Ergenekon Davası

Ergenekon Davası

    Ergenekon Davası ile ilgili olarak Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin, soruşturma başlatıldıktan 9 yıl sonra, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği kararı hem usulden hem de esastan bozması üzerine, konunun yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.
    Her ne kadar, davada henüz son nokta konmamışsa da, işin şekli üç aşağı beş yukarı belli olmuştur. Elbette temyiz Mahkemesi’nin alt mahkeme olarak yetkilendirdiği Çağlayan 4. Ceza Mahkemesi’nin vereceği karardan sonra çok daha net şeyler söylemek mümkün olacaktır.
    Öncelikle şunun altını çizmemiz lazım. Eğer genelde AK Parti iktidarı, özelde o zaman başbakan olan Sayın Cumhurbaşkanımız kararlı bir duruş sergilemeseydi, ne Ergenekon ne de Balyoz davası açılabilirdi. Peki İktidar yanlış mı yaptı? Bence hayır. İktidar hiç bir şey yokken, durup dururken bu ve benzeri davaların arkasında durmadı. Elbette bunun bir yığın sebebi ve gerekçesi vardı.
    Ergenekon davasında yargının ve yargıya bağlı kolluk gücü olarak çalışan bazı emniyet mensuplarının bir yığın yanlış yapmış olmaları, ortada hiç bir şey olmadığı anlamına gelmez.
    Biz, dava devam ederken, yaptığımız açıklamalarda defalarca, adil yargılamanın herkesin hakkı olduğunu, tutuksuz yargılamanın esas olduğunu, tutukluluk sürelerinin uzun sürmesinin fiilî infaza dönüştüğünü, yargılama safhasında insanların şeref ve haysiyetleri ile oynanmaması gerektiğini, iddianamenin hazırlanmasının bile çok uzun sürmesinin büyük bir yanlış olduğunu söyledik. Ancak, merhametin adaletin tecelli etmesine mani olmaması gerektiğini, kurda merhamet etmenin kuzulara zulüm olacağını, Türkiye’nin darbe ve darbecilerle kirli ve karanlık yapılanmalar ile mutlaka hesaplaşması gerektiğini de söyledik. Bu gün de şahsen bu kanaatimi muhafaza ediyorum.
    Ergenekon Davası’nda, bence ilk yanlış, 23 ayrı davanın adeta bir kokteyl haline getirilmesidir. 16. Ceza Dairesi’nin tespit ettiği yanlışları burada sıralamanın faydası yoktur. Bunlar artık herkes tarafından bilinmektedir. Bunların çok önemli bir kısmına ben de katılıyorum. Bir maç esnasında meydana gelen bir dizi olay, bir yığın hakem, futbolcu veya yönetici hatası o maçın iptali sonucunu doğurabilir ama bu, o maçın hiç oynanmadığı anlamına gelmez. Bana kalırsa konu ile ilgili en somut ve anlaşılabilir örneği 1971’de başını General Cemal Madanoğlu‘nun çektiği Milli Demokratik Devrim adıyla ortaya çıkan darbe girişiminin o zamanki faal bir üyesi olan ve sonraları ciddi bir özeleştiri yapan Sayın Hasan Cemal verdi:
    “9 Mart ya da Madanoğlu davası, benim de bir fedai olarak içinde bulunduğum bir ‘darbe girişiminin’ davasıydı.
Çok acılar yaşandı, hapisler, işkenceler…
Sonunda bu dava ‘beraat’le sonuçlandı.
Peki, 9 Mart bir darbe girişimi değil miydi?
Elbette öyleydi.
Askeri de, sivili de -tabii ben dâhil- bilen biliyordu.
Ancak ülkede siyasi konjonktürün değişmeye başlaması, 9 Mart darbe tertibinin Silahlı Kuvvetler’in tepelerine doğru tırmanması ve bir ölçüde delil yetersizliği beraat kararını getirmişti.
9 Martçılar genellikle demokrasi kahramanları olarak hapisten çıktılar.
Ama işin aslı farklıydı.
Bugün de buna benzer bir durum yaşanıyor.
Siyasi konjonktür değişti, özellikle 2013 aralık ayından, yani 17/25 Aralık’tan beri.” ( T24, 22 Nisan 2016)
    Esas yanlış, Yargımızın siyasi konjonktüre göre karar vermesidir. 16. Ceza Dairesi’nin söz konusu davada tespit ettiği yanlışlar dizisi ne yazık ki, bugün de devam ediyor. Nesnelerin değişmiş olması yanlışları doğrular haline getirmez. O gün dayak yiyenlerin A grubu olması, bugün B grubu olması yargımızın yürekler acısı durumunu ortadan kaldırmaz. Unutmayalım ki hukukta iki yanlış bir doğru etmez.
