi benim doktora tezim arkadaşlar. Ali Suavi, Türkiye’deki ilk siyasal muhalefet hareketi olan, Türkiye’de parlamenter sistem kurmak üzere yola çıkan Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi vesaire, bunlar bir ekiptir, yeni Osmanlı hareketinin fikri liderlerinden birisidir. Ve ben bu tezi hazırlamak için arkadaşlar, çok büyük çabalar harcadım, bu tezin çok önemli bir kısmı İngiliz ve Fransız arşivlerinden toplanan çok orijinal belgelerle oluşturulmuştur. Ben doktora tez savunmasına girdiğim zaman, o günün bu sahada en duayen olan hocaları benim jürimdeydi, başarılı veya başarısız diye not verilmesi gerekiyordu, hocalar dediler ki, bu tez için başarılı ifadesi çok hafif kalır, resmi kayıtlarda vardır, üstün başarılı olarak yazdılar. Ve Türkiye’nin en saygın yayınevlerinden olan İletişim Yayınevi 800 sayfalık olan bu tezi bir harfine dokunmadan bir bütün olarak yayınladı, 1994’te yayınlanmıştır.

Ve şimdi ben dönüyorum ismi zikredilirken çok şeddeli bir şekilde ifade eden Doktor Devlet Bahçeli’nin doktorluğuna. Bugüne kadar Sayın Bahçeli’nin tezini gören var mı içinizde? Bir uğraşın bakalım, görebilir misiniz? Ben şimdi buradan bir iddiada bulunuyorum. Bakın benim tezim burada, gidin Sayın Bahçeli’nin tezini araştırın, bulabilirseniz bir iktisat profesörüne verin, deyin ki, bu tez doktora tezi değil, yüksek lisans tezi bile olur mu? Siz Sayın Bahçeli’nin bir ilmi makalesine rastladınız mı?

Şimdi tezin üzerinden bana saldırarak aslında mayınlı bir tarlaya giriyor Sayın Bahçeli. Bu konuda hiç mütevazı değilim, kendisini de, bu iddia sahiplerini de perişan ederim.

Ve Suavi’den bir şey anlamadığımı söylüyor. Tabi Suavi’yi ona herhalde Türkçü falan diye anlattılar. Şimdi ben size Suavi’nin bu meselelere nasıl baktığına dair… Suavi’nin vefatı değerli basın mensupları, 1878.

Diyor ki, Türkiye Devleti zuhur etti,-yani meydana geldi- ama cinslik davasına itibar etmeyip… Cinslik dediği ırkçılıktır arkadaşlar, yeni Osmanlı literatüründe cinslik davası, ırkçılık davasıdır. Cinslik davasına itibar etmeyip, her cinsten bulduğu ehliyetlileri istihdam eyledi. Evet, şartlar cinslik davasına bedel, yani bizim Osmanlı Devleti’nde bunu kastediyor, tevhit davası vardır, yani Türklük hakim değildir, Müslümanlık hakimdir. Avrupa’da ise din hakim değil, cinslik hakimdir. İşte şark ile garbın farkı budur. Nafile yere Avrupa kitapları ve gazeteleri Türk kalmadı filan gibi bahislerle uğraşmasınlar, zira şarkta Türklük davası yok, kaldı ki garbın cinslik davası mı daha ziyade bekaya medardır, -daha kalıcıdır- yoksa şarkın Müslümanlık davası mı?

Bu meselenin muhakemesine gelince, elbette şarkın hali daha iyidir. Zira mesele Fransız-Fransızlık davasıyla 30 milyon kadardır, lakin Türkler Müslümanlık davasıyla 200 milyondur. O zaman Müslümanların sayısı 200 milyondu. Cins mahvolabilir, Müslümanlık mahvolmaz, binaenaleyh hiçbir vakit de Türkler mahvolmayacaktır. İşte mesele budur, bahsimiz cins ve millet meselesidir.

