1 Mart Tezkeresi’ne Neden Ret Oyu Verdim

1 Mart Tezkeresi’ne Neden Ret Oyu Verdim

ABD’nin 2003’te Irak’ ı işgal etme gerekçesi, Irak’ın elinde bölge ve dünya için tehdit oluşturacak güç ve miktarda kimyasal silahlar olduğu iddiası idi.

Daha sonra bunun kocaman bir yalan olduğu ortaya çıktı. Irak işgalinde, ABD’nin bir numaralı müttefiki, Tony Blair Başbakanlığındaki İngiliz hükümeti idi. Tony Blair’in 1997-2001 yılları arasındaki Dış İşleri Bakanı olan Robin Cook, İngiliz İşçi Partisi’nin en etkin isimlerinden biri ve Irak İşgâli başladığı sırada Hükümetin Parlamento ilişkilerinden sorumlu bakan ( The Leader of House of Commons) idi. Cook, 17 Mart 2003’te İngiltere’nin haksız bir savaşa sokulduğunu söyleyerek Bakanlıktan istifa etti. Ertesi gün istifasının gerekçesi ile ilgili olarak Parlamento’da yaptığı konuşma bir manifesto niteliğindeydi.(http://news.bbc.co.uk/2/hi/2859431.stm) Cook, bununla da yetinmedi, yazdığı kitapta lideri Blair’in İşçi Partisi’nin başına o güne kadar gelmiş geçmiş en başarılı lider olduğunu teslim etmekle beraber, Blair’in, kimyasal silah iddialarının yalan olduğunu bile bile Bush’un telkinleriyle İngiltere’yi kirli bir savaşa soktuğunu ortaya koydu.

2005’te İskoçya’da dağdan düşerek hayatını kaybeden Cook, Filistinlilerin haklı davasını destekleyen, Sırp zulmüne karşı Uluslararası Camianın Kosova’ya müdahalesini sağlayan politikacılardan biriydi.
Evet, Irak Savaşı hiç bir haklı zemine dayanmayan kirli bir savaştı ve Türkiye’nin de bu savaşa girmesi isteniyordu. Bu hareketin arkasında NATO, AB ve BM Güvenlik Konseyi gibi uluslararası kuruluşların hiç biri yoktu.

1 Mart Tezkeresi gündeme geldiği zaman ben, 58. Abdullah Gül Hükümeti’nde Kültür Bakanı idim. Bu konu, Bakanlar Kurulu’nda gündeme geldiğinde söz istedim. Sayın Gül’e

Sayın Başbakanım, uzak diyarlardan bir adam size gelse ve dese ki, ‘ şu balkonunu kısa bir süreliğine yüksek bir fiyatla bana kiraya ver’. Siz soruyorsunuz ‘burada ne yapacaksın’ . Adam diyor ki ‘ben burada bir düzenek kuracağım ve senin kapı komşunu buradan vuracağım.’ Böyle bir durumda fiyat ne kadar yüksek olursa olsun, siz balkonunuzu bu adama verir misiniz? ” diye sordum. “Ben şahsen vermem” dedim. Konuşmamın devamında bütün gerekçelerimi ortaya koyarak tezkereye “evet” oyu veremeyeceğimi söyledim. Benim dışımda iki bakan arkadaş da net bir biçimde böyle bir vebalin altına giremeyeceklerini söylediler.

Sayın Gül, tezkerenin Meclis’e sevkinde tıkayıcı olmamamız gerektiğini, iradenin esas sahibinin TBMM olduğunu söyledi. Biz de hükümet tezkeresini imzalayarak Meclis’e sevkettik. Çünkü esas tercihimizi orada yapacaktık. Ben, büyüklerimize tavrımın Parti’de ve hükümette sıkıntı yaratması halinde bakanlıktan istifa edebileceğimi söyledim.

Başbakan Sayın Abdullah Gül olmakla beraber Parti’nin lideri Sayın Recep Tayyip Erdoğan‘dı. O günün güdümlü yargısının verdiği çok haksız bir kararla, başında bulunduğu Ak Parti, 3 Kasım 2002’de yapılan seçimde 363 milletvekili alarak tek başına iktidara gelmişti ama onun milletvekilliği engellenmişti. Sayın Gül’den sonra, tezkere ile ilgili duruşumu Sayın Erdoğan’la da paylaşmamın ahlâkî olacağını düşünerek Balgat’taki Genel Merkez’imize gittim ve bir saat boyunca kendisine tezkerenin red edilmesi gerektiği yönündeki görüşlerimi arz ettim. Sayın Cumhurbaşkanı’mız tezkerenin kabul edilmesi gerektiği düşüncesindeydi.

Tezkere’nin oylanacağı günden bir gün önce Sayın Erdoğan,Siirt seçimi için Siirt’e gitmek üzere havaalanı yolunda iken kendisini telefonla aradım ve şunları söyledim : ” Efendim, ben oylama günü bir program için Bursa’da olacağım. Benim yerime oyumu kullanması için vekaletimi Başbakan Yardımcısı Sayın Ertuğrul Yalçınbayır’a bıraktım ve red oyu vermesini rica ettim. Bunu bilmenizi isterim.

Benimle beraber Başbakan Yardımcısı Sayın Ertuğrul Yalçınbayır ve Devlet Bakanı Sayın Mehmet Aydın da red oyu vereceklerini açıkça söylemişlerdi.

Nitekim Tezkere 3 oy farkla red edildi. Başka bakan arkadaşlardan da red oyu kullanmışlar olabilir ama onlar oylarının rengini açıklamamışlardı.