    Ben ve benim gibiler, Ergenekon, Balyoz ve benzeri davaların açılmasına şunun için çok memnun olmuştuk. Bu ülkede oldum olası kanun, hep güçsüzün, fakirin özetle sıradan vatandaşın yakasına yapışmıştı. İlk defa kanun güçlünün, kuvvetlinin, etraflarına devlet zırhı örenlerin yakasına yapışıyordu. Hani, Montesquieu der ya: “Kanun, büyük sineklerin yırtıp geçtiği, küçüklerin takılıp kaldığı bir elektir.” Bizim adalet sistemimizde bu hepten böyle olagelmişti.
    Susurluk Olayı’ndan sonra bugün hayatta olmayan bir jandarma komutanı ısrarlı davetlere rağmen, Meclis’e gelip ifade verme tenezzülünde bile bulunmuyordu. Üstelik o komutan, Yassıada’da Merhum Menderes‘e hayatı zindan edenlerden biriydi. Gün geldi bu adam, Ergenekon Davası kapsamında, eski alışkanlıklarını devam ettirdiği iddiasıyla içeri alındı. Siz bu duruma memnun olmaz mısınız?
    Benim de içinde bulunduğum kamuoyunun büyük bir kısmı, söz konusu davaları darbe ve darbecilerle, devlet içindeki karanlık ve kirli yapılanmalarla, durumdan vazife çıkararak devlet gücünü millete karşı kullananlarla, faili meçhul cinayetlerle, millet iradesi üzerinde vesayet oluşturanlarla mücadele olarak algıladı ve alkışladı.
    Bozma kararından sonra, mahkemelerde aklansalar bile millet vicdanında asla aklanmayacak bazı şahıslar, piyasaya çıkıp efelenmeye başladılar. Bu halk, bu adamların cemaziyülevvelini de cemaziyülahirini de biliyor. Bu kişilerin özelinde söylüyorum, kopya çektiğiniz ispatlanmayabilir, siz yüksek puanla sınıfı da geçebilirsiniz ama bu sizin kopyacı olmadığınızı göstermez.
    Siz, bugünkü efelenmelerinizi kurunun yanında yaşı da yakan, bulduğu her şeyi aynı sepete atan, haklı mağdurlar yaratarak haksız zanlıları temize çıkaran beceriksizlere veya ard niyetlilere borçlusunuz.
    Bu davanın haklı mağdurları, vakur bir şekilde nihai sözün söylenmesini bekliyorlar. Onlar ne dese saygı görecekler. Kamuoyu vicdanında onlarla ilgili zaten bir aklanmışlık var. Elimde, Parti Sözcülüğüm esnasında bana ceza evinden, Balyoz ve Ergenekon davasının bazı asker sanıkları tarafından bizzat yazılan veya onların avukat veya aileleri tarafından gönderilen mektuplar var. Bu mektuplarda, hiç bir ilgileri olmamasına rağmen, sanıklar bu davalarla ilişkilendirilmiş olmalarından şikayet ediyorlardı. Ben o zaman da çıktığım bazı TV programlarında bu insanların durumundan söz ettim ve yetkililerin bu konulara dikkatlerini çekmeğe çalıştım. Ya eski kulağı kesikler! Onların kanaat önderi havasında afra tafra satmalarına ne demeli?
    1960 Darbesi ve ardından işlenen siyasi cinayetler, Türkiye’yi siyasi istikrarsızlığa sürükleyen 12 Mart Muhtırası, toplumun üstünden silindir gibi geçen 12 Eylül darbesi, psikolojik bir harekâtla dönemin hükümetini deviren 28 Şubat post-modern darbesi, AK Parti hükümetleri öncesinde bu ülkenin hatıralarında yer eden acı tecrübelerdi.
    AK Parti, iktidara gelir gelmez, başlayan cuntacılık faaliyetleri ve bir yığın karanlık olay, derin devletle, millet iradesini hiçe sayan statükocu güçlerle hesaplaşmanın gerekliliğini ortaya koyuyordu.
Balyoz Eylem Planı, Sayın Recep Tayyip Erdoğan Başbakanlığındaki 59. Hükümet’in kuruluş günü olan 15 Mart 2003’te karara bağlanmıştı.
Özden Örnek‘in, Mustafa Balbay‘ın günlüklerini herhalde ben yazmadım. Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven isimli cuntacılık oyunlarının adını da herhalde ben koymadım. Bu kadar romantik darbe ismi aklıma bile gelmezdi.
Danıştay saldırısı, Rahip Santoro Cinayeti, Malatya Kitabevi Cinayeti, Hrant Dink Cinayeti sıradan adi olaylar olarak mı değerlendirilecekti?
