Duyurular

      İngiltere’nin AB’den çıkma kararı, dikkatleri AB’nin, dolayısıyla da Avrupa’nın geleceğine çevirdi. İngiltere’siz AB ne olur? Başka ülkeler de ayrılır mı? İngiltere’nin kararı domino etkisi yapar mı? Peki bu durum dünyayı ve Türkiye’yi nasıl etkiler? Şeklindeki sorular peşpeşe gelmeye başladı.
      Hiç şüphe yok ki, İngiltere’nin kararı öncelikle Avrupa’da, ardından da tüm dünyada şok etkisi meydana getirdi. Gelişmeleri hep birlikte takip edip göreceğiz. Burada üzerinde duracağımız en önemli husus, Türkiye’nin Brexit’in en önemli tartışma konularından biri olmasıdır.

      İşçi Partisi, üyeliğimizi destekliyordu.

      AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana geçen süre içersinde İngiltere’de, kısa bir süre hariç, sol kanattaki Labour Parti iktidar oldu. Oldum olası Avrupa’da Hristiyan fanatizmini aşmış sol partiler, AK Parti’ye ve Türkiye’ye daha yakın durdular. Avrupa’daki vatandaşlarımızın çok önemli bir kısmı, Avrupa’da sol partileri desteklerken Türkiye’ye geldiklerinde AK Parti’ye oy veriyorlar. Bu ilk etapta çelişki gibi gelse de hakikat budur.
       Sözkonusu dönemde, İngiliz İşçi Partisi hükümetlerinin başbakanları Tony Blair, Gordon Brown ve David Cameron, Türkiye’nin AB üyeliğini desteklediler. Ancak ne oldu da Türkiye İngiltere’de istenmeyen ülke haline geldi? Öyle ki, AB’den çıkma taraftarı olan İngiliz siyasetçiler, Türkiye’nin muhtemel adaylığını öcü gibi gösterip halkı AB’den çıkma yönünde motive ederken, AB’de kalma taraftarı olan siyasetçiler ise Türkiye’nin asla AB’ye üye olamayacağına dair seçmeni ikna etmek için büyük bir gayret içine girdiler.
      İlginç olan, meşhur Ali Kemal’in torunu, saygın diplomatlarımız Zeki ve Selim Kuneralp’ın anne tarafından kuzenleri, Londra eski Belediye Başkanı, şimdi muhafazakar Milletvekili Boris Johnson’un Türkiye aleyhtarlığı konusunda adeta kendisini paralamasıdır.  “Ormana balta seni kesiyor demişler; ne yapayım sapı bendendir, demiş.“Bu da bizim talihimiz.
      Ne oldu da Türkiye’nin AB üyesi olması için, zaman zaman düğüm çözen İngiltere, bu hale geldi? İşte bu sorunun cevabı, bizim hal-i pürmelâlimizi ortaya koyuyor. Hep suçu başkalarında aramak yerine sağduyuyla durup düşünmek, ve biz nerede hata yaptık sorusunun cevabını bulmak gerekiyor.

      AK Parti, AB Üyeliğinde kararlı İdi.

      AK Parti, kurulurken dünyada çok pozitif bir algı uyandırdı. AK Parti, muhafazakar bir parti idi ama dini günlük siyasetin malzemesi yapmayacaktı. Geçmişte kurulan Milli Görüş partilerinin yaşadıklarından çok büyük dersler çıkarılmış ve epeyce tecrübe birikimine sahip olunmuştu. Yozlaşmadan dünya ile ve tüm farklılıklarla uzlaşmak AK Parti’nin prensiplerinden biriydi. Milli Görüş Partileri, Hristiyan Klübü’dür gerekçesiyle AB’ye karşı keskin bir duruş sergilerken, AK Parti’nin kurucu genel başkanı Sayın Erdoğan, daha başbakan hatta milletvekili bile olamamışken, o zaman AB üyesi olan 15 ülkenin başkentlerine başdöndüren yoğunluktaki bir programla ziyaretlerde bulunmuş ve AK Parti’nin AB konusundaki kararlılığını, Milli Görüş Partilerinin aksine taraftarlığını en ikna edici söylemlerle vurgulamıştı.
      AB’nin Türkiye’ye yönelik duruşundaki samimiyetsizliği, ipe un sermeyi, oyalamayı, eften püften gerekçelerle ertelemeleri, tıkayıcılığı onlarca başlık altında ele alabiliriz. Ne var ki, bu günkü konumuz, biz nerede hata yaptık meselesidir.

      Rüzgar niye tersine döndü?

      AB’nin olmazsa olmaz kabul ettiği her alandaki demokratikleşme konusunda, son yıllara kadar yükselişte olan trendimiz tepe taklak aşağıya düşmeye başladı. Hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, güçler ayrılığı prensibi, kontrol ve karşı kontrol mekanizmaları, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve düşünceyi ifade etme özgürlüğü, farklılıklara ve farklı görüşlere tahammül, can ve mal güvenliği, şeffaflık, yolsuzlukla mücadele, serbest rekabet vb. konularda Türkiye, uluslararası camiada sıkıntılı bir görünüm sergiliyor. Türkiye’nin bu anlamdaki imajı, bugün için Türkmenistan’dan çok da farklı değil. Eğer iş dünyası ve yabancı yatırımcılar da Türkiye’nin Hukuk devleti olma vasfını kaybettiği algısına sahipse artık orada serbest piyasa ekonomisinden de söz etmek çok kolay değildir.
      Kim ne derse desin, AB ile müzakere süreci, Türkiye’de genel olarak demokratikleşme, özelde askeri vesayetin geriletilmesi, sivil ve askeri bürokrasinin hegemonyasının belli bir oranda kırılması, ülkemizin birçok alanda medeni ülkelerin standartlarına kavuşması konularında çok büyük faydalar sağlamıştır.

 

     AB’den kopmak hayra alamet değil

      Ben şahsen AB’ye üyelik meselesini hiç bir zaman cennet ve cinnet boyutlarında görmedim, görmem. İşin sonunda, onların standartlarına ulaştıktan sonra tıpkı Norveç gibi üye olmamak da bir tercihtir ve saygıdeğerdir. Ancak AB sürecinden kopmak bizi 3. Dünya ülkesi olma girdabına sürükleyecekse yazık olur.
      Uzmanlık alanı Türkiye’nin Batılılaşma serüveni olan bir akademisyen olarak şunu gördüm ki, tarih boyunca, biz, hukuk devleti ve insan hakları konularındaki reform ve iyileştirmeleri hep bize dışarıdan yapılan telkinler veya verilen bir programla yapmışız. Bunu yazarken de bunun böyle olmasından hicap duyuyorum. Keşke olması gerekenleri uluslararası bir gücün ve programın teşviki veya itmesi ile değil de kendi dinamiklerimiz ve irademizle yapsaydık. Ancak, üzücü de olsa gerçek bu değil.
       Yayımlanan birçok ferman, ilan edilen Meşrutiyet yönetimleri, çok partili siyasi hayata geçiş konularında bile hep teşvik edici unsur iç dinamiklerden ziyade dış dinamikler, onların iknası, teşviki ve bazen de onların icbarı olmuştur.
      Türkiye, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Geçici üyeliğine aday olduğu zaman oylamaya katılan 193 ülkeden 151’inin oyunu almıştı. AB ülkelerinin çoğu da bizi desteklemişti. Acaba aynı oylama şimdi yapılsa Türkiye kaç oy alır?

      Doğu ile Batı’yı Alternatif olarak görmemeliyiz.

      Batıdan uzaklaşırken, İslam ülkelerine yaslanacağız gibi bir beklenti içinde olanlar olabilir. Buna saygı duyarım. Ancak 57 islam ülkesinin sadece Almanya kadar ekonomik değer ürettiğini unutmayalım. Ayrıca Batı ile ilşkileri kötü olan bir Türkiye’nin Türk ve İslam dünyasında asla ciddiye alınmayacağını da göz ardı etmeyelim. Bizim Türk dünyasına mensup olmamız, İslam dünyasının bir parçası olmamız ABD ve Batı ile kötü olmamız gerektiği anlamına gelmez. Aksine Doğu ile iyi olan bir Türkiye Batı’da; Batı ile iyi olan bir Türkiye Doğu’da daha çok saygınlık uyandırır.
      Ekonomik olarak çok güçlü olmadığınız zaman, sizin rest çekmeleriniz, her zaman blöf olarak yansıma yapar. “Kapitalizmin altın kuralı şudur: Altını olan kuralı koyar.” İyice kanatlanmayan kuş, vakti gelmeden uçma denemeleri yaparsa kediye, köpeğe, fareye yem olur.

     Dış politika, hamaset değil sükunet gerektirir.