Arkadaşlar, ben her vesileyle milletle ırkın aynı şey olmadığını bu konularda ilmi araştırmalar yapmış bir akademisyen sıfatıyla burada huzurunuzda paylaştım.

Ben Türk milletinin, bakın Türk ırkının değil, Türk milletinin İslam potasında buluşturduğu medeniyete hayran olan insanlardan birisiyim. Ve bu medeniyeti oluşturanlar içerisinde Kürtler de vardır, Çerkezler de vardır, Lazlar da vardır, Araplar da vardır, bizdeki Ermeni, Rum vatandaşlarımız da var, Museviler vardır. Biz bu medeniyete farklı bakarız, Sayın Bahçeli nasıl bakıyorsa öyle bakmaya devam etsin.

Dolayısıyla, ben Ali Suavi’yi de anlamamışım, tez yapmışım ama, bundan da bir şey anlamamışım şeklide bir ithamda bulunuyor. Ve son olarak da diyor ki, eğer bir ayrım olsaydı, dört dönemdir -benim için diyor- Mecliste olur muydu ve Kültür Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı yapar mıydı? Ben zaten milletvekili seçilirken, Kültür Bakanı ve Milli Eğitim Bakanı olurken, Sayın Bahçeli’nin himmetiyle, onun yüksek derecedeki izinleriyle oldum zaten. Bu nasıl sakil bir anlayış arkadaşlar? Birilerinin lütfuyla falan biz milletvekili olmadık.

Bu ülkede her vatandaş, Türkiye Cumhuriyeti her vatandaşı seçme ve seçilme hakkına sahip olan insanın bu hakkıdır. Bu sizlerin birilerine tanıyacağınız imtiyaz veya müsamahalarla olabilecek veya olmayacak bir şey değildir. Herkes söylediği sözün nereye gittiğine çok çok iyi karar vermelidir, düşünerek konuşmalıdır.

Değerli arkadaşlar, netice itibarıyla ben tekrar ifade etmek istiyorum, bu Hado, Hazo, Hander falan filan laflarını eden Bahçeli çok dikkat etsin. Benim tanıdığım Kürt vatandaşlarımızın yüzde 99’unun adı Ahmet’tir, Mehmet’tir, Hasan’dır, Hüseyin’dir, Ali’dir, Ebubekir’dir, Ömer’dir, Osman’dır, Zeynep’tir, Ayşe’dir, Fatma’dır, Türklerle Kürtlerin kardeşliğini temin eden esas ortak paylardan birisi budur. Bizi bir millet haline getiren ortak değerlerimizdir aynı zamanda. Irkçı bakış açısı, etnik tetikçilik esas budur arkadaşlar. Ben bunu özellikle Sayın Bahçeli’ye bir kez daha hatırlatıyorum.

Ve öyle öz Türkçe isimler vesair falan, ona girerseniz onun içinden çıkamazsınız, Bolu’yu da, Safranbolu’yu da, İnebolu’yu da, Kastamonu’yu da değiştirmeniz lazım. Bizim böyle bir derdimiz yok arkadaşlar. Biz Süleymaniye’nin muhteşemliğiyle ilgileniriz, oradaki mermerlerin hangi ülkeden geldiğiyle değil. Türkçe çok güzel bir dildir. Kelime Farsçadan gelir, Arapçadan gelir, Rumcadan gelir, Ermeniciden gelir, Fransızcadan gelir, biz bunu kendimize ne kadar mal edip, oraya ne kadar damgamız vurmuşuz, biz onunla ilgileniriz. Bahçeli’nin bu konuda bir hayli şey öğrenmesi gerekiyor değerli arkadaşlar.

