Basın Odası

ABD’nin 2003’te Irak’ ı işgal etme gerekçesi, Irak’ın elinde bölge ve dünya için tehdit oluşturacak güç ve miktarda kimyasal silahlar olduğu iddiası idi.

Daha sonra bunun kocaman bir yalan olduğu ortaya çıktı. Irak işgalinde, ABD’nin bir numaralı müttefiki, Tony Blair Başbakanlığındaki İngiliz hükümeti idi. Tony Blair’in 1997-2001 yılları arasındaki Dış İşleri Bakanı olan Robin Cook, İngiliz İşçi Partisi’nin en etkin isimlerinden biri ve Irak İşgâli başladığı sırada Hükümetin Parlamento ilişkilerinden sorumlu bakan ( The Leader of House of Commons) idi. Cook, 17 Mart 2003’te İngiltere’nin haksız bir savaşa sokulduğunu söyleyerek Bakanlıktan istifa etti. Ertesi gün istifasının gerekçesi ile ilgili olarak Parlamento’da yaptığı konuşma bir manifesto niteliğindeydi.(http://news.bbc.co.uk/2/hi/2859431.stm) Cook, bununla da yetinmedi, yazdığı kitapta lideri Blair’in İşçi Partisi’nin başına o güne kadar gelmiş geçmiş en başarılı lider olduğunu teslim etmekle beraber, Blair’in, kimyasal silah iddialarının yalan olduğunu bile bile Bush’un telkinleriyle İngiltere’yi kirli bir savaşa soktuğunu ortaya koydu.

2005’te İskoçya’da dağdan düşerek hayatını kaybeden Cook, Filistinlilerin haklı davasını destekleyen, Sırp zulmüne karşı Uluslararası Camianın Kosova’ya müdahalesini sağlayan politikacılardan biriydi.
Evet, Irak Savaşı hiç bir haklı zemine dayanmayan kirli bir savaştı ve Türkiye’nin de bu savaşa girmesi isteniyordu. Bu hareketin arkasında NATO, AB ve BM Güvenlik Konseyi gibi uluslararası kuruluşların hiç biri yoktu.

1 Mart Tezkeresi gündeme geldiği zaman ben, 58. Abdullah Gül Hükümeti’nde Kültür Bakanı idim. Bu konu, Bakanlar Kurulu’nda gündeme geldiğinde söz istedim. Sayın Gül’e

Sayın Başbakanım, uzak diyarlardan bir adam size gelse ve dese ki, ‘ şu balkonunu kısa bir süreliğine yüksek bir fiyatla bana kiraya ver’. Siz soruyorsunuz ‘burada ne yapacaksın’ . Adam diyor ki ‘ben burada bir düzenek kuracağım ve senin kapı komşunu buradan vuracağım.’ Böyle bir durumda fiyat ne kadar yüksek olursa olsun, siz balkonunuzu bu adama verir misiniz? ” diye sordum. “Ben şahsen vermem” dedim. Konuşmamın devamında bütün gerekçelerimi ortaya koyarak tezkereye “evet” oyu veremeyeceğimi söyledim. Benim dışımda iki bakan arkadaş da net bir biçimde böyle bir vebalin altına giremeyeceklerini söylediler.

Sayın Gül, tezkerenin Meclis’e sevkinde tıkayıcı olmamamız gerektiğini, iradenin esas sahibinin TBMM olduğunu söyledi. Biz de hükümet tezkeresini imzalayarak Meclis’e sevkettik. Çünkü esas tercihimizi orada yapacaktık. Ben, büyüklerimize tavrımın Parti’de ve hükümette sıkıntı yaratması halinde bakanlıktan istifa edebileceğimi söyledim.