      Abdülhak Hamid’e arkadaşı “sen miskinsin” der. Hamid itiraz eder, “Hayır, ben miskin değil, sakinim” der. Miskin ile sakin aynı kökten türeyen kelimelerdir ama asla aynı şey değildirler. Miskinlik, kölece bir teslimiyetle boyun eğmektir. Sakinlik ise haklılığı ve kendinden emin olmayı ifade eder. Dış politikada miskin olmayalım ama sakinlikten de vazgeçmeyelim.
      Çoğunluğu tiranlar tarafından yönetilen İslam ülkeleri için rolmodel olarak görülen Türkiye’nin, bugün Batı’da nasıl bir öcü haline getirildiğini masaya yatırıp dış politikadaki  duruşumuzu ona göre belirlemeliyiz.
      Herkese ayar verelim derken ne yazık ki, kendi ayarımız bozuldu. Alkışların şehvetine kapılarak meydan ve salon nutukları ile  yön ve şekil verilemeyecek bir alan varsa o da dış politikadır. Çünkü, diplomasi, haması nutuklarla değil, aklın yol ve şekil verdiği konuşma, görüşme, yazışma ve diyaloglarla yapılır. Daha önceki bir yazımda kullandığım Japon atasözünü bir kez daha tekrarlıyorum. “Arkandan kapattığın kapıyı sert çarpma; ola ki geri dönme ihtimalin olur.” Esasen bugün, birçok ülke ile manevra yapmak için makas değiştirirken zorlandığımız budur.

 C) Dershane Karmaşası ve Temel Lise Meselesi
    Bir üst öğretim kurumuna öğrencileri hazırlayan, onlara takviye kursları veren dershaneler konusu, Türkiye’de oldum olası hep tartışma konusu olmuştur. Dershanelerin gereksizliğini savunanların bile neredeyse hepsi çocuklarını dershaneye göndermek durumunda kalmıştır. Yani dershaneleri hep dövmüşüz ama günün sonunda dershaneden de vazgeçmemişiz.
      Milli Eğitim Bakanlığım esnasında konuya daha yakından ve milimetrik vakıf olma imkanı buldum. Ortaya çıkan tablo şuydu: Dershaneler bir sebep değil, bir sonuçtu. Bu sonucu ortaya çıkaran sebepler var oldukça bu sonuç hep ortaya çıkacaktı. Tüm deshaneleri bir anda kapatsanız bile, ihtiyaç devam ettiğinden, bu faaliyet tıpkı bugün olduğu gibi illegal olarak, kontrolsüz ve daha kötü şartlarda yapılmaya devam edilecekti.
      2012 yılında, dershanelerin kapatılması konusu hem bakanlar kurulunun hem de AK Parti MYK’sının gündemine geldi. Hem Bakanlar Kurulu’nda hem de MYK’da  benim de dahil olduğum birçok arkadaşımız, dershanelerin kanun zoruyla kapatılmasının teşebbüs hürriyetine aykırı olduğunu, böyle bir kanun çıkarılsa bile bunun Anayasa Mahkemesi’nden döneceğini net bir şekilde ortaya koydular. Bunun üzerine bir MYK toplantısında o günkü Genel Başkanımız Sayın Erdoğan, Sayın Mehmet Ali Şahin’in başkanlığında bir komisyon kurulması ve konuyu enine boyuna inceleyerek sonucu MYK’nın önüne getirmesi talimatını verdi. 10 kişilik komisyonda daha sonra çoğu bakan olan AK Parti’de önemli görevler üstlenmiş arkadaşlar vardı. Uzun bir çalışmanın sonunda hazırladığımız raporu Başbakanlık resmi konutunda, Sayın Başbakan (Recep Tayyip Erdoğan)’ın ve Sayın Milli Eğitim Bakanı (Nabi Avcı)’nın da bulunduğu bir oturumda ele aldık. Raporun özü, dershanelerin def’aten kapatılmasının doğru olmayacağı, böyle bir şey olduğu zaman merdiven altı dershaneciliğinin hortlayacağı, illegal ve kontrolsüz olacak bu faaliyetlerin çok daha büyük mahzurlar doğuracağı idi. Orta ve kısa vadede dershaneleri gerekli kılan sebepleri ortadan kaldırdıktan sonra bu meselenin ele alınması gerektiği raporda prensip olarak benimseniyordu. Sayın Başbakan, benim ileri sürdüğüm argümanlara karşı, “Hüseyin Bey, söyler misin Ağrılı Hatice Teyze karşıma dikilip ‘ben çocuğumu dershaneye göndermek için ineğimi sattım, bizi bu zulumden kurtarın dedi’ buna ne diyorsunuz?” deyince ben, “Sayın Başbakanım, öyle anlaşılıyor ki, siz dershaneleri kapatmaya karar vermişsiniz. Tamam kapatın, Hatice Teyze de ineğini satmasın ve çocuğunu da dershaneye göndermesin. Ancak şundan emin olun ki Hatice Teyze’nin çocuğu da üniversiteyi kazanamayacak ve o ineği otlatmaya gidecek.” deyip şunları da ilave ettim. “Sayın Başbakanım, Hatice Teyze ev kirasını da rahat ödeyemiyor, bunun için konut arzını mı yasaklayacağız? Hatice Teyze, istediği gibi üstbaş da alamıyor. Bunun için tekstil arzını mı yasaklayacağız? Hatice Teyze istediği gibi gıda maddeleri de alamıyor. Bunun için gıda arzını mı yasaklayacağız? Parası olanlar % 200 fark ödeyerek özel sağlık kurumlarından daha kaliteli sağlık hizmeti alabilirler, hükmünü getiren kanunu çıkaran bizim iktidarımız değil mi? Sağlık söz konusu olduğunda buna niçin imkan ve fırsat veriyoruz da, söz konusu eğitim olduğunda niçin yasakçılıkla konuyu çözmeye çalışıyoruz?” 
      Zikredilen toplantıda kesin bir karara varılmadan, konu üzerinde biraz daha çalışılacağı beyanıyla dağıldık. Kısa bir süre sonra öğrendik ki, dershanelerin kapatılması ile ilgili kanun Meclis’e sevkedilmiş. Kanun TBMM’den geçti ama yürürlük tarihi 14.03.2014 olarak belirlendi. Buna göre, dershaneler isterlerse 01.09.2015 tarihine kadar özel okula dönüşebileceklerdi.
      Dershane konusunu sağlıklı tartışabilmek için, bu kurumları ortaya çıkaran sebepleri iyi bilmek lazım. Nedir bunlar?
1 – Üniersite kontenjanlarının sınırlı olması ve  bu sınırlı sayıdaki kontenjanlara olan talebin fazla olması. Yani aşırı rekabetin mevcudiyeti.
2 – Birçok yeni üniversitenin açılması ve kontenjanların çok büyük oranda arttırılmış olması da ne yazık ki bu rekabeti ortadan kaldırmadı.
