AB, İngiltere ve Biz

AB, İngiltere ve Biz

      İngiltere’nin AB’den çıkma kararı, dikkatleri AB’nin, dolayısıyla da Avrupa’nın geleceğine çevirdi. İngiltere’siz AB ne olur? Başka ülkeler de ayrılır mı? İngiltere’nin kararı domino etkisi yapar mı? Peki bu durum dünyayı ve Türkiye’yi nasıl etkiler? Şeklindeki sorular peşpeşe gelmeye başladı.
      Hiç şüphe yok ki, İngiltere’nin kararı öncelikle Avrupa’da, ardından da tüm dünyada şok etkisi meydana getirdi. Gelişmeleri hep birlikte takip edip göreceğiz. Burada üzerinde duracağımız en önemli husus, Türkiye’nin Brexit’in en önemli tartışma konularından biri olmasıdır.

      İşçi Partisi, üyeliğimizi destekliyordu.

      AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana geçen süre içersinde İngiltere’de, kısa bir süre hariç, sol kanattaki Labour Parti iktidar oldu. Oldum olası Avrupa’da Hristiyan fanatizmini aşmış sol partiler, AK Parti’ye ve Türkiye’ye daha yakın durdular. Avrupa’daki vatandaşlarımızın çok önemli bir kısmı, Avrupa’da sol partileri desteklerken Türkiye’ye geldiklerinde AK Parti’ye oy veriyorlar. Bu ilk etapta çelişki gibi gelse de hakikat budur.
       Sözkonusu dönemde, İngiliz İşçi Partisi hükümetlerinin başbakanları Tony Blair, Gordon Brown ve David Cameron, Türkiye’nin AB üyeliğini desteklediler. Ancak ne oldu da Türkiye İngiltere’de istenmeyen ülke haline geldi? Öyle ki, AB’den çıkma taraftarı olan İngiliz siyasetçiler, Türkiye’nin muhtemel adaylığını öcü gibi gösterip halkı AB’den çıkma yönünde motive ederken, AB’de kalma taraftarı olan siyasetçiler ise Türkiye’nin asla AB’ye üye olamayacağına dair seçmeni ikna etmek için büyük bir gayret içine girdiler.
      İlginç olan, meşhur Ali Kemal’in torunu, saygın diplomatlarımız Zeki ve Selim Kuneralp’ın anne tarafından kuzenleri, Londra eski Belediye Başkanı, şimdi muhafazakar Milletvekili Boris Johnson’un Türkiye aleyhtarlığı konusunda adeta kendisini paralamasıdır.  “Ormana balta seni kesiyor demişler; ne yapayım sapı bendendir, demiş.“Bu da bizim talihimiz.
      Ne oldu da Türkiye’nin AB üyesi olması için, zaman zaman düğüm çözen İngiltere, bu hale geldi? İşte bu sorunun cevabı, bizim hal-i pürmelâlimizi ortaya koyuyor. Hep suçu başkalarında aramak yerine sağduyuyla durup düşünmek, ve biz nerede hata yaptık sorusunun cevabını bulmak gerekiyor.

      AK Parti, AB Üyeliğinde kararlı İdi.

      AK Parti, kurulurken dünyada çok pozitif bir algı uyandırdı. AK Parti, muhafazakar bir parti idi ama dini günlük siyasetin malzemesi yapmayacaktı. Geçmişte kurulan Milli Görüş partilerinin yaşadıklarından çok büyük dersler çıkarılmış ve epeyce tecrübe birikimine sahip olunmuştu. Yozlaşmadan dünya ile ve tüm farklılıklarla uzlaşmak AK Parti’nin prensiplerinden biriydi. Milli Görüş Partileri, Hristiyan Klübü’dür gerekçesiyle AB’ye karşı keskin bir duruş sergilerken, AK Parti’nin kurucu genel başkanı Sayın Erdoğan, daha başbakan hatta milletvekili bile olamamışken, o zaman AB üyesi olan 15 ülkenin başkentlerine başdöndüren yoğunluktaki bir programla ziyaretlerde bulunmuş ve AK Parti’nin AB konusundaki kararlılığını, Milli Görüş Partilerinin aksine taraftarlığını en ikna edici söylemlerle vurgulamıştı.
      AB’nin Türkiye’ye yönelik duruşundaki samimiyetsizliği, ipe un sermeyi, oyalamayı, eften püften gerekçelerle ertelemeleri, tıkayıcılığı onlarca başlık altında ele alabiliriz. Ne var ki, bu günkü konumuz, biz nerede hata yaptık meselesidir.

      Rüzgar niye tersine döndü?