Başbakan Sayın Abdullah Gül olmakla beraber Parti’nin lideri Sayın Recep Tayyip Erdoğan‘dı. O günün güdümlü yargısının verdiği çok haksız bir kararla, başında bulunduğu Ak Parti, 3 Kasım 2002’de yapılan seçimde 363 milletvekili alarak tek başına iktidara gelmişti ama onun milletvekilliği engellenmişti. Sayın Gül’den sonra, tezkere ile ilgili duruşumu Sayın Erdoğan’la da paylaşmamın ahlâkî olacağını düşünerek Balgat’taki Genel Merkez’imize gittim ve bir saat boyunca kendisine tezkerenin red edilmesi gerektiği yönündeki görüşlerimi arz ettim. Sayın Cumhurbaşkanı’mız tezkerenin kabul edilmesi gerektiği düşüncesindeydi.

Tezkere’nin oylanacağı günden bir gün önce Sayın Erdoğan,Siirt seçimi için Siirt’e gitmek üzere havaalanı yolunda iken kendisini telefonla aradım ve şunları söyledim : ” Efendim, ben oylama günü bir program için Bursa’da olacağım. Benim yerime oyumu kullanması için vekaletimi Başbakan Yardımcısı Sayın Ertuğrul Yalçınbayır’a bıraktım ve red oyu vermesini rica ettim. Bunu bilmenizi isterim.

Benimle beraber Başbakan Yardımcısı Sayın Ertuğrul Yalçınbayır ve Devlet Bakanı Sayın Mehmet Aydın da red oyu vereceklerini açıkça söylemişlerdi.

Nitekim Tezkere 3 oy farkla red edildi. Başka bakan arkadaşlardan da red oyu kullanmışlar olabilir ama onlar oylarının rengini açıklamamışlardı.

Tezkerenin red edilmesi, hem TBMM’nin hem de Hükümetimizin itibarını bütün dünyada zirveye çıkardı hem de Türkiye, haksız ve kirli bir savaşın ortağı veya payandası olmaktan kurtuldu.

Dönemin İngiltere Başbakanı Tony Blair, 25 Ekim 2015 tarihinde, CNN International’a çıktı. Fareed Zakaria’ya konuşan Blair, Irak Savaşı’nda düştükleri hatadan dolayı halkından özür diledi. Blair, bu mülakatta yanlış istihbarat aldıklarını, planlama hataları yaptıklarını ve Irak’taki yönetimin devrilmesinden sonra sebebiyet verdikleri kaosu itiraf etti.

Aslında Blair, bu özürle başına gelebileceklerle ilgili olarak ön kesmeye çalışıyordu. Çünkü İngiliz Hükümeti, 2009’da bir araştırma komisyonu kurarak Irak Savaşı dosyasını yeniden açmıştı. Sir John Chilcot başkanlığındaki komisyon, Blair’in İngiliz Meclisi’nden daha karar çıkmadan, Bush’la yaptığı 155 adet yüz yüze ve telefon görüşmesi notuyla savaşa katılma kararı verdiğini tespit etmiş durumda. Rapor, ulusal güvenlik endişesiyle bir türlü yayımlanamadı. 2016’nın yaz aylarında yayımlanması bekleniyor. Özellikle Blair ve dönemin Dış İşleri Bakanı Jack Straw‘un komisyona verdikleri bilgiler yayımlanabilirse Irak İşgâli’nin perde arkası daha da aydınlanmış olacak ve muhtemelen Blair ve dönemin ilgili İngiliz bakanları daha da zor durumda kalacaklardır.

Irak’taki milyonlarca dul ve yetim, Irak’ın harap olması, hâlâ dinmeyen gözyaşı, fiilî bölünmüşlük, mezhep çatışmaları ve nihayet ülkenin terör örgütlerinin cirit attığı bir alan haline gelmesi, red oyu verenlerin ne kadar isabet ettiğinin göstergeleridir.

Tezkerenin geçmesi gerektiğini düşünenler, “şayet biz de Amerika’yla birlikte Irak’a girseydik, Kandil’i temizlerdik, terörle mücadelede büyük bir avantaj elde ederdik.” diyorlar.

Bu inandırıcı mı? Biz Suriye’de İŞİD’e karşı savaşan koalisyon güçleri içinde değil miyiz ? Bu konuda Amerika’nın müttefiki değil miyiz? Bu böyleyken Amerika, PYD Meselesi’nde inisiyatifi bize mi bırakıyor? PYD konusunda bizim hükümetimizle aynı görüşte midir?