Öte yandan, yine muhalefet ağız birliğiyle, malumunuz Lübnan’da kaçırılan iki pilotumuzla ilgili olarak da maalesef çarpık bir bakış açısıyla meseleye yaklaştılar. Murat Akpınar ve Murat Ağca serbest bırakıldılar, geldiler, Türkiye’de bizatihi Sayın Başbakan tarafından karşılandılar. Ve Sayın Kılıçdaroğlu dün diyor ki, sanki sen kurtardın diyor, Katar’a diyor teşekkür et.

Bu neye benziyor arkadaşlar, biliyor musunuz? Milli mücadelede Ruslar bize yardım etti, üstelik komünist Rusya bize yardım etti. Şimdi siz diyorsunuz ki, ne övünüyorsunuz, bu başarı Türk milletinin, Atatürk’ün ve o günkü ordumuzun başarısı değil, Lenin’e teşekkür edin, Rusya’ya teşekkür edin. Bu zihniyet ayın zihniyettir.

Katarlıların canı sıkılıyordu, ya bir hobi yok mu, şöyle bir şey yapalım dediler. Ha, bu sıra işte Lübnan’da kaçırılın iki Türk pilot var, bir onlarla ilgilenelim demeye başladılar, kendiliğinden yaptılar bunu zaten,  Lübnanlılar kendiliğinden harekete geçti, Başbakanı,  Suriye’de birçok istihbarat teşkilatları kendiliklerinden. Bir baktık ki bizim pilotlar uçmuş buraya gelmiş;  rüzgar getirdi onları buraya.

Bakın değerli basın mensupları, bir şey çok önemlidir, hatırlayın, Filistinlilerin elinde İsrailli bir er vardı Gilad Şalit; hatırladınız mı? Gilad Şalit 5 yıl tutsak olarak kaldı, bunun karşılığında İsrail 1000 Filistinliyi serbest bıraktı ve bizatihi İsrail Başbakanlığı Gilad Şalit’i karşıladı ve o zamanki İsrail Devletinin, Hükümetinin yaptığı da İsrailler tarafından alkışlandı. Bu meseleler öyle üzerinden popülizm yapacağınız bir mesele değil. Ha, Erdoğan yaparsa bu alkışlanacak bir şey olmaz, ama mesela Netanyahu yaparsa takdire şayandır.

Amerika 3 vatandaşı için özel olarak uluslararası gerekirse operasyonlar yapıyor, 2 vatandaşı için bunu yapıyor.

Şimdi bu pilotlar tutukluyken, ya bir an önce bunlar niye kurtarılmıyor diyen de aynı kimselerdi. Tamam, şimdi kurtarıldı. Kurtarıldı ama, Katar’a teşekkür edin. Biz kime teşekkür edeceğimizi biliyoruz, zaten ettik, sizin hatırlatmanıza falan gerek yok.

Evet değerli değerli arkadaşlar, bir de şeyi hatırlar mısınız? Cüneyt Ünal vardı gazeteci, Esad güçleri tarafından esir edilmişti. Cumhuriyet Halk Partililer gittiler, o Esad’la malum görüntüleri hatırlıyorsunuz, bir katile gittiler, kendi halkını katleden birine gittiler, onun yanında pozlar verdiler ve Cüneyt Ünal’ı biz kurtardık diye de günlerce övündüler. Esad’ın Cüneyt Ünal’ı CHP’lilere vermesi, PKK’nın tuttuğu birini BDP’ye vermesi gibidir, birbirine yakınlık duyanlar jestler yapıyorlar birbirlerine herhalde, böyle anlaşılıyor.

Şimdi sonuçta diyeceksiniz ki, bu insanların ailelerine geçmiş olsun dileklerini bildireceksiniz, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanına, Dışişleri Bakanına, MİT Müsteşarına, bu konuda emeği geçenlere teşekkür edeceksiniz.