2007’de Meclis’in Cumhurbaşkanı seçmesine mani olunması, sözüm ona “Cumhuriyet Mitingleri”nin bizzat bazı generallerce organize edilmesi, arkasındaki güç ve sır hâlâ aydınlanamayan Anayasa Mahkemesi’nin aldığı 367 kararı, gece yarısı yayımlanan akla ziyan 27 Nisan Bildirisi ve 2008’de açılan kapatma davasından AK Parti’nin kıl payı kurtulmasını kim tesadüflerle izah edebilir?
Hani İstanbul’da her köşe başında bir apartman dairesi şeklinde kilise açılmıştı. Hani Misyonerler ülkede kol geziyordu. Her tarafta bir Hristiyanlaştırma faaliyeti vardı ve AK Parti iktidarı bütün bunlara göz yumuyordu. Sahi ne oldu bu misyonerlere? Misyonerler mi hidayete erdi, yoksa yalan propaganda timleri ıslah mı oldu? Muhafazakâr insanlar, bu yalanlarla hükümete karşı kışkırtılırken, Hristiyan Avrupa’ya Rahip Santoro, Hrant Dink ve Zirve Kitabevi cinayetleriyle AK Parti iktidarı aleyhinde mesaj gönderiliyordu. Yani bir çeşit 6-7 Eylül Olayları provası yapılıyordu.
Siz AK Parti’nin yerinde olsanız bu kadar mağduriyet ve tuzaktan sonra, tüm tuzakları deşifre etmek için önünüze bir fırsat gelirse bunu geri mi çevirirdiniz? Derin devlet canavarı kuyruğundan yakalanmıştı. Ne yazık ki bu canavarın başını görmek nasip olmadı. Bu günden sonra da nasip olacağına dair şahsen ümitvâr değilim.
Evet, AK Parti’nin, 2007 seçimlerinde aldığı % 47’lik oyda, 2011’de aldığı % 50’lik oyda, ekonomik hamle ve başarılarının yanında, tüm bu tezgâhlara karşı dik durmasının büyük payı vardır. Biz tüm seçimler boyunca, adı ne olursa olsun devlet içindeki illegal yapılanma ve çetelerle yaptığımız mücadeleyi iftiharla anlattık. Ben şahsen bu gün de, o gün yaptıklarımızla iftihar ediyorum.
Yanlış olan şudur: Siz doğru bir iş yapmak için yola çıkarsınız. Yapılan iş doğru, amaç doğru ise, yöntemde hata yapanların, hukuka kendi emel ve arzularını karıştıranların, hukuk adına yakasına yapışırsınız. Ama onların düştüğü hatalara düşmeden bunu yaparsınız. Aksi takdirde bunun adı hukukun tecellisi değil, rövanşizm olur.
Cemaatin telkin ve talimatıyla yanlış işlere giriştiği veya bulaştığı iddia edilen mülki idare, yargı ve emniyet mensupları ile, tersinden, yönlendirmeleriyle cemaati topyekün iktidar karşısında pozisyon almaya sevk ettiklerine inanılan güvenlik ve yargı mensupları da aynı kapsamda muameleye tabi olmalıdır. Ancak günün sonunda bütün orduyu mağdur ve muhatap haline getiren “kumpas” kelimesinin arkasına geçip, yaptığımız doğrulardan dolayı da nedamet göstermemeliyiz.
Türkiye, derin devletle, devlet içindeki karanlık güç odaklarıyla hesaplaşma imkânı verecek bir davayı yüzüne gözüne bulaştırarak büyük bir fırsat kaçırdı. Bugün eski müttefiklerin düşman ilan edilmesi, eskiden düşman olarak gösterilen birçok kişi ve yapılanmanın bugün dost gibi görünmesi de meselenin mahiyetini değiştirmiyor.
Acı, çok acı olan bir şey var ki, yargımız dün de güven vermiyordu, bugün de ne yazık ki, güven vermiyor. Dün de siyasi konjonktüre ve zamanın ruhuna göre karar veriyordu, bugün de. Evet “Adalet mülkün temelidir.” ama onu nerede bulacağız? Sinoplu Diyojen gibi elimize fener alıp adalet arayışına mı çıkalım. Güç adaletsiz, adalet de güçsüz olmamalı. Aksi takdirde, özneler ve nesneler yer değiştirir, ama adaletsizlik bizim talihsizliğimiz olmaya devam eder.
Bu davadan sonra siyasilerin de, ilgili yargı mensuplarının da, konunun muhatabı ve tarafı olan askerlerin de, kolluk gücü olarak çalışan emniyet mensuplarının da, basının da, özetle herkesin, bir özeleştiriye ve vicdan muhasebesine ihtiyacı var. Ne dersiniz?

BENZER YAZILAR