Kaldı ki, eğer dış politikada tek çıkış noktamız ülke menfaati olsaydı, Filistin’in yanında değil İsrail’in yanında; Mursi‘nin yanında değil, Sisi‘nin yanında; Suriyeli muhaliflerin yanında değil Beşar Esad‘ın yanında durmamız gerekirdi. Halbuki Ak Parti hükümetleri, bu tercihleri yaparken kuvvetlinin yanında değil, haklının yanında olduğunu ilan etmiştir. Eğer insanlık vicdanının sesi olmak gibi bir iddiamız olmasaydı bu kadar Suriyeli mülteci Türkiye’de olur muydu ? Irak Savaşı’nda ABD ve müttefikleri güçlü ama haksız idiler; Irak halkı güçsüz ve haklı idi. Evet Sadam bir diktatördü. Ancak bu diktatörü palazlandıran ve silahlandıranlar yine Irak’ı işgal edenlerdi. Amerikalılar birgün çekip gideceklerdi ama biz kapı komşumuzla kan davalı olacaktık.

Bu arada yeri gelmişken bir hususa da işaret etmeden geçemeyeceğim. Ben, henüz, 3,5 aylık bakanken aklımın ve vicdanımın kabul etmediği bu meselede gerekirse bakanlığı elimin tersiyle kenara itebileceğimi ortaya koydum. Bize “görevdeyken niye konuşmadınız, makamda otururken niye yanlışlara itiraz etmediniz“diyenlere bir çok örnekten sadece bir örnek olmak üzere bu hususu ithaf ediyorum. Oylama gizliydi. Makam sevdasında olsak paravanın arkasında red oyu kullanır, dışarda evet oyu verdiğimizi söyleyebilirdik. Biz ne yaptık? Sadece red oyu kullanmakla kalmadık bunu gerekçeleriyle o gün kamuoyuna açıkladık. En kötü özelliğin münafıklık olduğunu bilenlerdeniz. Biz, içeride başka, dışarıda başka olmadık. 12 Şubat tarihli gazetelere bakılırsa Sn. Başbakanımızın bizim bugün dile getirdiğimiz benzer hususları görevdeyken de dillendirdiğimizi söylediğini göreceklerdir.

Büyüklerimiz ne güzel demiş: “Günün adamı olmaya çalışma, hakikatın adamı olmaya çalış; çünkü gün değişir ama hakikat değişmez.”

Not: Bir başka yazıda ise,tezkerenin red edilmesinden birkaç ay sonra, beni ve benim gibileri, red oyu vermeye sevk eden sebepleri öğrenmek için Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki makamımda beni ziyarete gelen dönemin ABD Ankara Büyükelçisi W. Robert PEARSON‘la aramızda geçen konuşmaları ele alacağım.

Büyüklerimiz “müsademe-i efkârdan barika-i hakikat doğar” demişlerdir. Yani: fikirlerin çatışmasından gerçek denen şimşek doğar. Allah insanları farklı farklı yaratmıştır. Yaradılışın özü, çeşitlilik ve çoğulluktur. Yaratıcı kudret, isteseydi insanları tornadan çıkmış malzeme gibi tek tip, tek renk, tek ebat ve tek desen yaratabilirdi. Ne var ki Hz. Adem’den bugüne kadar yaratılan hiç bir insanın saç kılındaki DNA bile aynı değildir. O halde, farklılık ve çeşitliliğin varlığı, beraberinde farklı görüş ve tartışmayı da getirir.

Asr-ı Saadet’te İstişâre ve Eleştiri

Asr-ı Saadet’te istişare ve tartışma vardı. Hz. Peygamber, Allah’ın Peygamberi olmasına rağmen, vahye mazhar olmasına rağmen, hakkında Allah tarafından kesin hüküm konmayan her meseleyi sahabe ile istişare ederdi. Çünkü Allah emrediyordu: “Ve şâvirhum fi’l emr” (Ali İmran, 159) Yani: İşlerde onlarla istişare et.” Başka bir ayette de “Ve emruhum şûrâ beynehum“(Şura, 38) deniyor. Yani: “Onlar işlerini aralarında istişare ederek yaparlar.” Ayrıca Hz. Peygamber ve Dört Halife, her türlü tartışmaya ve eleştiriye açıktı. Asr-ı Saadet ve Dört Halife Devri, adı konmamış bir cumhuriyet uygulaması idi.

