SULTAN II. ABDÜLHAMİT İNGİLİZLERE NİÇİN SIĞINDI? (3)

SULTAN II. ABDÜLHAMİT İNGİLİZLERE NİÇİN SIĞINDI? (3)

Sultan Abdülhamid Tahta Nasıl Çıktı?

    Sultan Abdülhamid, başını Hüseyin Avni Paşa ile Mithat Paşa’nın çektiği bir askeri darbe sonucu padişah olmuştur. Tahttan indirilen amcası Sultan Abdülaziz, kısa bir süre sonra Dolmabahçe Sarayı’nda ölü bulunmuştur. Ölüm şekli intihar mı, cinayet miydi ? Bu hâlâ tartışılan bir konudur. Yerine yeğeni ve Sultan Abdülhamid’in ağabeyi V. Murat tahta geçirilmiş ancak 93 gün sonra V. Murad halledilmiş ve yerine darbecilerin bütün taleplerini karşılamayı kabul eden Sultan Abdülhamid tahta geçirilmiştir. Mizaç olarak zaten evhamlı bir insan olan Sultan Abdülhamid’in ruh hali üzerinde, amcası Sultan Abdülaziz’in trajik ölümü ile Çırağan Sarayı’na kapatılan ağabeyi V. Murad’ın, kendisi için tehdit oluşturan varlığı çok olumsuz etkiler yapmıştır. Yine kardeşleri Mehmet Reşat ve Vahdettin’in olgun yaşlarda ve potansiyel padişah adayı olmaları Sultan Abdülhamid’in uykularını kaçıran faktörlerdendir.
Tarihte birçok örneğine rastladığımız gibi, Sultan Abdülhamid, işe kendisini iktidara getiren muktedirleri ortadan kaldırmakla işe başlamıştır. Çünkü sizi iktidara getirme gücüne sahip olanlar, günün birinde işlerine gelmediği zaman sizi iktidardan uzaklaştırabilirler de. Bunun için kilit isim, 1876 Anayasası’nın babası olan Mithat Paşa’dır. Mithat Paşa, Anayasa’ya ısrarla bir madde koydurmuştur. Söz konusu 113. maddeye göre, Padişah istediği zaman istediği devlet adamını, istediği yere sürgüne gönderebilecektir. Mithat Paşa’nın amacı, bu maddeyi kullandırarak bütün rakiplerini İstanbul’dan sürdürmek ve daha sonra rahatça sadrazamlık yapmaktır. Kaderin cilvesine bakın ki, genç Sultan Abdülhamit, 1876 Anayasası yürürlüğe girer girmez 113. Maddeyi ilk olarak Mithat Paşa’ya uygulamıştır. Başkaları için hazırlanan kuyuya Mithat Paşa’nın kendisi düşmüştür. Diyar diyar sürgünden sonra Mithat Paşa’nın Taif’te bir zindanda boğdurularak öldürülmesi, Sultan’ı bir süreliğine rahatlatmıştır.

Anayasa, Meclis ve Abdülhamid

    Genç Abdülhamid, Anayasal düzene geçmeyi kabul etmiş, 1876’da Kanun-ı Esasi’yi yayımlayarak I. Meşrutiyet’i ilan etmiştir. Bizde Parlamenter sistemin başlangıcı olan bu dönem, yine bizzat padişahın Osmanlı Mebusan Meclisi’ni dağıtması ve Anayasa’yı 1908’deki II. Meşrutiyet’in ilanına kadar 31 yıl süreyle rafa kaldırması ile çok kısa süreli olmuştur. Meşrûtiyet, padişahın yetkilerini kısıyordu, padişahın yanında, halk adına karar verecek bir Meclisi de beraberinde getiriyordu. Malum, saltanat ortak kabul etmez. Adı ister padişah, ister Sultan, ister Şah, ister Kral, ister Melik, ister Emir ne olursa olsun Monarklar, kendilerinin bir güç tarafından sınırlandırılmalarından asla hoşlanmazlar. Hz. Peygamber dönemi ile dört Halife devri adı konmamış birer Cumhuriyet uygulaması iken, devleti yönetecek kişiler liyakat esasına göre ve bir çeşit seçimle iş başına getirilirken, sonraki dönemlerde İslam dünyasının tamamına hakim olan, hanedan aileye dayalı, saltanat yönetimleri, bizzat Kur’an- ı Kerim’in hükümlerine ve Asr-ı Saadet uygulamalarına ters düşmüşlerdir.

İstibdat ve Sultan Abdülhamid

    Hiç şüphe yok ki, Sultan Abdülhamid dönemi, gerekçesi ister devletin bekası, ister saltanatın bekası, ister hilafetin bekası ve isterse de şahsının bekası olsun, gerekçe ne olursa olsun bir İstibdat devridir. Devletin kurduğu hafiye sistemi terör estirmiş, jurnalcılık ve muhbirlik geçim kapısı haline gelmiştir. Bizim muhafazakar camia, Sultan Abdülhamid devrinin “İstibdat Devri” olarak nitelendirilmesinden hiç hoşlanmaz. Gerekçe olarak da “o zamanın şartları”nı ileri sürerler. Bu yaklaşımla, ulusalcı Kemalistlerin tek parti dönemindeki baskıcı uygulamalara, meşrulaştırıcı kılıflar uydurmaları arasında özünde bir fark yoktur.


Malum, baskıcı rejimler, maskeli insanlardan oluşan münafık bir toplumun oluşmasına yol açarlar. Siz, insanların kendi ülkelerinde, hür zeminlerde, kendilerini ifade etmelerine veya itirazlarını dillendirmelerine müsaade etmezseniz iki şey olur: Bu insanlar, ya yurt dışına çıkarlar veya faaliyetlerini yer altına indirirler. Her iki durumda da kontrolünüzün dışına çıkıyorlar demektir. Konuşan toplumlarda patlamalar olmaz. Ancak susturulan toplumlarda adeta gaz birikmesi gibi sıkışmalar meydana gelir. Böyle durumlarda çoğu zaman küçük bir kıvılcım adeta grizu patlaması gibi sonuçlar doğurur.

     Nitekim, Sultan Abdülhamid döneminde de böyle olmuştur. Sultan Abdülaziz döneminde İstanbul’da, dertlerini dile getirmelerine müsaade edilmeyen ve sürgünlere gönderilen Yeni Osmanlılar’ın, (Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi ve diğerleri) yurt dışında yürüttükleri muhalefet, onların oluşturduğu fikrî ve politik zemin üzerine I. Meşrûtiyet ilan edilmiştir. Kısa bir süre sonra Meşrûtiyet’in, yani padişahın yetkilerinin sınırlandırılması ve Millet Meclisi’nin kurulmasını esas alan rejimin ortadan kaldırılması, Türkiye’deki ikinci nesil muhalefet hareketi olan Jön Türkler’in ortaya çıkmasına yol açmıştır. Ağırlıklı olarak Kahire, Londra, Cenevre ve Paris’te faaliyet gösteren Jön Türkler, içerdeki sivil ve asker gayrimemnunlarla da sıkı bağlar kurunca II. Meşrûtiyet’i, bir emrivaki ile ilan ettiler ve Sultan buna boyun eğmek zorunda kaldı. Partileşen örgüt, İttihat ve Terakki olarak kısa zamanda bütün iktidarı eline aldı.

     Nitekim Milli Şairimiz Mehmet Akif, II. Meşrûtiyet’in ilanının ardından İstanbul’da galeyana gelmiş kalabalıkları, neşterin altındaki kör çıbanın patlamasına benzetmiştir.

 

(Devam Edecektir)

Hüseyin Çelik