3 – Üniversite sayısı çok ama adaylara gelecek sunacak ve rahatlıkla iş bulmalarını sağlayacak üniversite ve bölüm sayısı çok fazla değildir.
4 – Liselerimiz arasında, bölgelerimiz,illerimiz hatta semtlerimizin sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel gelişmişliğine bağlı olarak kalite ve imkan farkı bir hayli fazladır. Zengin muhitlerdeki okullara daha fazla veli desteği sağlanabiliyor. Bütün okulların seviyesi devlet tarafından eşitlense bile, ki dünyanın hiç bir yerinde bu sağlanabilmiş değildir, her öğrencinin öğrenme kapasitesi ve hızı aynı değildir. Bir öğrenci sadece sınıfta hocayı dinleyerek başarılı olabilirken, diğerinin ekstra ders çalışması gerekebilir , bir diğeri takviye almadan başarılı olmayabilir.
5 – İyi bir üniversite ve dolayısıyla iyi bir gelecek için yol, daha donanımlı ve kaliteli bir liseden geçiyorsa öğrenciler, bu sefer iyi bir liseye girme rekabetine giriyorlar. Bu da ortaokuldaki öğrencilerin iyi liselere girişini kolaylaştıran dershaneleri ortaya çıkarıyor.
6 – Ortaöğretim kurumlarına ve üniversitelere giriş sınavları var olduğu sürece, adı, şekli, mevzuatı öyle veya böyle de olsa takviye kursları varlığını sürdürecektir. Siz buna ister dershane deyin, ister kurs deyin, ister etüt merkezi deyin, ne derseniz deyin aynı kapıya çıkar. Varın hiç bir şey demeyin evler, ofisler kayıtdışı dershane olur. Zenginler çocuklarına özel hoca tutar, olan yine fakir fukaranın çocuklarına olur.
      Bugün için Üniversite sınavlarını kaldırmak mümkün değil,ayrıca doğru da değil. Ortaöğretim Kurumlarına Giriş sınavları’nın kaldırılacağı vaadinden nasıl 12 sınav çıktığının hikayesini geçen hafta zaten yazmıştım.
      Peki, bugün durum nedir? Milli Eğitim Eski bakanımız Sayın Avcı’dan öğreniyoruz ki, 1636 dershane özel liseye veya ortaokula dönüşmüş durumda. Tabii ki büyük çoğunluk liseye dönüşmüştür. Bu liselerin adı ise Temel Lise’dir. Yani Galatasaray, Kabataş, İstanbul Erkek vb. liseler  Temel Lise olma şerefine eremezken, yani bu mantığa göre temelsiz lise iken, Kızılay’da bir iş hanının bir katında veya dairesinde faaliyet gösteren, labaratuvarı, kütüphanesi, spor alanları, bahçesi hatta teneffüs alanları bile bulunmayan,öğrencilerin yangın merdivenlerinde hava aldığı, dershaneden dönüşen lise,Temel Lise oluyor!
      Dershane, günün belli saatlerinde öğrencilerin sadece öğrenim gördüğü mekanlardır. Okullar ise akademik öğrenimle birlikte öğrencilerin hayata hazırlandığı yani sosyal, kültürel ve sportif alanlarda eğitimden geçtikleri mekanlardır. Uzun sözün kısası, çalışan ve zamanında treni kaçıranlar için açılan akşam liseleri bile, bu eğitim anlamında her türlü temelden mahrum sözümona Temel Liselerin yanında şah padişahtı. Yanlış anlaşılmasın Temel Liselerin sahiplerine ve çalışanlarına bir şey demiyorum. Onları bu hülleciliğe mecbur bırakan biziz.
      Efendim neymiş, bunlar da 2018-2019 öğretim yılına kadar geçiciymiş. En azından bir nesli, bizim deneme yanılma yoluyla heba etmeye hakkımız var mı?
      Hani, okula dönüşecek dershanelere başta arsa olmak üzere devlet ciddi destekler verecekti? Bir yetkili çıkıp da lütfen okula dönüşen hangi dershaneye ne devlet desteği verildiğini açıklasın. Bizim kendi insanımızı, üstelik kanun yoluyla kandırmaya ne hakkımız var?
      İşin özeti şudur: Nasıl ki 28 Şubatçılar, İmam Hatip Okullarına zarar vermek için tüm meslek liselerini perişan ettilerse, bu dönüşümde de belli bir grubun dershanelerini yok etmek için tüm dershanelere ve özel öğretim sistemine ve tabii ki buralarda okuyan öğrencilere, çalışanlara ve velilere çok büyük maddi ve manevi zararlar verilmiştir.
      Yeni Bakanımız Sayın İsmet Yılmaz, Türkiye’nin belli başlı şöhretli liselerinde, normalde kaç son sınıfın bulunduğunu, bu yıl kaçında öğrenci bulunduğunu lütfen araştırsın. Son sınıf öğrencileri, çoğunlukla bu kerli ferli liseleri bırakarak temel liselere geçtiler. Çünkü, isimleri Lise olsa da buralarda büyük çapta dershanecilik yapılıyor. Bir de lütfen temel liselerin ara sınıflarına değil de niçin son sınıflarına rağbet olduğuna bakalım.
      Kapanan bir takım dershanelerin boşluğunu, birkaç öğretmenin çeşitli isimler altında, kayıtdışı olarak oluşturdukları mekanlar şimdiden doldurmuş durumda. Bu yerlerin müşterileri ise “senin takviyeye ihtiyacın var, şuraya gel, bir bakalım” telkinleri ile temin ediliyor. Tıpkı bir zamanlar, bazı doktorların devlet hastahanelerini kendi özel muayenehanelerine müşteri ayarlama büroları olarak kullandıkları gibi…
      Eğitim alanı, duygusallığın, toptancılığın, kurunun yanında yaşı yakma anlayışının, ‘hele bir yapalım bakalım nasıl olacak’ denen deneme yanılmacılığın asla yaklaştırılmaması gereken bir alandır.
      İki hafta önceki yazımda sıraladığım 10 engelden dolayı biz bakanlığımız döneminde çok istediğimiz halde bazı yapısal reformları yapamadık. Ne var ki, bugün ortak akılla, peşin hükümlerden arınmış olarak ideolojik değil, pedagojik bir yaklaşımla eğitimdeki tüm çarpıklık ve arızalar giderilebilir. Aksi takdirde hep birlikte SOS veren eğitimin ne tür sıkıntılara sebebiyet vereceğini seyretmek durumunda kalırız. Tabii ki, mevcut durumun olumsuz sonuçlarına ve bundan doğacak vebale katlanarak…