Emevilerle beraber, istişare, tartışma ve eleştiri rafa kalktı. İslam tarihinde ne yazık ki Cumhurî uygulama, yerini saltanata bıraktı. Saltanat, ortak ve aykırı görüş kabul etmez.

Eleştiri Demokrasinin Olmazsa Olmazıdır

Oldum olası Batı demokrasilerinde de istişare, tartışma, hatta rahatsız edecek derecede aykırı düşme ve eleştiri olmazsa olmaz kabul edilmektedir.

Bir yerde eleştiri ve tartışma varsa orada gelişme vardır, ortak akıl vardır, hayır ve bereket vardır. Eğer eleştiri ve tartışma yerini kayıtsız şartsız tasdik etmeye, ululamaya, şakşak’a, külah kapmak için tabasbus ve yalakalığa bırakmışsa orada ortak akıl kaybolmuştur, hayır ve bereket yok olmuş demektir. Eleştiri ve tartışmanın olmadığı yerde önce durağanlık, sonra çürüme başlar.

Yanlış anlaşılmasın istişare, önceden biri veya birileri tarafından kararlaştırılan konuların bir heyete tasdik ettirilmesi değildir. İstişare, her türlü peşin kabulden arınmış bir tartışmayı ve fikir alışverişini gerektirir. Yani miş gibi yapmak istişare olmaz.

Mevlana, “İyi bir dostu olanın aynaya ihtiyacı yoktur.” der. Dost, yüzümüze ayna tutandır. Tabii ki bu aynanın çukur ayna, tümsek ayna değil düz ayna olması lazım. Aynadaki görüntümüz bizi rahatsız etmemeli. Saçı başı dağınık olan biri aynaya kızmak yerine saçını başını düzeltmelidir.

Biz AK Parti’nin Yanaşmaları Değiliz

Genç kardeşlerimize hatırlatmakta belki fayda vardır. Biz AK Parti’nin yanaşmaları değil aslî unsurlarıyız: Ben, DYP’den ayrılıp AK Parti’nin kurucuları arasında yer alırken, bugün büyüklerimizin iltifatlarına mazhar olan, uçaklarından ve heyetlerinden hiç eksik olmayan, kapılarını bolca aşındıran birçok kimse, Milli Görüşçü damgası yiyip, 28 Şubatçıların hışmına uğramamak için selamlarını bile esirgiyorlardı. Daha parti kurulmadan, kurulacak partinin program taslağını hazırlamak üzere Uludağ’da on beş gün kampa giren on bir kişiden biri bizdik.

AK Parti kurulduktan sonra, Meclis’te Grup Başkanı’mız Sayın Arınç’tı. Ben, Mehmet Ali Şahin ve Salih Kapusuz ise Grup Başkanvekili idik. Sonra 58. Abdullah Gül Hükümeti’nde Kültür Bakanı, 59 ve 60. Recep Tayyip Erdoğan Hükümetleri’nde Milli Eğitim Bakanı olarak yer aldım. 5 yılı aşkın bir süre Tanıtım ve Medyadan Sorumlu AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcülüğü yaptım. Sayın Erdoğan’ın ve Sayın Davutoğlu’nun başdanışmanlıklarında bulundum. Bizim bu aktif görevlerde bulunduğumuz zamanlar, müesses nizamın bütün kurumları ve aktörleri ensemizde boza pişiriyordu. 28 Şubat‘ın habis ruhu o zaman bütün devlete ve hayata hakimdi. Siyasî güç bu günkü gibi prangalarından kurtulmuş değildi.