Ha, onları alıp götürenler… İnsan kaçırma elbette bir terör faaliyetidir, onlar teröristtir. Şimdi bakıyorum bazı medyada… Bu pilotlarımız bu konularda da bence artık susarlarsa çok iyi ederler; onları kaçıranları adeta sempatik gösteren, neredeyse bize çok iyi ev sahipliği falan yaptılar diyecek. Kardeşim, seni kaçırmasın, iyi ev sahipliği de yapmasın. Yani iş böyle de değil, meseleyi bu yönüyle de ele almamız lazım.

Değerli arkadaşlar, bu arada yine demokratikleşme paketinin tartışılmasına devam ediliyor. Ben tabi bu BDP’yi bir türlü anlayabilmiş değilim. BDP ısrarla daha paket yayınlanmadan Bayan olan Eşbaşkan dedi ki, buradan Kürtçe kundır çıkacak dedi, yani kabak çıkıyor dedi. Şimdi dün Sayın Selahattin Demirtaş, o da kabak çıktı diyor. BDP arkadaşlar, bu tehditkar ve son derece nezaket sınırlarını aşan bu üslubunu terk etmelidir. Esas kabak olan paket ve paketin içeriği değil, kabak tadı veren BDP’nin bu ucuzcu tehditleridir.

Siz Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki grubu bulunan en küçük siyasi partisiniz. Kendinizde bazı güçler vehmederken anladığım kadarıyla fuar aynasından kendinize bakıyorsunuz. Karakol yapılacak, biz yaptırmayız. Siz hangi hak ve güçle… Karakol eğer bu ülkenin ihtiyacıysa, yapılacaksa yapılır kardeşim.

Şimdi değerli arkadaşlar, bakın çok önemli, Nusaybin’de demir yolunun Türkiye’yi terk ettiği sınırda Çakçak Deresi dedikleri bir dere arasında 1300 metrelik bir yol var. Nusaybin’deki vatandaşlarımızın güvenliği esas alınarak, Akçakale’de yaşadığımız, Ceylanpınar’da yaşadığımız mermi ve top mermisi sekmelerinden dolayı vatandaşımız yaralanmasın, orada Yıldırım İlkokulu var, Yıldırım İlkokulu’yla karşı karşıya gelen bir yer ve en işlek caddelerin bulunduğu yerlerden birisi, Nusaybin’i göreniniz varsa bilir, buraya arkadaşlar, 1300 metrelik bir duvar yapılıyor. 1040 metresi 120 santim duvar, üstüne fens tel örgü yapılıyor, geriye kalan 260 metrede de 3 metre perde duvar yapılıyor; bütün mesele bu. Sanki 910 kilometrelik Suriye sınırına duvar yapılmış gibi, bunu Filistin’deki İsraillilere karşı yapılan duvarlara, Gazze’ye örülen duvarlara benzetmek hangi aklın gereğidir, hangi izanla yapılan benzetmedir? Duvar yapılması gerekiyorsa, vatandaşımızın güvenliği bunu gerektiriyorsa yapılacak, tel örgü gerekiyorsa o yapılacak.

Şimdi dediğim gibi, kendinize fuar aynasından bakarak böyle ahkam kesmeyin. Biz engelleriz mengelleriz… Karşı olabilirsiniz duvara, protesto da edebilirsiniz, demokratik hakkınızdır, tercihinizi başka türlü ifade edebilirsiniz, Ama fiili ve fiziki güç kullanarak, biz engelleriz, şunu yaparız. Kusura bakmayın, hukuk devletinde bu kabul edilmez. Bir yere bir şey gerekiyorsa bu yapılır.

Özellikle BDP’lileri de çözüm sürecine zarar vermemeye davet ediyoruz. Daha önce söyledim, bir kez daha söyleyeyim; BDP’li yöneticiler Abdullah Öcalan’ın televizyon seyrettiğini anladığı günden itibaren her gün ona daha romantik bir bağlılık ifadesiyle hitap etmeyi ve sadakatlerini başka başka süslü kelimelerle ifade etmeyi tercih ediyorlar. Unutmasınlar ki, bir tarafta bu sempati uyandırabilir, diğer tarafta da, ülkede bu ciddi bir sıkıntıya ve kızgınlığa yol açabilir. Onun için, bu konuda BDP’lilerin de üslup ve dil konusunda büyük bir hassasiyet göstermeleri gerektiğini düşünüyorum değerli basın mensupları.