      B) Merkezi Sınavlar

      Geçen hafta, Milli Eğitim Bakanlığı’nda yönetici atamaları ve denetim sisteminin yap – boza dönüşmesiyle ilgili kaos ve kargaşayı yazmıştım. Bu hafta ise milyonlarca evladımızı ve dolayısıyla ailelerini çok yakından ilgilendiren ortaöğretime geçiş sınavlarıyla ilgili durumu kamuoyu ve yetkililerle paylaşmak istiyorum.
      Biz, Milli Eğitim Bakanı olarak göreve başladığımız zaman, sekiz yıllık kesintisiz ilköğretimden ortaöğretime geçiş için yapılan OKS ( Ortaöğretim Kurumları Sınavı ) diye bir sınav yürürlükte idi.
      OKS, 8. Sınıfın sonunda yapılan tek oturumlu bir sınavdı. Öğrenciler bu sınavdan aldıkları puana göre fen liselerine, sosyal bilimler liselerine, anadolu liselerine, anadolu öğretmen liselerine, anadolu imam hatip liselerine, teknik liselere vs. yerleştiriliyorlardı.
      Biz, bu sınavı değiştirerek yerine SBS ( Seviye Belirleme Sınavı ) diye bir sınav getirdik. Sözkonusu değişikliği yapmamızın çok haklı ve bilimsel sebepleri vardı.
      Neydi OKS’yi kaldırıp yerine SBS’yi getirmemizin gerekçeleri?
1- OKS, 8 yılda bir sefer yapılan ve bir öğrenci için tekrarı ve telafisi  mümkün olmayan bir sınavdı. 8 yılın hesabını 1.5 saatlik bir sınavla vermek durumunda olan bir öğrenci, şu veya bu sebepten dolayı başarısız olduğu zaman artık tren kaçmış oluyordu ve arkadan gelecek başka bir tren de yoktu. Sınavda heyecan, stres yapan veya o anda rahatsız olan bir aday, çok başarılı bir öğrenci de olsa,sınav sonucuna göre başarısız olabiliyordu. Üniversiteye giriş sınavına bir aday, sonsuz sefer katılabilir, bir önceki başarısızlığını başarıya dönüştürebilirdi ama OKS’de böyle bir imkan yoktu.
2- OKS, 14 yaşına girmiş, ergenliğin en zor yaşlarından birini yaşayan gençlere uygulanıyordu. Yaşın sıkıntısı ve ağırlığı, sınavın ağırlığı ile birleşince taşınması çok zor bir yük haline geliyordu.
3- OKS’de, sadece türkçe, matematik, fen bilgisi ve sosyal bilgilerden soru sorulduğu için, öğrenciler, sınava hiçbir katkısı olmayan yabancı dil, din kültürü ve ahlak bilgisi, resim, müzik, beden eğitimi, çevre, trafik vb. ders ve konuları gereksiz hatta ayak bağı gibi görüyorlardı. Bir üst öğretim kurumuna  hazırlayan dersler ciddiye alınırken, çoğu hayata hazırlayan dersler ciddiye alınmıyordu. Zikredilen dersleri işleyen bir öğretmene öğrenciler rahatlıkla ” öğretmenim, bizi rahat bırakın da biraz test çözelim, önümüzde OKS var” diyebiliyorlardı. Ders ciddiye alınmayınca, haliyle dersin hocası da çoğunlukla ciddiye alınmıyordu.
      Tüm bu sıkıntı ve eksiklikleri gördüğümüz için OKS’nin revize edilmesi gerektiğine karar verdik. Üniversitelerden de uzman desteği alarak aylarca süren bir araştırma ve çalışma yaptık. Bu arada öğrencilerin, öğretmenlerin, velilerin, okul yöneticilerinin ve ilgili tüm tarafların görüşlerine başvurduk ve arazide bir çok anket yaptırdık. Varılan sonuçlar ince ince bilimsel veriler haline getirildi ve buradan SBS çıktı. Neydi SBS’nin dayandığı mantık ve getirdiği iyileştirmeler?
1 – OKS ile çocukların sırtına bir seferde tabir caizse 100 kiloluk bir yük yükleniyordu. Bir seferde sırta yüklenen bu yükün altında adaylar eziliyordu. SBS, bu yükü üç yıla yayarak taşınabilir hale getiriyordu. Sınav, her yılın hesabını o yılın sonunda verecek şekilde 6, 7 ve 8.sınıfların sonunda yapılıyordu. 6. sınıftaki sınav sonuca % 25, 7. sınıftaki % 35, 8.sınıftaki % 40 etki ediyordu. Ayrıca  ilköğretimde okutulan tüm derslerden alınan notlar da her yıl için % 15 oranında hesaplamaya dahil ediliyordu. Böylelikle en azından öğrenciler nezdinde “gerekli ders-gereksiz ders” ayırımına  son veriliyordu. Bu sistemde aday, sınavda soru çıksın, çıkmasın her dersi ciddiye alıp başarılı olmak mecburiyeti hissediyordu. Üstelik ilk defa merkezi sınavda yabancı dilden de soru soruluyordu.
2 – Eğitimciler iyi bilirler, öğrencilerin derse ve eğitime ilgisini her an diri tutmak için küçük ve ara sınavlar yapmak, ölçme ve değerlendirme sisteminin olmazsa olmazıdır. Bugün üniversitelerde dönem sonu veya sene sonu sınavları ile yetinilmeyip vize sınavlarının konmasının mantığı budur. Bazı derslerde hocalar, bir yarıyılda zaman zaman 5-6 bazen daha çok quiz denen küçük küçük sınavlar yaparlar. Bu uygulama, öğrencinin dikkatini daima diri tutmak ve dönem sonunda öğrencinin üzerindeki yükü hafifletmeye yöneliktir.
3-SBS ile treni kaçırma ihtimali bir anlamda ortadan kaldırılıyordu. Öğrenci, bir yıldaki eksikliğini veya başarısızlığını diğer yıldaki başarısı ile telafi edebiliyordu. Ayrıca diğer derslerine ( sınavlarda soru çıkmayan ) iyi çalışan bir öğrenci, ilköğretim başarı puanı da hesaplamaya  katıldığı için, avantaj elde edebiliyordu.
      Bilinmesi gereken bir şey var ki, yeryüzünde ölçme ve değerlendirme yöntemi olmayan bir eğitim sistemi yoktur. Ölçme, sınav yapmayı gerektirir. Bilenle bilmeyeni ayırmanın henüz başka bir yöntemi icat edilmemiştir. Biz sadece yerli ölçme yöntemleri ile de yetinmedik. Uluslararası bir ölçme ve değerlendime sistemiyle durumumuzu görelim diye Türkiye’yi PISA programına dahil eden bakan da biziz. Dışarıdan birilerinin yüzümüze ayna tutmasından kaçmadık. PISA değerlendirmesinden de yola çıkarak eğitimimize yön ve istikamet vermek gerekiyordu.
      Benim Milli Eğitim Bakanlığım, 1 Mayıs 2009’da sona erdi. Benden sonra gelen arkadaşım, Üç yılda 3 sefer yapılan SBS’yi yine 8. Sınıfın sonunda yapılan tek sınava dönüştürdü. Tamamen olmasa da büyük çapta başa dönülmüş oldu. Bunun üzerine CHP Meclis’te bana sınav sayısını 3’e çıkararak çocuklara haksızlık yaptığım gerekçesiyle Meclis Soruşturması önergesi verdi. Önergenin görüşmeleri sırasında da buradaki gerekçelerimi ortaya koymuştum. Bunlar TBMM tutanaklarından okunabilir. Ondan sonra gelen arkadaşımız, hızını alamayarak sınavları büsbütün kaldıracağını söyledi. İnsanlar haklı olarak sormaya başladılar. Kim fen liselerine ve diğer nitelikli liselere, kim taşradaki sıradan liselere hangi ölçü ve kriterle girecek? Tek başına İlköğretim Başarı Puanı bunun için yeterli mi? Okulların not şişirmelerinin önüne nasıl geçilecek? Sınavlar büsbütün kaldırılırsa taşradaki başarılı çocukların Türkiye’deki başarısı kanıtlanmış belli başlı liselere girmeleri imkansız hale gelmez mi? Çok rağbet olan liseler kura çekemeyeceklerine göre, her okul kendi sınavını yaparsa torpil, kayırma alıp başını yürümez mi?
      Sınavlar kaldırılacak vaadi tedavülde iken göreve Nabi Bey geldi. Nabi Bey’in merkezi sınavların kaldırılacağını ilan edeceği  basın toplantısından, sonradan adı TEOG olarak konacak olan nurtopu gibi bir bebeğimiz oldu. Sınavların kaldırılacağı vaadinden yılda 12 sınav çıkmıştı. Toplamda 6 gün süren sınav 81 il, 852 ilçe ve 10 yabancı ülkede yapılmaktadır. Ayrıca bu sınavlar eskiden olduğu gibi hafta sonu değil, hafta içi yapılıyor. Sınavı olsun, olmasın okullar tüm öğrenciler için iki gün tatil ediliyor. Sınav var diye girilen uzun süreli fiilî tatil havası da işin cabası.
     Bir Mecelle kuralı der ki, “tebeddül- i esmâ ile hakaik tebeddül etmez.” Yani: isim değişikliği ile gerçek değişmez. Fakir bir vatandaşın adını Gâni koyduğunuz zaman zenginleşmiyor. Ya da kişi aptalsa adını Zeki koyduğunuz zaman zeka seviyesi yükselmiyor.
      Yeni bakanımızdan istirhamım şudur: Amerika’yı yeniden keşfetmenin anlamı yoktur. Dünyada başarılı olmuş ve bizim şartlarımıza da uyan kalıcı bir sistemi yerleştirelim ve sabah akşam çocuklarımızla oynamayalım. SBS, bu mantıkla yürürlüğe konmuştu.
      Merkezi sınavların en büyük eksikliği, çocukları teste mahkum etmesidir. Hatta biz buna dikkat çekmek için “test çözen, tost yiyen bir nesil” nitelemesi yapmıştık. Bu eksiklik, eğitim öğretim devam ederken yapılacak klasik sınavlarla telafi edilebilir. Bu durumda, okul başarı notunun kabul edilebilir bir oranda sisteme dahil edilmesi lazım.
      Sayın Bakanım, son bir konuya dikkatinizi çekeyim. SBS’nin 2013 rakamlarına göre kamuya maliyeti, 13.5 milyondur. TEOG’un ise yine aynı yıl rakamları esas alındığında maliyeti 100 milyon liradır. Bilmem fazla söze gerek var mı?
      Haftaya nasip olursa dershane karmaşasını ve temel lise sıkıntısını yazacağım. Gelecek pazartesine kadar sağlık ve huzurla kalın.

Web sitemde haftalık yazı yazdığımdan beri, genel olarak medyada, özel olarak da sosyal medyada “görevde iken veya sorumluluk makamında iken bunları niye söylemediniz? Şimdi koltuk gitti, konuşmaya başladınız.” şeklinde bir itiraz veya eleştiri ile karşılaşıyoruz. Bunu samimi olarak yapanlara ve gerekçesini merak edenlerin itiraz ve eleştirilerine saygı duyuyorum. Ama söylediklerimizi ve yazdıklarımızı etkisizleştirmek ve şahıslarımızı, kendi akıllarınca itibarsızlaştırmak için başlatılan operasyonların ve linç kampanyalarının aleti olan, herşeyden önce kendilerine yazık edenlere söyleyecek bir çift sözüm var.

Bu yazılardan sonra beni arayan, o dönem partinin ikinci adamı olan Sayın Mehmet Ali Şahin, “Hüseyinciğim, bu yazdıklarınız iyi, hoş da niye dışarıda konuşuyorsunuz?” diye sordu. Ben de tanıştığımız ilk günlerden beri çok sevdiğim, birlikte AK Parti Grup Başkanvekilliği, Bakanlık ve Genel Başkan Yardımcılığı yaptığım ve aramızda gerçekten hep abi-kardeş ilişkisi bulunan Sayın Şahin’e dedim ki: “Abi, İmam camide, öğretmen sınıfta, gazeteci sayfalarında, televizyoncu ekranda, milletvekili mecliste konuşur. Yani özetle kim nerede ise orada konuşur. Dolayısıyla biz dışarıdayız, onun için de dışarıda konuşuyoruz. Bundan daha tabii ne var? Şimdi ben size bir şey sorayım. İçeride iken, yani Bakanlar Kurulu’nda, AK Parti MYK’sı ve MKYK’sında iken, aklıma yatmayan, yanlış bulduğum konulara itiraz ettiğimin, yanlışlıkları zülf-i yare dokunur endişesi taşımadan eleştirdiğimin siz şahidi misiniz?” Sayın Şahin, “Evet, şahidiyim.” dedi.