Bütün görevlerim esnasında partiyi, misyonu ve lideri sahiplenme konusunda can siperane bir gayret içersinde olduğumuzu başta tabanımız olmak üzere vicdan sahibi herkes tasdik eder. Sözcülüğüm esnasında Sayın Erdoğan’a, Partimize ve Hükümetimize yönelik eleştirileri yine eleştiri dili ile karşılayıp ne gerekiyorsa onu söyledik. Ancak başta Sayın Erdoğan’a olmak üzere camiamıza hakaret edenlere de onların seviyesine inmeden en sert cevapları verdiğimize kamuoyu ve kayıtlar şahittir. 27 Nisan Bildirisi‘nin yayınlandığı gece bazılarının sıcak yataklarında sadece korkudan uykuları kaçarken, biz sabaha kadar Sayın Gül’ün konutunda ayakta idik ve karşı bildiriyi hazırlayan ve sonrasının stratejisi üzerinde çalışan birkaç kişilik ekibin içindeydik. 28 Nisan‘da dut yemiş bülbül kesilenlerin aksine biz televizyon televizyon dolaşarak bu bildirinin aptallığını anlatıyorduk.

Niye Dışarıda konuşuyoruz ? 

Ne var ki, biz bu görevler esnasında dışarıya karşı etkin ve aktif mücadele ederken; içerde, kendi aramızdaki görüşmeler esnasında doğruyu, hakkı söylemekten hiç geri durmadık. İçeride öz eleştiri yapılması gerektiği zaman yaptık. Lider ve yönetim eleştirilecekse saygımızı bozmadan yapıcı bir dille eleştirimizi yaptık. Gün geldi, insanlar çoğunlukla sadece liderin ve liderliğin hoşuna gidecek şeyler söylemeyi tercih etti.

Eğer içerideki dar gruba bir şey söyleme, meram ifade etme, olması gerekenleri ve olmaması gerekenleri söyleme imkan ve şansınız kalmamışsa, siz mecburen aynı camianın dışarıdaki ve olup bitenlerden habersiz milyonlarca mensubuna hitap etmek durumunda kalırsınız.

Eleştiri hak, hakâret acizliktir

Sayın Arınç’ın, benim veya başka bir arkadaşımızın söyledikleri, yazdıkları bazı AK Partili arkadaşların, bazı kapıkulu gazetecilerinin veya sosyal medya kullanıcısı sözümona troll ve troliçelerin hoşuna gitmeyebilir. Bizi bundan dolayı eleştirmek de en tabii haklarıdır. Ancak tuvaletlerin kapısının arkasına  bile yazılamayacak ifadelerle bize saldırılmasının akıl tutulmasından başka izahı yoktur. Ben AK Partilileri ve AK Parti gençliğini bundan tenzih ederim. Çünkü AK Parti gençliğinin böyle bir seviyesizliğe alet olmayacağına inanıyorum. Eleştirmekle hakaret etmek, haysiyet cellatlığı yapmak, işi şahsiyata dökmek, insanların aile fertlerine saldırmak, onları paralelci ilan etmek ve nihayet bütün bunları fikrini söyleyen, itirazını medeni bir şekilde dillendiren kişiye karşı bir linç kampanyasına dönüştürmek demokrasiyle de insanlıkla da, islamlıkla da bağdaşmaz. Hele ki bu kimseler, yıllarca bu Parti’nin taşıyıcı kolonları olarak vazife almışlarsa… Hele ki bu insanlar, çileli günlerin baş eğmeyen neferleri İse… Hele ki bunlar, en zor gün ve anlarda sizinle beraber hak, hukuk ve demokrasi mücadelesi veren gazetecilerse…

Özgüven patlaması ve güç zehirlenmesi, sitem eden, kırgın olan veya zarar vermemek adına kenarda duran herkese “sanki kunduramdan bir çivi düşmüş” muamelesi yaparsa gün gelir yalın ayak kalmak mukadder olur. Bizden söylemesi.