Tezkerenin red edilmesi, hem TBMM’nin hem de Hükümetimizin itibarını bütün dünyada zirveye çıkardı hem de Türkiye, haksız ve kirli bir savaşın ortağı veya payandası olmaktan kurtuldu.

Dönemin İngiltere Başbakanı Tony Blair, 25 Ekim 2015 tarihinde, CNN International’a çıktı. Fareed Zakaria’ya konuşan Blair, Irak Savaşı’nda düştükleri hatadan dolayı halkından özür diledi. Blair, bu mülakatta yanlış istihbarat aldıklarını, planlama hataları yaptıklarını ve Irak’taki yönetimin devrilmesinden sonra sebebiyet verdikleri kaosu itiraf etti.

Aslında Blair, bu özürle başına gelebileceklerle ilgili olarak ön kesmeye çalışıyordu. Çünkü İngiliz Hükümeti, 2009’da bir araştırma komisyonu kurarak Irak Savaşı dosyasını yeniden açmıştı. Sir John Chilcot başkanlığındaki komisyon, Blair’in İngiliz Meclisi’nden daha karar çıkmadan, Bush’la yaptığı 155 adet yüz yüze ve telefon görüşmesi notuyla savaşa katılma kararı verdiğini tespit etmiş durumda. Rapor, ulusal güvenlik endişesiyle bir türlü yayımlanamadı. 2016’nın yaz aylarında yayımlanması bekleniyor. Özellikle Blair ve dönemin Dış İşleri Bakanı Jack Straw‘un komisyona verdikleri bilgiler yayımlanabilirse Irak İşgâli’nin perde arkası daha da aydınlanmış olacak ve muhtemelen Blair ve dönemin ilgili İngiliz bakanları daha da zor durumda kalacaklardır.

Irak’taki milyonlarca dul ve yetim, Irak’ın harap olması, hâlâ dinmeyen gözyaşı, fiilî bölünmüşlük, mezhep çatışmaları ve nihayet ülkenin terör örgütlerinin cirit attığı bir alan haline gelmesi, red oyu verenlerin ne kadar isabet ettiğinin göstergeleridir.

Tezkerenin geçmesi gerektiğini düşünenler, “şayet biz de Amerika’yla birlikte Irak’a girseydik, Kandil’i temizlerdik, terörle mücadelede büyük bir avantaj elde ederdik.” diyorlar.

Bu inandırıcı mı? Biz Suriye’de İŞİD’e karşı savaşan koalisyon güçleri içinde değil miyiz ? Bu konuda Amerika’nın müttefiki değil miyiz? Bu böyleyken Amerika, PYD Meselesi’nde inisiyatifi bize mi bırakıyor? PYD konusunda bizim hükümetimizle aynı görüşte midir?

Kaldı ki, eğer dış politikada tek çıkış noktamız ülke menfaati olsaydı, Filistin’in yanında değil İsrail’in yanında; Mursi‘nin yanında değil, Sisi‘nin yanında; Suriyeli muhaliflerin yanında değil Beşar Esad‘ın yanında durmamız gerekirdi. Halbuki Ak Parti hükümetleri, bu tercihleri yaparken kuvvetlinin yanında değil, haklının yanında olduğunu ilan etmiştir. Eğer insanlık vicdanının sesi olmak gibi bir iddiamız olmasaydı bu kadar Suriyeli mülteci Türkiye’de olur muydu ? Irak Savaşı’nda ABD ve müttefikleri güçlü ama haksız idiler; Irak halkı güçsüz ve haklı idi. Evet Sadam bir diktatördü. Ancak bu diktatörü palazlandıran ve silahlandıranlar yine Irak’ı işgal edenlerdi. Amerikalılar birgün çekip gideceklerdi ama biz kapı komşumuzla kan davalı olacaktık.

Bu arada yeri gelmişken bir hususa da işaret etmeden geçemeyeceğim. Ben, henüz, 3,5 aylık bakanken aklımın ve vicdanımın kabul etmediği bu meselede gerekirse bakanlığı elimin tersiyle kenara itebileceğimi ortaya koydum. Bize “görevdeyken niye konuşmadınız, makamda otururken niye yanlışlara itiraz etmediniz“diyenlere bir çok örnekten sadece bir örnek olmak üzere bu hususu ithaf ediyorum. Oylama gizliydi. Makam sevdasında olsak paravanın arkasında red oyu kullanır, dışarda evet oyu verdiğimizi söyleyebilirdik. Biz ne yaptık? Sadece red oyu kullanmakla kalmadık bunu gerekçeleriyle o gün kamuoyuna açıkladık. En kötü özelliğin münafıklık olduğunu bilenlerdeniz. Biz, içeride başka, dışarıda başka olmadık. 12 Şubat tarihli gazetelere bakılırsa Sn. Başbakanımızın bizim bugün dile getirdiğimiz benzer hususları görevdeyken de dillendirdiğimizi söylediğini göreceklerdir.

Büyüklerimiz ne güzel demiş: “Günün adamı olmaya çalışma, hakikatın adamı olmaya çalış; çünkü gün değişir ama hakikat değişmez.”

Not: Bir başka yazıda ise,tezkerenin red edilmesinden birkaç ay sonra, beni ve benim gibileri, red oyu vermeye sevk eden sebepleri öğrenmek için Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki makamımda beni ziyarete gelen dönemin ABD Ankara Büyükelçisi W. Robert PEARSON‘la aramızda geçen konuşmaları ele alacağım.

BENZER YAZILAR