Nitekim, bir önceki başbakanımız Sayın Ahmet Davutoğlu’da, bazı açıklamalarımla ilgili olarak gazetecilerin görüşlerini sorması üzerine, benim gerek bakanlar kurulunda, gerekse de partinin yetkili kurullarında aklıma yatmayan, doğru olmadığına inandığım hususlarda her zaman itirazlarımı dile getirdiğimi ifade etmişti. ( 12 Şubat 2016 tarihli gazeteler ) Bakanlar Kurulu’nda ve partide birlikte çalıştığım diğer arkadaşlar da eminim ki bu duruma şehadet ederler.

Eleştiri ortak aklın ve istişare mekanizmasının olmazsa olmazıdır. Eleştirinin olmadığı yerde çürüme başlar. Yapıcı olduğu halde birileri eleştiriden rahatsızlık duyuyorsa, bu durum, sağlıksız bir ruh halinin işaretidir.

Biz, yetkili makamlarda iken de, sorumluluk konumunda iken de, başta o zamanın genel başkanı ve başbakanı olan Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere, işin muhataplarına olması ve olmaması gerekenleri, saygıdan zerre kadar taviz vermeden söyledik. Esasen bugün yaptığımız da budur. Benim kapalı kapılar ardında, bire bir söylediklerimi veya ilgili kurullarda ortaya koyduklarımı hariçten gazel okuyanlar nereden biliyorlar ki, bizi o zaman susup şimdi konuşmakla itham ediyorlar. Bugüne kadar, “A yetkilisine zamanında şunu söylemiştik veya B yetkilisine bunu söylemiştik” şeklinde isim vererek dile getirdiğimiz hususlarda kim çıkıp da bizi tekzip etti? “Hayır o konu şöyle değil de böyle idi.” diye itiraz eden oldu mu? Tabii ki, hayır. Çünkü biz, söylenmemişi “söyledik” demekten, olmamışa “olmuş” demekten Allah’a sığınırız. Çok şükür biz, Yalan ve iftiranın en büyük ahlâksızlık olduğunu bilenlerdeniz.

Şahsımıza yapılan tüm hakaretlere ve edilen iftiralara karşı vakur suskunluğumuzu, eğer birileri acziyetimiz veya haksızlığımızın göstergesi olarak yorumlarsa çok büyük bir yanlışlık yapmış olur. Onlara Hazreti Mevlana’ya atfedilen, aslında Ömer Hayyam’a ait olan ünlü sözleri hatırlatmak sanırım yeterli olur:

Kör cehalet çirkefleştirir insanları.

Suskunluğum asaletimdendir. 

Her lafa verecek bir cevabım var elbet;

Lakin bir lafa bakarım laf mı diye, 

Bir de söyleyene bakarım adam mı diye.

Bediüzzaman Hazretleri der ki, “edipler, edepli olmalı, hem de edeb-i islâmiye ile müteeddip olmalı.” Eğer eline kalem alan, sözümona bir kalem erbabı çirkefleşiyorsa, hakaretler yağdırıyorsa, kraldan fazla kralcı oluyorsa, sözünü değil, sesini yükseltip takke kapma çabasına giriyorsa bu zaten sözün bittiği yerdir. O kişilere artık sözle muhatap olmak söze karşı saygısızlık olur. Çünkü onlar edîp değil ki edepli sözden anlasınlar.

Bir partinin yöneticisi olan kimse, ülkeyi idare eden bir kurulun üyesi olan kimse, elbette içerde konuşulması gerekenleri dışarıda konuşmaz. Parti disiplini ve devlet adamlığı sorumluluğu bunu gerektirir. Eğer söz merciine ulaşıyorsa maksat hasıl olmuş demektir. Nitekim, gerek Bakanlar Kurulu’nda, gerekse de Parti organlarında, dar çerçevede veya daha geniş halkada konuşulan bazı mahrem şeyler vardır ki, bizimle birlikte mezara gider.

Basına kapalı toplantılardan sonra, genellikle gazeteciler sondaj faaliyetine başlar. Sizi telefonla arar, boş atıp dolu almaya çalışırlar. Bütün görevlerim esnasında bu tür sondaj faaliyetleinden sonra bizden laf alınamadığına gazeteciler şahittir.

Bir de işin sözcülük tarafı vardır. Ben, beş yılı aşkın bir süre AK Parti Sözcülüğü yaptım. Esasen bizden önce AK Parti’de Parti Sözcülüğü diye bir kavram yoktu. Nitekim partinin hiç bir yazılı belgesinde böyle bir ünvana rastlanmaz. Bizimle birlikte, uygulamalarımızla birlikte böyle bir ünvan fiilen ihdas edilmiş oldu ve sonra da devam etti.

Sözcü olduğunuz zaman, şahsi fikirlerinizi değil, sözcüsü olduğunuz kurumun veya heyetin ortak görüşlerini ifade etmek durumundasınız. İçeride şahsen farklı bir görüş ve tavır sergileseniz bile, çoğunluk nasıl bir karara varmışsa kamuoyuna onu açıklamakla yükümlüsünüz. Bu durumla defalarca karşılaştım. Basının karşısına çıktığım zaman, “çoğunluğun görüşü şu, benim görüşüm ise şudur” demedim. Denmesi zaten doğru olmazdı.

Bugün, durum çok farklıdır. Ben, bir Parti’nin, bir heyetin veya bir grubun sözcüsü değilim. Söylediklerim ve yazdıklarım sadece beni bağlar. Beyanlarım, eleştirel ve rahatsız edici olabilir. İşte bu aşamada demokrasi, düşünce ve düşünceyi ifade etme özgürlüğü, özetle hukuk devleti devreye girer. Eğer devletimizin hukuk devleti olduğu, yarım yamalak da olsa demokratik bir cumhuriyet olduğu gibi bir iddiamız varsa, konuşmamızın değil, susmamızın anormal olacağı sonucuna varmalıyız.

Michel Foucault’un dediği gibi, “Bir yerde herkes birbirine benziyorsa; orda kimse yok demektir.” Dolayısıyla biz kimseye, kimse de bize benzemek zorunda değil. Farklılık ve farklılığın görünür olması Allah’ın yeryüzüne koyduğu en önemli kanunlardan biridir. Bunu kimse bilek gücü ile değiştiremez. Nitekim AK Parti kurulurken en büyük iddialarından biri, demokrasinin çoğulcu vasfı idi.

Biz, günlük menfaatlerin peşinde olsak, sesimizi keser güç ve kudret sahiplerine birçoğunun yaptığı gibi methiyeler dizer, kasideler yazardık. Bencillik, yani hodgamlık oturup keyfinize bakmanızı, digergamlık ise toplumun vicdanı olmanızı gerektirir. Biz hasbîliğimizi hiç bir dönemde hesabîliğe tercih etmedik; bundan sonra da etmeyeceğiz.

Hasan Ali Yücel’den sonra en uzun süre Milli Eğitim Bakanlığı yapmış, çekirdekten eğitimci biri olarak gelecek haftadan itibaren Milli Eğitim’le ilgili yeni bir yazı dizisine başlayacağım. Elbette bazen tespit, bazen teşhis, bazen tenkit olacak. Ancak hepsinin sonunda tedavi önerilerimizi de ortaya koyacağız.

Milli Eğitim Bakanı olduğum sürece, başta bilişim altyapısı olmak üzere, eğitim alanında en çok maddi ve manevi desteğini gördüğüm, o zamanın Ulaştırma Bakanı, mevcut Başbakanımız Sayın Binali Yıldırım’a ve her zaman bayefendiliğini ve sağduyusunu takdir ettiğim şimdiki Milli Eğitim Bakanımız Sayın İsmet Yılmaz’a da katkı sağlayacağına inandığım bu yazıların bazı yaralara da neşter vuracağını ümit ediyorum.

Haftaya birlikte olmak ümidiyle herkese huzur ve barış dolu bir hafta diliyorum.