Not: Ahmet Hakan, geçen Perşembe günü benimle bir söyleşi yaptı ve geçen Cumartesi günü Hürriyet’teki köşesinde bana sorduğu bazı soruları zikredip söyleşinin önümüzdeki Çarşamba günü Hürriyet’te yayımlanacağını yazdı. Bunun üzerine bazı AK Partili arkadaşlarım beni arayarak “niye Ahmet Hakan, niye Hürriyet?” diye sordular. Ben de onlara “diğerlerinden teklif geldi de biz mi red ettik.” dedim.

Tek Partili dönemde Türkiye’deki dört kesim maalesef ötekileştirilmiştir. Bunlar:

  1.  Kürtler
  2.  Aleviler
  3.  Gayrimüslimler
  4.  Mütedeyyin kesim

AK Parti iktidarının ülkeyi demokratikleştirme çabası sonucunda ötekileştirilen veya kendini öteki hisseden kesimlerle ilgili kayda değer reformlar yapıldı.

Kürtler, dindarlar ve gayrimüslimlerle ilgili, temel hak ve özgürlük alanlarında, kültürel ve dini konularda, mülkiyet, örgütlenme ve temsil alanlarında son 15 yıl çok ciddi iyileştirmelere sahne oldu. Esasen AK Parti programının gereği de bu idi.

Alevilik Konusunda Neler Yapıldı?

Alevilik konusundaki ilk ciddi adım, 59. AK Parti hükümeti döneminde bizim Milli Eğitim Bakanlığımızda Alevilik’in müfredata dahil edilmesidir. Bununla amacımız sadece Alevi ailelerin çocuklarına Aleviliği öğretmek değil, aynı zamanda Sünni çocuklarının da bu ülkede yaşayan milyonlarca Alevinin inançları ve dinî pratikleri hakkında doğru bilgi sahibi olmalarını sağlamaktı.

Bugün Tarım Bakanı olan Faruk Çelik’in başkanlığında yapılan Alevi Çalıştayları, dönemin başbakanı Erdoğan’ın Muharrem Orucu sebebiyle Alevi STK’ların düzenledikleri iftar yemeklerine katılması, dönemin Cumhurbaşkanı Gül’ün ülke tarihinde ilk defa Cemevi’ne giden Cumhurbaşkanı olması ve benzeri adımların hepsi ümit vericiydi.

Devletin Din, Mezhep ve Farklı İnançlar Karşısındaki Tavrı

Oldum olası devletimiz, Alevi vatandaşlarımıza hep şaşı bakmıştır. Laik bir ülkede, devlet vatandaşa din ve mezhep dayatmaz. Sadece insanların inandıkları dine ve mezhebe göre dini pratiklerini yapmaları için himaye edici ve kolaylaştırıcı olur. Bizim devletimiz ise resmen olmasa da hakim tavrıyla herkesin Sünnî-Hanefî olmasını ancak Alevî gibi yaşamasını dayatmıştır.

Unutmayalım ki Alevilik sadece Türkiye’nin değil, dünyanın gerçeğidir. Bir meseleyi yok saymamız ve görmezden gelmemiz onu yok etmiyor.

 Öteden Beri Şahsen Tavır ve Söylemimiz

Bizim bu konudaki duyarlılığımız ve söylemlerimiz bugüne mahsus değil. Mili Eğitim Bakanlığı yaptığım dönemde, İstanbul Kağıthane’deki Nurtepe Cemevi’nin arsasını talep üzerine biz tahsis etmiştik. Başta Cem Vakfı olmak üzere Alevî vatandaşlarımıza ait birçok STK’nın faaliyetlerine hükümeti temsilen katıldığımızı ve buralarda yaptığımız konuşmalarda incinmiş gönülleri onarmaya çalıştığımızı konuyu yakından takip edenler bilir.

2006 yılında dönemin Tunceli Milletvekili Sinan Yerlikaya’nın TBMM’de Muharrem ayı dolayısıyla yaptığı gündem dışı konuşmaya Milli Eğitim Bakanı sıfatıyla hükümet adına verdiğimiz cevabın bir bölümünde şunları söylemiştik:

“Alevilik, bizim inanç dünyamızın, inanç dünyamız içerisindeki gökkuşağının farklı bir rengidir. Aleviliği İslam pratiği dışında ve İslamın tarihî gerçekliği dışında düşünmek, aslında, Alevilere ve Alevilik meselesine yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.