Size bugün bu basın toplantısı çerçevesinde nakledeceğim, aktaracağım konular bunlar. Bana soracağınız soru varsa o sorulara da cevap vermek isterim.

Soru var mı arkadaşlar? Buyurun efendim.

SORU- Efendim, Yargıtay’ın Balyoz kararıyla ilgili değerlendirmenizi yaptınız ama, bugün basına yansıyan bir CHP’li milletvekilinin, Orhan Düzgün’ün … Yargıtay tarafından … iddiası vardı. Harp Akademileri … serbest bıraktılar, çünkü Genelkurmay Başkanı Sayın Necdet Özel dönemin Harp Akademileri Komutanıydı, o nedenle de serbest bıraktılar Özel’i korumak için. Bu iddia özelinde görüşlerinizi alabilir miyiz?

Teşekkür ederim.

AK PARTİ GENEL BAŞKAN YARDIMCISI HÜSEYİN ÇELİK- Değerli arkadaşlar, Sayın Orhan Düzgün’ün soy ismi Düzgün olabilir, ama bugüne kadar bu konudaki tavırlarının hiçbirinin ben düzgün olduğuna ben şahit olmadım. Bunlar son derece eğri değerlendirmelerdir, Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları arasında fitne yaratmaya yöneliktir. Genelkurmay Başkanı bana göre son derece asil ve doğru bir duruş sergilemiştir. Genelkurmay Başkanına yakın olanlar serbest bırakılmıştır, uzaklar olanlar işte tutuklanmıştır, cezalandırılmıştır şeklinde…

Bugün dediğim gibi yargı, savcılar uzun süren bir inceleme, soruşturma yapmışlardır, sonra iddianame hazırlanmıştır, sonra iddianame kabul edilmiştir, sonra alt mahkeme kararını vermiştir, sonra yüksek mahkeme kararını vermiştir. Eğer elinizde bunlarla ilgili olarak ekstra, artı deliller varsa bunu götürürsünüz mahkemeye verirseniz, cumhuriyet savcıları da sizin söyledikleriniz suç duyurusu olarak kabul ederler, bunun üstüne giderler.

Ama tekrar altını çizmek istiyorum, bu dava sonuçlandığından beri, hatta onun öncesinden başlamak üzere, Silahlı Kuvvetlerimizin mensupları arasında dediğim gibi özellikle fitne yaratmaya yönelik olarak çok ciddi çabalar vardır, Silahlı Kuvvetleri’nin de yaptığı açıklamalarla bu fitne teşebbüslerine prim vermediği anlaşılmaktadır. Sayın Genelkurmay Başkanı demokratik, hukuk devletinde bir Genelkurmay Başkanının tavrını sergilemiştir, bu tavrı şahsen ben de takdir ettiğimi ifade etmek istiyorum.

Evet, buyurun efendim.

SORU- Efendim, Türkiye’nin belediye seçimlerine gittiği şu günlerde konuşulan başka bir mevzua da, AK Parti’den bazı bakanların belediye başkanı adayı gösterileceği ve dolayısıyla kabine revizyonu geleceğine ilişkin haberler. Bu çerçevede siz partilerin ilgili kurumlarında böyle bir sinyal aldınız mı? Zira şöyle tartışmalar var: İşte önce adaylar açıklanıyor, daha sonra … kabine revizyonuna yönelik  … açıklanıyor diye. Değerlendirmenizi alabilir miyiz?