      AB’nin olmazsa olmaz kabul ettiği her alandaki demokratikleşme konusunda, son yıllara kadar yükselişte olan trendimiz tepe taklak aşağıya düşmeye başladı. Hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, güçler ayrılığı prensibi, kontrol ve karşı kontrol mekanizmaları, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve düşünceyi ifade etme özgürlüğü, farklılıklara ve farklı görüşlere tahammül, can ve mal güvenliği, şeffaflık, yolsuzlukla mücadele, serbest rekabet vb. konularda Türkiye, uluslararası camiada sıkıntılı bir görünüm sergiliyor. Türkiye’nin bu anlamdaki imajı, bugün için Türkmenistan’dan çok da farklı değil. Eğer iş dünyası ve yabancı yatırımcılar da Türkiye’nin Hukuk devleti olma vasfını kaybettiği algısına sahipse artık orada serbest piyasa ekonomisinden de söz etmek çok kolay değildir.
      Kim ne derse desin, AB ile müzakere süreci, Türkiye’de genel olarak demokratikleşme, özelde askeri vesayetin geriletilmesi, sivil ve askeri bürokrasinin hegemonyasının belli bir oranda kırılması, ülkemizin birçok alanda medeni ülkelerin standartlarına kavuşması konularında çok büyük faydalar sağlamıştır.

 

     AB’den kopmak hayra alamet değil

      Ben şahsen AB’ye üyelik meselesini hiç bir zaman cennet ve cinnet boyutlarında görmedim, görmem. İşin sonunda, onların standartlarına ulaştıktan sonra tıpkı Norveç gibi üye olmamak da bir tercihtir ve saygıdeğerdir. Ancak AB sürecinden kopmak bizi 3. Dünya ülkesi olma girdabına sürükleyecekse yazık olur.
      Uzmanlık alanı Türkiye’nin Batılılaşma serüveni olan bir akademisyen olarak şunu gördüm ki, tarih boyunca, biz, hukuk devleti ve insan hakları konularındaki reform ve iyileştirmeleri hep bize dışarıdan yapılan telkinler veya verilen bir programla yapmışız. Bunu yazarken de bunun böyle olmasından hicap duyuyorum. Keşke olması gerekenleri uluslararası bir gücün ve programın teşviki veya itmesi ile değil de kendi dinamiklerimiz ve irademizle yapsaydık. Ancak, üzücü de olsa gerçek bu değil.
       Yayımlanan birçok ferman, ilan edilen Meşrutiyet yönetimleri, çok partili siyasi hayata geçiş konularında bile hep teşvik edici unsur iç dinamiklerden ziyade dış dinamikler, onların iknası, teşviki ve bazen de onların icbarı olmuştur.
      Türkiye, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Geçici üyeliğine aday olduğu zaman oylamaya katılan 193 ülkeden 151’inin oyunu almıştı. AB ülkelerinin çoğu da bizi desteklemişti. Acaba aynı oylama şimdi yapılsa Türkiye kaç oy alır?

      Doğu ile Batı’yı Alternatif olarak görmemeliyiz.

      Batıdan uzaklaşırken, İslam ülkelerine yaslanacağız gibi bir beklenti içinde olanlar olabilir. Buna saygı duyarım. Ancak 57 islam ülkesinin sadece Almanya kadar ekonomik değer ürettiğini unutmayalım. Ayrıca Batı ile ilşkileri kötü olan bir Türkiye’nin Türk ve İslam dünyasında asla ciddiye alınmayacağını da göz ardı etmeyelim. Bizim Türk dünyasına mensup olmamız, İslam dünyasının bir parçası olmamız ABD ve Batı ile kötü olmamız gerektiği anlamına gelmez. Aksine Doğu ile iyi olan bir Türkiye Batı’da; Batı ile iyi olan bir Türkiye Doğu’da daha çok saygınlık uyandırır.
      Ekonomik olarak çok güçlü olmadığınız zaman, sizin rest çekmeleriniz, her zaman blöf olarak yansıma yapar. “Kapitalizmin altın kuralı şudur: Altını olan kuralı koyar.” İyice kanatlanmayan kuş, vakti gelmeden uçma denemeleri yaparsa kediye, köpeğe, fareye yem olur.

     Dış politika, hamaset değil sükunet gerektirir.

      Abdülhak Hamid’e arkadaşı “sen miskinsin” der. Hamid itiraz eder, “Hayır, ben miskin değil, sakinim” der. Miskin ile sakin aynı kökten türeyen kelimelerdir ama asla aynı şey değildirler. Miskinlik, kölece bir teslimiyetle boyun eğmektir. Sakinlik ise haklılığı ve kendinden emin olmayı ifade eder. Dış politikada miskin olmayalım ama sakinlikten de vazgeçmeyelim.
      Çoğunluğu tiranlar tarafından yönetilen İslam ülkeleri için rolmodel olarak görülen Türkiye’nin, bugün Batı’da nasıl bir öcü haline getirildiğini masaya yatırıp dış politikadaki  duruşumuzu ona göre belirlemeliyiz.
      Herkese ayar verelim derken ne yazık ki, kendi ayarımız bozuldu. Alkışların şehvetine kapılarak meydan ve salon nutukları ile  yön ve şekil verilemeyecek bir alan varsa o da dış politikadır. Çünkü, diplomasi, haması nutuklarla değil, aklın yol ve şekil verdiği konuşma, görüşme, yazışma ve diyaloglarla yapılır. Daha önceki bir yazımda kullandığım Japon atasözünü bir kez daha tekrarlıyorum. “Arkandan kapattığın kapıyı sert çarpma; ola ki geri dönme ihtimalin olur.” Esasen bugün, birçok ülke ile manevra yapmak için makas değiştirirken zorlandığımız budur.