 

    Osmanlı padişahlarının önemli bir kısmı, saltanatlarını güçlendirmek ve kendi yerlerine şehzadelerden birinin geçirilmesine mani olmak için kardeşlerini, bazen de hanedanın bütün erkek mensuplarını katlederlerdi. Hatta bazen babalar çocuklarını öldürtürlerdi. Katledilen şehzadelerin bir kısmı henüz kundakta bebek iken, bir kısmı ise erişkin yaşlarda, hatta çoluk çocuk sahibi iken öldürülmüşlerdir.
    Öyle zamanlar gelmiştir ki, bu katliamlardan dolayı hanedan sona erme tehlikesiyle karşı karşıya gelmiştir. Mesela IV. Murat bütün şehzadeleri öldürttüğü için, kendisinden gizlenen ve kafes arkasına kapatıldığından dolayı anormalleşen ve “deli” ünvanıyla bilinen Şehzade İbrahim tahta geçirilmiştir. Osmanlı padişahlarından en az üçü “deli” diye anılmaktadır. Esasen, her an boynuna yağlı urgan geçme korkusuyla yaşayan bir şehzadenin normal kalması çok da kolay olmazdı.
    Kim, bu kardeş katli uygulamasını ne adına savunursa savunsun, ben şahsen aklımın erdiği günden beri bunu hunharca bir uygulama olarak görüyorum. Devletin bekası, fitnenin önlenmesi, toplumun huzur ve barışı gibi gerekçeler, hiç bir zaman, bana tatmin edici gelmemiştir. Esas vahim olanı, bu işin din adamlarından alınan fetvalarla yapılmış olmasıdır. Saltanatlarda, din adamları da çoğunlukla, sultanın “kul“u olarak muamele gördükleri için, ya fetva verecek ya da kelle vereceklerdi; çoğunlukla kelleyi kurtarmak veya azledilmekten kurtulmak için fetva vermeyi tercih ederlerdi.
    İşin özünde, saltanatın ortak kabul etmemesi meselesi vardır. Esas hassasiyet, devletin bekası ile değil, monarkın saltanatının devamıyla ilgilidir.
    Monarşiler çeşitlilik arz etse bile, yönetimin dayandığı temel paradigmalar değişmez. Monarkın sıfatının ne olduğu da önemli değil. Kral, kraliçe, şah, padişah, sultan, melik, emir farketmez. Hepsinde işin özü, güçler ayrılığı değil, güçler birliği prensibidir. Bütün güç tek elde toplanmıştır ve o güç ise gücünün paylaşılmasına asla tahammül etmez.
    Merhum Necip Fazıl, bir Osmanlı hayranı olmasına rağmen, “Canım İstanbul” şiirinde iki mısra ile bu trajediyi özetler:
“Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından,
Hâlâ çığlıklar gelir Topkapı Sarayı’ndan.”
    Elbette burada sözü edilen “çığlıklar“, boynuna kement geçirilen şehzadelerin çığlığıdır.
Günümüz dünyasında isimler aldatıcı olmasın. Bugün dünyada ismi krallık olduğu halde demokrasinin en olgun ve ileri örneklerini veren ülkeler var. Mesela İsveç, Norveç, Danimarka, Hollanda, Belçika, İngiltere, İspanya. Öte yandan ismi cumhuriyet olduğu halde otoriter ve totaliter yapısıyla eski krallıklara rahmet okutan ülkeler var.
    Türkiye Cumhuriyeti, bürokratik bir cumhuriyet olarak kuruldu. Saltanat kaldırılmıştı ama yeni Cumhuriyet, bir tek kişinin iradesine teslim edilmişti. Sivil ve askerî bürokratlar, o tek kişiye kayıtsız şartsız itaat ettiği sürece yerlerini ve güçlerini koruyabilirlerdi. Yani saltanat döneminin “biat“ı gitmişti, yerine yeni dönemin “itaat“ı gelmişti. Bu durum, çok partili siyasi hayatın başlamasıyla beraber kıymık kıymık değişmeye başladı ama Bürokratik Cumhuriyet, bir türlü Demokratik Cumhuriyete dönüşmedi.
    Atatürk, kendisiyle birlikte Cumhuriyeti kuran, Milli Mücadele’nin komuta kademesinde yer alan komutanların yüzde doksanını ya devre dışı bıraktı veya bununla da yetinmeyerek onları çeşitli bahanelerle hapse attı.
    AK Parti iktidarının ilk on yılında, Sayın Erdoğan‘ın liderliğinde, Bürokratik Cumhuriyet’in, Demokratik Cumhuriyet’e dönüşmesi için olağanüstü gayret sarfedildi ve çok büyük mesafeler de alındı. Ne var ki bu kazanımların devam etmesi bir yana, esefle müşahade ediyoruz ki, bu anlamda ciddi bir geriye gidiş yaşanmaktadır. “Hukuk Devleti” uygulamaları esas alınarak hazırlanan The World Justice Project (WJP) Open Government Index 2015‘e göre Türkiye’nin 21 sıra gerileyerek, Çin’in, Tunus’un bile altında, 80. sıraya düşmesi bize yakışmamıştır.
    Bir süre önce Ahmet Hakan‘a verdiğim mülakatta “Kemalistlerin düştüğü hataya düşmeyelim.” demiştim. Gücün tek elde toplanması, kurulların sembolik ve seremonyal hale gelmesi, ortak aklın kaybolması, lidere sadece hoşuna gidecek, onu tasdik etme anlamına gelebilecek sözlerin söylenebilmesi, Muhafazakar Kemalizmden başka bir şey değildir.
    Çok şükür bugün artık “kardeş katli” diye bir şey yoktur. Ancak, şeref ve haysiyetleri ile oynadığımız, bin bir türlü hakaret ve iftiraya uğrattığımız, itibarlarını ayaklar altına aldığımız, sabah akşam trol ve troliçelerin, satılık ve kiralık kalemşörlerin, ekranları dolduran infaz timlerinin saldırılarına muhatap kıldığımız, çileli günlerdeki yol ve dava arkadaşlarımıza, yani manevi kardeşlerimize uygulanan kıyıma ne diyeceğiz?
    Manen kıyıma uğrayan sadece siyasetteki yol ve dava arkadaşlarımız değil, en zor zamanlarda yanımızda olan, birçok badireyi atlatmada hayati roller üstlenen bazı hukuk ve devlet adamları ile birçok basın mensubu da ne yazık ki bu kırlangıç fırtınasından nasibini almıştır. Manevi kıyıma uğramanın ne anlama geldiğini, onur ve itibarlarına düşkün insanlar çok iyi bilirler.
    Sayın Ahmet Davutoğlu, değerli bir bilim ve siyaset adamıdır. Herkes gibi onun da artıları eksileri elbette vardır. Birlikte siyaset yaptığımız sürece, aramızda tatsız diyebileceğimiz bir tartışma bile geçmemiştir. Ancak Sayın Erdoğan‘dan sonra, benim şahsen genel başkan adayım hiç bir zaman Sayın Davutoğlu olmadı. Bunu ikili görüşmelerimizde kendisine de ifade ettim. Ben, Sayın Cumhurbaşkanımızın başkanlık ettiği bütün kurullarda kendisinden sonra Sayın Abdullah Gül‘ün AK Parti’nin genel başkanı ve başbakan olması gerektiğini, gerekçeleriyle birlikte çok açık ve aleni olarak söyledim. Ama sonuçta Sayın Erdoğan, Sayın Davutoğlu‘nu tercih etti. Biz, Sayın Davutoğlu‘na da, birçok değerli arkadaşımızın tasfiyesine en azından seyirci kalmasına rağmen, hürmette kusur etmedik. Hatta ülkemizin, partimizin ve hükümetimizin selameti ve başarısı için ‘nasıl yardımcı olabiliriz‘ diye gayret gösterdik.
    Peki, bütün bunlara rağmen, Sayın Davutoğlu‘na revâ görülen muameleye sağ duyulu kaç insan “bu şık oldu” diyebilir. Bu olaydan sonra, değerli dostum Vehbi Vakkasoğlu‘nun yıllar önce okuduğum “Önce Alkışladılar, Sonra Öldürdüler” isimli kitabını hatırladım. Gerçekten tarih tekerrürlerle doludur.
    Bugün genel başkanlığa adı geçen arkadaşların çoğu ile uzun yıllar yan yana, dirsek dirseğe çalıştık. Paylaştığımız acı, tatlı bir yığın hatıramız var. Hatta bazıları ile çok yakın dostluğum var. Daha işin başında, bu insanları “düşük profilli” diye niteleyen densizliğe, basiretsizliğe ne diyeceğiz? Bu arkadaşlarımızı, bir yığın karikatürün ve seviyesiz mizahın konusu haline getirmeye kimin ne hakkı var. Bu iz’andan yoksun yakıştırmayı yapanlar hâlâ köşe başlarında oturup, itibarlı adam muamelesi görecekler mi? Sevdiklerimizi takdir etmenin yolu, başkalarını tahkir etmekten mi geçiyor?
    AK Parti kurulurken biz, arkadaşlarımızın hukukunu kendi hukukumuz, itibarını kendi itibarımız kabul ettik ve uzun yıllar bu anlayışla birbirimize sahip çıktık. İtibar cellatlığı yapılmasına devam edilirse, daha da mühimi buna müsaade ve müsamaha edilirse AK Parti’nin de küme düşen partilerin arasına karışması mukadder olur.
    Bugün, AK Parti’nin tek rakibi artık kendisidir. Bu olup bitenleri gördükçe, şimdi Volter’e daha çok hak veriyorum. Hani diyor ya: “Tanrım, beni dostlarıma karşı koru; zira ben düşmanlarımla başa çıkabilirim.
    Hiç ama hiç bir hesabı olmayan, hasbî bir dostun uyarıları veya sitemleri olarak bunları, arkadaşlık hukuku adına tarihe not düşüyorum. Bilindiği gibi, sitem, sevgiden doğar. Ben CHP’yi çok eleştirdim ama sitem ettiğim görülmemiştir. Dikkat edin ‘kardeşlik hukuku adına‘ demiyorum, çünkü kardeşlik hukuku, son yıllarda sıkıntılı olmaya başladı.