AK PARTİ GENEL BAŞKAN YARDIMCISI HÜSEYİN ÇELİK- Arkadaşlar, biliyorsunuz bizim hükümetlerimiz döneminde böyle çok seri bakanlık değiştirilmesi söz konusu olmadı bugüne kadar, yani kabine revizyonları çok sık sık yapılmaz. Bana kalırsa istikrar açısından ve yapılan işlerin, yapılan projelerin nihayete erdirilmesi, sonuca götürülmesi, arkadaşlarımızın yaptıkları programları uygulamaları açısından da bu son derece önemlidir. İstikrar anahtar kelimedir, Sayın Başbakan da bu hassasiyeti göz önünde bulundurarak bugüne kadar bunu yapmıştır. Ama hiç bakan değiştirilmeyecek diye bir şey yok, nitekim bugüne kadar 30’a yakın AK Parti hükümetleri döneminde bakanlık yapan, ama daha sonra farklı görevlere getirilen arkadaşlarımız var, ben de onlardan birisiyim.

Bazı bakan arkadaşlarımız belediye başkanlığına aday gösterilebilir, gösterilebilir başka şeydir, illa da gösterilecek başka bir şeydir; az bir süre kaldı, bunu hep birlikte göreceğiz. Kabinenin yarısının belediye başkanı adayı olması söz konusu değil, bu sınırlı bir sayıda kalır diye ben şahsen düşünüyorum. Bir arkadaşımız belediye başkanı adayı olursa, elbette onun yerine de bir atama yapılacaktır. Ama ben çok köklü, çok kapsamlı, yani en azından Sayın Başbakan edindiğimiz intiba budur, neticede ona kararı kendisi verecektir, bir kabine revizyonu kısa sürede yapılacağı kanaatinde değilim.

Evet, başka soru var mı arkadaşlar? Buyurun efendim.

SORU- Efendim, çözüm süreci konusundaki hassasiyetinizi belirttiniz. BDP’den olduğu kadar Kandil’den de bazı olumsuz açıklamalar geliyor, Cemil Bayık’ın açıklamaları söz konusu. Geri çekilen PKK’lıların Türkiye’ye yeniden gönderilmesi konusunda bazı açıklamalar var. Buna ilişkin değerlendirmenizi alabilir miyiz?

AK PARTİ GENEL BAŞKAN YARDIMCISI HÜSEYİN ÇELİK- Arkadaşlar, tabi bizim muhatabımız siyasilerdir, özellikle PKK’nın, Kandil’in, dağın söylediklerini ben burada yorumlamam, üzerinde durdurma, bunu da doğru bulmam.

Fakat, söylemem gereken nihai şey budur, biz bu ülkede kan akmaması için, Türk çocuklarının da, Kürt çocuklarının da, başka çocukların ölmemesi için üzerimize düşen neyse bunu yaptık, yapıyoruz, yapacağız, bu hassasiyeti sonuna kadar götüreceğiz.

Ama diyelim ki bu olmadı, PKK yeniden katliamlara başladı, yeniden silaha sarılarak yeniden insan öldürmeye başladı. Bana sık sık bunu soruyorlar, arkadaşlar, bu durumda yapılacak şey bellidir. Bir ülkenin güvenlik güçleri o ülkenin insanını, o ülkeyi korumakla mükelleftir. Ben böyle bir şey olmamasını temenni ederim, tekrar Türkiye’de silahların patlamamasını temenni ediyorum, gençlerimizin ölmemesini, annelerin tekrar ağlamamasını temenni ediyorum; bizim gayretimiz bu yöndedir. Ama bu dediğim gibi herkesin sorumlu davranmasına bağlıdır.

Sizin sormadığınız, benim notlarım arasında bulunan son bir konuyu da isterseniz sizinle paylaşayım arkadaşlar.

Bu ODTÜ’nün içerisinden veya yanından geçen yolla ilgili olarak da Türkiye’de ciddi tartışmalar yapılıyor değerli basın mensupları.

