“Koltuk Gitti, Konuşmaya Başladınız”

“Koltuk Gitti, Konuşmaya Başladınız”

Web sitemde haftalık yazı yazdığımdan beri, genel olarak medyada, özel olarak da sosyal medyada “görevde iken veya sorumluluk makamında iken bunları niye söylemediniz? Şimdi koltuk gitti, konuşmaya başladınız.” şeklinde bir itiraz veya eleştiri ile karşılaşıyoruz. Bunu samimi olarak yapanlara ve gerekçesini merak edenlerin itiraz ve eleştirilerine saygı duyuyorum. Ama söylediklerimizi ve yazdıklarımızı etkisizleştirmek ve şahıslarımızı, kendi akıllarınca itibarsızlaştırmak için başlatılan operasyonların ve linç kampanyalarının aleti olan, herşeyden önce kendilerine yazık edenlere söyleyecek bir çift sözüm var.

Bu yazılardan sonra beni arayan, o dönem partinin ikinci adamı olan Sayın Mehmet Ali Şahin, “Hüseyinciğim, bu yazdıklarınız iyi, hoş da niye dışarıda konuşuyorsunuz?” diye sordu. Ben de tanıştığımız ilk günlerden beri çok sevdiğim, birlikte AK Parti Grup Başkanvekilliği, Bakanlık ve Genel Başkan Yardımcılığı yaptığım ve aramızda gerçekten hep abi-kardeş ilişkisi bulunan Sayın Şahin’e dedim ki: “Abi, İmam camide, öğretmen sınıfta, gazeteci sayfalarında, televizyoncu ekranda, milletvekili mecliste konuşur. Yani özetle kim nerede ise orada konuşur. Dolayısıyla biz dışarıdayız, onun için de dışarıda konuşuyoruz. Bundan daha tabii ne var? Şimdi ben size bir şey sorayım. İçeride iken, yani Bakanlar Kurulu’nda, AK Parti MYK’sı ve MKYK’sında iken, aklıma yatmayan, yanlış bulduğum konulara itiraz ettiğimin, yanlışlıkları zülf-i yare dokunur endişesi taşımadan eleştirdiğimin siz şahidi misiniz?” Sayın Şahin, “Evet, şahidiyim.” dedi.

Nitekim, bir önceki başbakanımız Sayın Ahmet Davutoğlu’da, bazı açıklamalarımla ilgili olarak gazetecilerin görüşlerini sorması üzerine, benim gerek bakanlar kurulunda, gerekse de partinin yetkili kurullarında aklıma yatmayan, doğru olmadığına inandığım hususlarda her zaman itirazlarımı dile getirdiğimi ifade etmişti. ( 12 Şubat 2016 tarihli gazeteler ) Bakanlar Kurulu’nda ve partide birlikte çalıştığım diğer arkadaşlar da eminim ki bu duruma şehadet ederler.

Eleştiri ortak aklın ve istişare mekanizmasının olmazsa olmazıdır. Eleştirinin olmadığı yerde çürüme başlar. Yapıcı olduğu halde birileri eleştiriden rahatsızlık duyuyorsa, bu durum, sağlıksız bir ruh halinin işaretidir.

Biz, yetkili makamlarda iken de, sorumluluk konumunda iken de, başta o zamanın genel başkanı ve başbakanı olan Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere, işin muhataplarına olması ve olmaması gerekenleri, saygıdan zerre kadar taviz vermeden söyledik. Esasen bugün yaptığımız da budur. Benim kapalı kapılar ardında, bire bir söylediklerimi veya ilgili kurullarda ortaya koyduklarımı hariçten gazel okuyanlar nereden biliyorlar ki, bizi o zaman susup şimdi konuşmakla itham ediyorlar. Bugüne kadar, “A yetkilisine zamanında şunu söylemiştik veya B yetkilisine bunu söylemiştik” şeklinde isim vererek dile getirdiğimiz hususlarda kim çıkıp da bizi tekzip etti? “Hayır o konu şöyle değil de böyle idi.” diye itiraz eden oldu mu? Tabii ki, hayır. Çünkü biz, söylenmemişi “söyledik” demekten, olmamışa “olmuş” demekten Allah’a sığınırız. Çok şükür biz, Yalan ve iftiranın en büyük ahlâksızlık olduğunu bilenlerdeniz.

Şahsımıza yapılan tüm hakaretlere ve edilen iftiralara karşı vakur suskunluğumuzu, eğer birileri acziyetimiz veya haksızlığımızın göstergesi olarak yorumlarsa çok büyük bir yanlışlık yapmış olur. Onlara Hazreti Mevlana’ya atfedilen, aslında Ömer Hayyam’a ait olan ünlü sözleri hatırlatmak sanırım yeterli olur:

Kör cehalet çirkefleştirir insanları.

Suskunluğum asaletimdendir. 

Her lafa verecek bir cevabım var elbet;

Lakin bir lafa bakarım laf mı diye, 

Bir de söyleyene bakarım adam mı diye.