    On beş gün önce yazdığım, aynı başlıktaki yazının ikinci bölümünü geçen hafta yazacaktım. Ancak güncelliğine binaen “Ergenekon Davası” yazısını öne aldım ve şimdi o ertelenen yazının 2. Bölümünü okuyucuların takdirine arz ediyorum.
     Hatırlanacağı üzere, 1. Bölüm’de İslâm dini açısından bu meseleyi irdelemiştik. Bu bölümde ise, bir kısım düşünürlerin ve edebiyatçıların konuya bakışını ele alacağız.
Bir ülkede, farklı görüşlerin hür bir tartışma ortamında ifade edilmesi, hatta farklı görüşlerin medeni bir şekilde çatışması, hem demokrasinin gereği he de gerçeğin ortaya çıkması için çok önemlidir. Eskiler, “Müsademe-i efkârdan barika-i hakikat doğar“. (Fikirlerin çatışmasından,”gerçek” denen parıltı doğar.) derken tam da bunu kastediyorlardı. 
    Eflatun, “bilirken susmak, bilmezken konuşmak kadar çirkindir.” diyordu. Eğer bir ülkede cahiller, şarlatanlar, bütün mecralarda yer tutup kir pas neşrettikleri halde, alimler, aydınlar, yazanlar, ozanlar susmayı tercih ediyorsa, bu durum hiç mi hiç hayra alamet değildir. Geçen yıl, ileri yaşlarda kaybettiğimiz şaire Gülten Akın‘ın “Havada Kar Kokusu” isimli şiirindeki şu dizeleri, bu durumu ne kadar da güzel anlatıyor:
Buralarda
Sus sus sus sus sus
Dan başka bir ses duyulmuyor
Yazanlar ozanlar kardaşlar
Niye, biz ölmüş müyük
    Mevlana Hazretleri, tartışmanın, itiraz etmenin adabını ortaya koyuyor: “Sesini değil, sözünü yükseltmeli insan. Çünkü gök gürültüleri değil, yağmurlardır yaprakları yeşerten.” Yani, İtiraz etmek, karşı görüşte olmak, bağırıp çağırmak, cazgırlık yapmak değildir. Eğer fikrinizin, ortaya koyduğunuz görüşün kayda değer bir kıymeti yoksa, sesinizi kaç desibel yükselttiğinizin hiç bir faydası yoktur.
    Türkçe’nin bülbülü Yunus Emre, hakkı, hakikatı haykırması, feryat etmesi gerektiği halde susmasını telkin edenlere adeta isyan ediyordu:
Behey Yunus,sana, söyleme derler;
Ya ben öleyim mi söylemeyince.
    Yunus, kamuoyu oluşturmanın, meramı geniş kitlelere duyurmanın yerinin şehir olduğunu bildiği için der ki;
Kastım budur şehre varam,
Feryâd ü figân koparam.
    Siz hakkı ve gerçeği ifade ettikten sonra, sözünüze itibar edip, değer verenin azlığı veya çokluğu çok önemli değildir. Rivayet edilir ki, uzun bir süre Hz. Davud‘a kimse itibar edip dinlemediği için dağa seslenerek kendi sesinin yankısını dinlemiştir ama hakkı söylemekten bir an bile geri durmamıştır.
FuzulîSöylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil
diyordu. Varsın Fuzulî’nin söyledikleri çağdaşlarına tesir etmesin. Ancak aradan asırlar geçmesine rağmen Fuzulî’yi kalıcı kılan söyledikleri değil midir? Fuzulî’nin sözlerine itibar etmeyenler, tarihin nisyan bulutlarına çoktan gömüldüler ama Fuzulî bütün görkemi ile yaşıyor. Fuzulî’yi kalıcı kılan, sözün gücü değil midir?
Vicdanın sesini dinlemek, haksızlığa, yanlışlıklara ve her türlü zulme karşı çıkmak için, ille de bunların kurbanının nefsimiz olması gerekmez. Çünkü kendi acısını hissetmek biyolojik bir özelliktir. Bu özellik bitkilerde, hayvanlarda da vardır. Ancak başkalarının acısını hissederseniz insan olursunuz.
Daha önceki yazılarda da belirttiğimiz gibi, nâtık olma özelliği sadece insana verilmiştir. Tevfik Fikret, İstibdat dönemini hicvetmek için yazdığı meşhur “Sis” şiirinde, kendisine verilen bu konuşma ayrıcalığını kullanmayan beşere isyan eder:
   “Ey savt-ı kilâb, ey şeref-i nutk ile mümtaz,
    İnsanda şu nankörlüğü tel’in eden âvâz,
(Ey konuşma ayrıcalığı ile şereflendirildiği halde, haksızlık karşısında susmayı tercih eden insanların bu nankörlüğünü protesto edercesine hiç dinmeyen köpek havlamaları.)
    Albert Einstein, son yıllarında etrafında olup biten olumsuzluklardan dolayı fazlasıyla ızdırap duymuş ve ciddi bir karamsarlığa kapılmıştır. Ona göre, “Dünya yaşamak için tehlikeli bir yer; kötülük yapanlar yüzünden değil, durup seyredenler ve sesini çıkarmayanlar yüzünden.” Bu sözlerin sahibi Einstein haksız değildi. Kötüler, kötü olmalarının gereğini yerine getiriyorlardı. Ya onların kötülüklerine karşı suskunluğu tercih eden sözümona iyilere ne demeli.
Beni kötülerin zulmü değil; iyilerin sessizliği korkutuyor.” diyen Martin Luther King de aynı şeyi ifade ediyordu.
Çağımızın önemli devlet adamı ve düşünürü Aliya İzzetbegoviç, diyor ki, “Bir zulmü engelleyemiyorsanız , en azından onu herkese duyurun.
Hakkı söyleme, haksızlığa karşı durma konusunda kimsenin kendisini küçümsememesi lazım. Rivayet edilir ki, Nemrut, Hz. İbrahim‘i ateşe attığı zaman birçok hayvan çeşitli çabalar içine girmiştir. Bu çerçevede kırlangıç kuşu, bir su birikintisinden, her seferinde gagasına aldığı bir damla suyu adete bir yangın söndürme helikopteri gibi getirip ateşin üstüne bırakır, döner bir başka damla alır. Kırlangıça, “senin getirdiğin bir damla suyla hangi ateş söner? Sen ne gereksiz bir çaba içindesin. Ayak altında dolaşmasan daha iyi edersin.” dendiğinde, Kırlangıç, cevaben der ki, “hayır, benim elimden bu geliyor. Ben hiç olmazsa İbrahim’den yana olduğumu gösteriyorum.
İnsanoğlu, yeter ki yanlışın ve zulmün karşısında; iyinin, mazlumun ve doğrunun yanında olsun. Sonuç arzu edilen şekilde olur veya olmaz, bu çok önemli değil. Siz hiç olmazsa insanlığa ve Allah(c.c)’a karşı vazifenizi yerine getirmiş oluyorsunuz. Sefer hazırlığ yapan Harzemşahlar devletinin ünlü sultanı Celalettin Harzemşah‘a etrafı “Sultanım, siz muzaffer olacaksınız.” deyince cevabı şu olur. “Ben sefere memurum, zafere değil. Ben harp sanatının gerektirdiği tüm hazırlıklarımı yapar sefere çıkarım ama zafer Allah’tandır.”   
    Biz, bu dünyada da öteki alemde de yapamadıklarımızdan dolayı değil, yapabildiğimiz halde yapmadıklarımızdan sorumlu değil miyiz? Vesselam…