 Alevilik’i bir inanç meselesi olmaktan çıkarıp folklorik bir unsur haline getirmeye çalışan, iyi niyetli olmayan çabalar vardır ve bunların da, maalesef, her geçen gün arttığını esefle görüyoruz. Bunlar, birleştirici değil, ayrıştırıcıdır.

Anayasamız “Demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” derken, birinci sıraya demokrasiyi koymuş. 

Bakın, demokrasilerde renklerin birbirine dönüşme mecburiyeti yoktur; mavi kırmızıya, kırmızı maviye, sarı beyaza dönüşmek zorunda değildir. Her renk kendisi olarak kalsın; o renk, o desen, o güzellik bizim sosyal hayatımız içerisinde, demokratik hayatımız içerisinde varlığını sürdürsün.

Türkiye’de Sünnilik ve Alevilik gibi meseleleri ön plana çıkararak bizi bizden ayıracak, bizi bizden uzaklaştıracak yaklaşımlardan ve tavırlardan kaçınmalıyız. Alevilik, gerçek şekliyle, özü itibariyle nedir, ne değildir, tespit edilmiştir ve müfredata konmuştur.

Asırlardır aynı Allah’a inanan, aynı peygambere inanan, ancak, İslamı yorumlayış biçimleri farklı olan insanlar, sanki birbirlerinin hasımlarıymış gibi değerlendirmelere zaman zaman tabi tutulabiliyor. Bu, ülkemizin birliği, dirliği açısından ve ülkede yaşayan insanların kardeşliği açısından son derece olumsuz bir tavırdır.”

(Türkiye Büyük Millet Meclisi, Genel Kurul Tutanağı, 22. Dönem, 4. Yasama Yılı, 60. Birleşim, 08/Şubat/2006 )

Alevilik Meselesine Teolojik Yaklaşmaktan Vazgeçilmeli 

Hükümetin tüm iyi niyetli girişimlerine, çabalarına rağmen Alevi vatandaşlarımızın “öteki” duygusundan kurtulmaları için henüz radikal bir adım atılamamıştır. Kanaatimize göre bunun temel sebebi hala konuya siyasi değil, teolojik olarak bakılması… Meseleye teolojik bir mesele olarak baktığımız sürece bir gelişme sağlayamayız.

Sevindirici olan şey, hükümetin bu konuda somut adımlar atılması için kararlı görünmesidir.

Umarız ki en kısa zamanda şunun bunun hatırına değil, hak ve hakikat adına, demokrasi adına, temel insan hak ve özgürlükleri adına, vicdan adına ve nihayet sosyal barışımız ve kardeşliğimiz adına vadedilen somut adımlar bir an evvel atılır.

Yönetilmesi en zor ülke, gayrimemnunu fazla olan ülkedir. Hiçbir ülkede insanları yüzde yüz memnun edemezsiniz. Ancak gayrimemnunları asgariye indirebilirsiniz.

Ben Sünnî bir vatandaş olarak bunları söylemeyi insani bir vecibe olarak görüyorum.

Bu ülkede Türkler Kürtlerin, Kürtler Türklerin; Sünniler Alevilerin, Aleviler Sünnilerin; sağcılar solcuların, solcular sağcıların haklarını savunmadığı sürece veya birbirlerinin uğradıkları haksızlıklar karşısında seslerini yükseltmedikleri sürece biz demokratik ve medeni bir toplum olamayız.

Doç. Dr. Hüseyin Çelik

GAZİANTEP

SOSYAL MEDYA

302Subscribers+1
1,020,416FollowersFollow

SON GÖRÜNTÜLENLER

Esenler Belediyesince ikinci kez düzenlenen Eğitim Festivali'nin kapanışı, Esenler Dörtyol Meydanı'nda gerçekleştirildi. Törende konuşan Çelik, belediyecilik kavramın öncelikle çöpleri...