Burada kamuoyunun şunu bilmesi gerekiyor arkadaşlar: ODTÜ de bizimdir, Ankara Büyükşehir Belediyesi de bizimdir, yani halkımızındır, kamunundur. Bu topraklar, bu araziler ne Sayın Melih Gökçek’e aittir, ne ODTÜ Rektörüne veya öğretim üyesi öğrenciler aittir, bunlar kamunun malıdır. ODTÜ’ye ait olan Eymir ormanına kadar, Eymir Gölü’nü çevreleyen araziler de dahil olmak üzere, bu ülkenin Hazinesi tarafından ODTÜ’ye tahsis edilmiştir. Bütün devlet üniversitelerine hektarlarca arazi tahsis edilmiştir, ihtiyaç duydukları zaman yeniden tahsis ediliyor. Bizim Hükümetimiz döneminde 50’yi aşan biliyorsunuz yeni devlet üniversitesi kuruldu ve buralara da büyük büyük araziler tahsis edildi, milletin malı milletin üniversitelerine tahsis edildi. Burada meselenin mantığı çok önemlidir değerli basın mensupları.

Benim Bakanlığım dönemimde ben Türk Silahlı Kuvvetlerine ait olan yüzlerce araziyi aldım ve buraları okul olarak, Milli Savunma Bakanlığı marifetiyle, dönemin genelkurmay başkanlarıyla bizzat görüşerek, Sayın Başbakanımızın araya girmesini sağlayarak birçok kışlayı okula çevirdik arkadaşlar. Şimdi bunlar kamuya ait değil mi? Türk Silahlı Kuvvetleri bu ülkenin Silahlı Kuvvetleri değil mi? Bu topraklar kimsenin malı değil. Sahiplik yaparken, kurumların baki, şahısların fani olduğunu hesaba katacağız. Kamu adına sahiplik yapacağız, millet menfaati adına sahiplik yapacağız.

Bu ODTÜ ormanları, ODTÜ’deki arazi arkadaşlar, dediğim gibi kamunun malıdır. Başbakanlığın kendi binası Hazine’nin malıdır. Ben anladım ki, sanki birisi birinin bahçesine giriyormuş telaşı göstermek neyin ifadesidir?

Arkadaşlar, daha 1991’de Murat Karayalçın zamanında yapılan bir imar planından söz ediyoruz. Bunun binliği yapılmış, beş binliği yapılmış, uygulama planı yapılmış, koruma planı yapılmış, parselasyon planı yapılmış, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı devreye girmiş ve bunu ODTÜ’deki 3 fakülte birlikte yapmış bu planları, daha doğrusu buradaki imar planını inşaat fakültesi, mimarlık fakültesi, şehircilik fakültesi veya bölümü birlikte yapmışlar. Neyin itizarını ediyorsunuz, ben onu anlamadım arkadaşlar.

Şimdi sonuç itibarıyla, Büyükşehir Belediye Başkanı diyor ki, burada diyelim ki 2500 tane ağaç alınacak, deplas yapılacak, yerinden sökülüp başka yere dikilecek veyahut da kesilecek. Ben size bir ağaca karşı 10 ağaç, 10 ve 15 yaşlarında 10 ağaç getirip dikmeyi taahhüt ediyorum diyor istediğiniz bölgeye.

ODTÜ’nün kuruluşunda veya daha sonra belli yerler ormanlıktı, o eski haritalara lütfen bir bakın, birçok ormanlık alandaki ağaçlar kesilmiştir ve yerine bina yapılmıştır, ODTÜ tarafından yapılmıştır; bunu biliyor musunuz? Niye yaptınız bu binaları? Demek ki ihtiyaçtı ki yaptınız arkadaşlar.

Yeryüzünde ağaç kesilmez, ağaç sökülmez diye bir kuraldır. Ama dert başka bir derttir gibi geliyor bana değerli arkadaşlar. Yani boşuna ağızımın tadını bozmayalım. ODTÜ’nün Rektörü de, ODTÜ’nün öğretim üyeleri de, öğrencileri de şunu bilsinler ki; ODTÜ bu millete aittir.