Bediüzzaman Hazretleri der ki, “edipler, edepli olmalı, hem de edeb-i islâmiye ile müteeddip olmalı.” Eğer eline kalem alan, sözümona bir kalem erbabı çirkefleşiyorsa, hakaretler yağdırıyorsa, kraldan fazla kralcı oluyorsa, sözünü değil, sesini yükseltip takke kapma çabasına giriyorsa bu zaten sözün bittiği yerdir. O kişilere artık sözle muhatap olmak söze karşı saygısızlık olur. Çünkü onlar edîp değil ki edepli sözden anlasınlar.

Bir partinin yöneticisi olan kimse, ülkeyi idare eden bir kurulun üyesi olan kimse, elbette içerde konuşulması gerekenleri dışarıda konuşmaz. Parti disiplini ve devlet adamlığı sorumluluğu bunu gerektirir. Eğer söz merciine ulaşıyorsa maksat hasıl olmuş demektir. Nitekim, gerek Bakanlar Kurulu’nda, gerekse de Parti organlarında, dar çerçevede veya daha geniş halkada konuşulan bazı mahrem şeyler vardır ki, bizimle birlikte mezara gider.

Basına kapalı toplantılardan sonra, genellikle gazeteciler sondaj faaliyetine başlar. Sizi telefonla arar, boş atıp dolu almaya çalışırlar. Bütün görevlerim esnasında bu tür sondaj faaliyetleinden sonra bizden laf alınamadığına gazeteciler şahittir.

Bir de işin sözcülük tarafı vardır. Ben, beş yılı aşkın bir süre AK Parti Sözcülüğü yaptım. Esasen bizden önce AK Parti’de Parti Sözcülüğü diye bir kavram yoktu. Nitekim partinin hiç bir yazılı belgesinde böyle bir ünvana rastlanmaz. Bizimle birlikte, uygulamalarımızla birlikte böyle bir ünvan fiilen ihdas edilmiş oldu ve sonra da devam etti.

Sözcü olduğunuz zaman, şahsi fikirlerinizi değil, sözcüsü olduğunuz kurumun veya heyetin ortak görüşlerini ifade etmek durumundasınız. İçeride şahsen farklı bir görüş ve tavır sergileseniz bile, çoğunluk nasıl bir karara varmışsa kamuoyuna onu açıklamakla yükümlüsünüz. Bu durumla defalarca karşılaştım. Basının karşısına çıktığım zaman, “çoğunluğun görüşü şu, benim görüşüm ise şudur” demedim. Denmesi zaten doğru olmazdı.

Bugün, durum çok farklıdır. Ben, bir Parti’nin, bir heyetin veya bir grubun sözcüsü değilim. Söylediklerim ve yazdıklarım sadece beni bağlar. Beyanlarım, eleştirel ve rahatsız edici olabilir. İşte bu aşamada demokrasi, düşünce ve düşünceyi ifade etme özgürlüğü, özetle hukuk devleti devreye girer. Eğer devletimizin hukuk devleti olduğu, yarım yamalak da olsa demokratik bir cumhuriyet olduğu gibi bir iddiamız varsa, konuşmamızın değil, susmamızın anormal olacağı sonucuna varmalıyız.

Michel Foucault’un dediği gibi, “Bir yerde herkes birbirine benziyorsa; orda kimse yok demektir.” Dolayısıyla biz kimseye, kimse de bize benzemek zorunda değil. Farklılık ve farklılığın görünür olması Allah’ın yeryüzüne koyduğu en önemli kanunlardan biridir. Bunu kimse bilek gücü ile değiştiremez. Nitekim AK Parti kurulurken en büyük iddialarından biri, demokrasinin çoğulcu vasfı idi.

Biz, günlük menfaatlerin peşinde olsak, sesimizi keser güç ve kudret sahiplerine birçoğunun yaptığı gibi methiyeler dizer, kasideler yazardık. Bencillik, yani hodgamlık oturup keyfinize bakmanızı, digergamlık ise toplumun vicdanı olmanızı gerektirir. Biz hasbîliğimizi hiç bir dönemde hesabîliğe tercih etmedik; bundan sonra da etmeyeceğiz.

Hasan Ali Yücel’den sonra en uzun süre Milli Eğitim Bakanlığı yapmış, çekirdekten eğitimci biri olarak gelecek haftadan itibaren Milli Eğitim’le ilgili yeni bir yazı dizisine başlayacağım. Elbette bazen tespit, bazen teşhis, bazen tenkit olacak. Ancak hepsinin sonunda tedavi önerilerimizi de ortaya koyacağız.

Milli Eğitim Bakanı olduğum sürece, başta bilişim altyapısı olmak üzere, eğitim alanında en çok maddi ve manevi desteğini gördüğüm, o zamanın Ulaştırma Bakanı, mevcut Başbakanımız Sayın Binali Yıldırım’a ve her zaman bayefendiliğini ve sağduyusunu takdir ettiğim şimdiki Milli Eğitim Bakanımız Sayın İsmet Yılmaz’a da katkı sağlayacağına inandığım bu yazıların bazı yaralara da neşter vuracağını ümit ediyorum.

Haftaya birlikte olmak ümidiyle herkese huzur ve barış dolu bir hafta diliyorum.

 

BENZER YAZILAR