Melih Gökçek kıyamete kadar Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olarak kalmayacak. Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Büyükşehir’in bütün imkanları da bu insanlara aittir.

Trafik sıkışıklığı olduğu zaman memnuniyetsizliğini belediye başkanına patlayacaksın; nedir bu trafiğin hali kardeşim? Akşam Çukurambar tıkanıyor falan. Rahatlatmak lazım.

İstanbul’un trafiği söz konusudur, ama trafiği rahatlatmaya yönelik bir adım atıldığı zaman… Arkadaşlar, şunu bilmenizde fayda var: Sayın Başbakan dün dedi, birileri yadırgadı, birçok cami taşınmıştır yolu genişletebilmek için. Faytonlara göre, at arabasına göre eski İstanbul’da sur içinden yollar yapılmıştır. Tarihi zaruretler sizi bir yere götürürse, tarihe ve kültüre karşı hassasiyetinizi kaybetmemek kaydıyla, elbette çevreci yaklaşım, elbette tarihe saygı yaklaşımı bir tarafa bırakılmamak kaydıyla bunların yapılması gerekiyor.

Peki koparılan kıyametin anlamı ne? ODTÜ 25 bin kişilik bir camiadır, arkadaşlar, bu gürültüleri koparan bunun 25’te 1’idir. Bütün ODTÜ’yü bu gözle de falan görmemiz söz konusu değildir. Onun için, oradaki gençlerin bir şeye karşı olma eğilimlerine de saygı duyuyorum. Karşı olabilir, hiç yol olmasın, bu ağaç olsun diyebilir, ama fiili engelleme yapamazsınız.

Arkadaşlar, imar planının 19. maddesi açıktır, şu anda askıdadır, gider itiraz edersiniz idare mahkemesine bu yapılanlarla ilgili. İdare mahkemeleri bu konuda gerekli kararı verdikten sonra bu Melik Gökçek’i de bağlar, herkesi bağlar. Onun için, Ankara’dan acaba yeni bir gürültü dalgası oluşturabilir miyiz; hani hep bağırıyorlardı ya, Ekim’de devrim var falan filan eğer. Ekim devrimini böyle yapacaklarsa, kusura bakmasınlar halk onların üzerine güler.

ODTÜ de, Büyükşehir de, yollar da, Eymir Gölü de, bütün bu ormanlar da halkımızın malıdır, kamunun malıdır, milletin malıdır, Melih Gökçek de emanetçidir, Sayın Rektör de emanetçidir, yarın onu başkasına devredecektir.

Dolayısıyla, şimdi Sayın Rektörün bugün bir açıklaması var, hayretler içerisinde kaldım. Efendim, elimizden başka yerleri de alacak, Eymir Gölü’nü de alacak. Şimdi mesela Eymir Gölü’ne ODTÜ mensupları giriyorlar, orada piknik yapıyorlar veya işte oraya para öderseniz giriyorsunuz. Ankaralıların hepsi girerse ne olur? Yani Melih Gökçek alacak falan diye bir şey yok yani. Onlar eğer kamunun malıysa bırakın kamu yararlansın bu işten, herkes yararlansın.

Değerli arkadaşlar, ODTÜ’nün başka ihtiyaçları varsa o ihtiyacı karşılayacak olan da bu ülkenin Hükümetidir. ODTÜ’nün bütçesini veren de, farklı harcamaları gerektiği zaman bunu karşılayan da elbette bu Hükümet, milletten aldığı paraları onlara aktarıyor.

Dolayısıyla, gençlerimizin de, özellikle itirazcı insanların da bu makul çerçevede meseleye bakmalarını özellikle biz istirham ediyoruz.

Size katılımınızdan, ilginizden dolayı çok teşekkür ediyorum arkadaşlar, iyi günler diliyorum.

BENZER YAZILAR