    Ergenekon Davası ile ilgili olarak Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin, soruşturma başlatıldıktan 9 yıl sonra, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği kararı hem usulden hem de esastan bozması üzerine, konunun yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.
    Her ne kadar, davada henüz son nokta konmamışsa da, işin şekli üç aşağı beş yukarı belli olmuştur. Elbette temyiz Mahkemesi’nin alt mahkeme olarak yetkilendirdiği Çağlayan 4. Ceza Mahkemesi’nin vereceği karardan sonra çok daha net şeyler söylemek mümkün olacaktır.
    Öncelikle şunun altını çizmemiz lazım. Eğer genelde AK Parti iktidarı, özelde o zaman başbakan olan Sayın Cumhurbaşkanımız kararlı bir duruş sergilemeseydi, ne Ergenekon ne de Balyoz davası açılabilirdi. Peki İktidar yanlış mı yaptı? Bence hayır. İktidar hiç bir şey yokken, durup dururken bu ve benzeri davaların arkasında durmadı. Elbette bunun bir yığın sebebi ve gerekçesi vardı.
    Ergenekon davasında yargının ve yargıya bağlı kolluk gücü olarak çalışan bazı emniyet mensuplarının bir yığın yanlış yapmış olmaları, ortada hiç bir şey olmadığı anlamına gelmez.
    Biz, dava devam ederken, yaptığımız açıklamalarda defalarca, adil yargılamanın herkesin hakkı olduğunu, tutuksuz yargılamanın esas olduğunu, tutukluluk sürelerinin uzun sürmesinin fiilî infaza dönüştüğünü, yargılama safhasında insanların şeref ve haysiyetleri ile oynanmaması gerektiğini, iddianamenin hazırlanmasının bile çok uzun sürmesinin büyük bir yanlış olduğunu söyledik. Ancak, merhametin adaletin tecelli etmesine mani olmaması gerektiğini, kurda merhamet etmenin kuzulara zulüm olacağını, Türkiye’nin darbe ve darbecilerle kirli ve karanlık yapılanmalar ile mutlaka hesaplaşması gerektiğini de söyledik. Bu gün de şahsen bu kanaatimi muhafaza ediyorum.
    Ergenekon Davası’nda, bence ilk yanlış, 23 ayrı davanın adeta bir kokteyl haline getirilmesidir. 16. Ceza Dairesi’nin tespit ettiği yanlışları burada sıralamanın faydası yoktur. Bunlar artık herkes tarafından bilinmektedir. Bunların çok önemli bir kısmına ben de katılıyorum. Bir maç esnasında meydana gelen bir dizi olay, bir yığın hakem, futbolcu veya yönetici hatası o maçın iptali sonucunu doğurabilir ama bu, o maçın hiç oynanmadığı anlamına gelmez. Bana kalırsa konu ile ilgili en somut ve anlaşılabilir örneği 1971’de başını General Cemal Madanoğlu‘nun çektiği Milli Demokratik Devrim adıyla ortaya çıkan darbe girişiminin o zamanki faal bir üyesi olan ve sonraları ciddi bir özeleştiri yapan Sayın Hasan Cemal verdi:
    “9 Mart ya da Madanoğlu davası, benim de bir fedai olarak içinde bulunduğum bir ‘darbe girişiminin’ davasıydı.
Çok acılar yaşandı, hapisler, işkenceler…
Sonunda bu dava ‘beraat’le sonuçlandı.
Peki, 9 Mart bir darbe girişimi değil miydi?
Elbette öyleydi.
Askeri de, sivili de -tabii ben dâhil- bilen biliyordu.
Ancak ülkede siyasi konjonktürün değişmeye başlaması, 9 Mart darbe tertibinin Silahlı Kuvvetler’in tepelerine doğru tırmanması ve bir ölçüde delil yetersizliği beraat kararını getirmişti.
9 Martçılar genellikle demokrasi kahramanları olarak hapisten çıktılar.
Ama işin aslı farklıydı.
Bugün de buna benzer bir durum yaşanıyor.
Siyasi konjonktür değişti, özellikle 2013 aralık ayından, yani 17/25 Aralık’tan beri.” ( T24, 22 Nisan 2016)
    Esas yanlış, Yargımızın siyasi konjonktüre göre karar vermesidir. 16. Ceza Dairesi’nin söz konusu davada tespit ettiği yanlışlar dizisi ne yazık ki, bugün de devam ediyor. Nesnelerin değişmiş olması yanlışları doğrular haline getirmez. O gün dayak yiyenlerin A grubu olması, bugün B grubu olması yargımızın yürekler acısı durumunu ortadan kaldırmaz. Unutmayalım ki hukukta iki yanlış bir doğru etmez.
    Ben ve benim gibiler, Ergenekon, Balyoz ve benzeri davaların açılmasına şunun için çok memnun olmuştuk. Bu ülkede oldum olası kanun, hep güçsüzün, fakirin özetle sıradan vatandaşın yakasına yapışmıştı. İlk defa kanun güçlünün, kuvvetlinin, etraflarına devlet zırhı örenlerin yakasına yapışıyordu. Hani, Montesquieu der ya: “Kanun, büyük sineklerin yırtıp geçtiği, küçüklerin takılıp kaldığı bir elektir.” Bizim adalet sistemimizde bu hepten böyle olagelmişti.
    Susurluk Olayı’ndan sonra bugün hayatta olmayan bir jandarma komutanı ısrarlı davetlere rağmen, Meclis’e gelip ifade verme tenezzülünde bile bulunmuyordu. Üstelik o komutan, Yassıada’da Merhum Menderes‘e hayatı zindan edenlerden biriydi. Gün geldi bu adam, Ergenekon Davası kapsamında, eski alışkanlıklarını devam ettirdiği iddiasıyla içeri alındı. Siz bu duruma memnun olmaz mısınız?
    Benim de içinde bulunduğum kamuoyunun büyük bir kısmı, söz konusu davaları darbe ve darbecilerle, devlet içindeki karanlık ve kirli yapılanmalarla, durumdan vazife çıkararak devlet gücünü millete karşı kullananlarla, faili meçhul cinayetlerle, millet iradesi üzerinde vesayet oluşturanlarla mücadele olarak algıladı ve alkışladı.
    Bozma kararından sonra, mahkemelerde aklansalar bile millet vicdanında asla aklanmayacak bazı şahıslar, piyasaya çıkıp efelenmeye başladılar. Bu halk, bu adamların cemaziyülevvelini de cemaziyülahirini de biliyor. Bu kişilerin özelinde söylüyorum, kopya çektiğiniz ispatlanmayabilir, siz yüksek puanla sınıfı da geçebilirsiniz ama bu sizin kopyacı olmadığınızı göstermez.
    Siz, bugünkü efelenmelerinizi kurunun yanında yaşı da yakan, bulduğu her şeyi aynı sepete atan, haklı mağdurlar yaratarak haksız zanlıları temize çıkaran beceriksizlere veya ard niyetlilere borçlusunuz.
    Bu davanın haklı mağdurları, vakur bir şekilde nihai sözün söylenmesini bekliyorlar. Onlar ne dese saygı görecekler. Kamuoyu vicdanında onlarla ilgili zaten bir aklanmışlık var. Elimde, Parti Sözcülüğüm esnasında bana ceza evinden, Balyoz ve Ergenekon davasının bazı asker sanıkları tarafından bizzat yazılan veya onların avukat veya aileleri tarafından gönderilen mektuplar var. Bu mektuplarda, hiç bir ilgileri olmamasına rağmen, sanıklar bu davalarla ilişkilendirilmiş olmalarından şikayet ediyorlardı. Ben o zaman da çıktığım bazı TV programlarında bu insanların durumundan söz ettim ve yetkililerin bu konulara dikkatlerini çekmeğe çalıştım. Ya eski kulağı kesikler! Onların kanaat önderi havasında afra tafra satmalarına ne demeli?
    1960 Darbesi ve ardından işlenen siyasi cinayetler, Türkiye’yi siyasi istikrarsızlığa sürükleyen 12 Mart Muhtırası, toplumun üstünden silindir gibi geçen 12 Eylül darbesi, psikolojik bir harekâtla dönemin hükümetini deviren 28 Şubat post-modern darbesi, AK Parti hükümetleri öncesinde bu ülkenin hatıralarında yer eden acı tecrübelerdi.
    AK Parti, iktidara gelir gelmez, başlayan cuntacılık faaliyetleri ve bir yığın karanlık olay, derin devletle, millet iradesini hiçe sayan statükocu güçlerle hesaplaşmanın gerekliliğini ortaya koyuyordu.
Balyoz Eylem Planı, Sayın Recep Tayyip Erdoğan Başbakanlığındaki 59. Hükümet’in kuruluş günü olan 15 Mart 2003’te karara bağlanmıştı.
Özden Örnek‘in, Mustafa Balbay‘ın günlüklerini herhalde ben yazmadım. Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven isimli cuntacılık oyunlarının adını da herhalde ben koymadım. Bu kadar romantik darbe ismi aklıma bile gelmezdi.
Danıştay saldırısı, Rahip Santoro Cinayeti, Malatya Kitabevi Cinayeti, Hrant Dink Cinayeti sıradan adi olaylar olarak mı değerlendirilecekti?
2007’de Meclis’in Cumhurbaşkanı seçmesine mani olunması, sözüm ona “Cumhuriyet Mitingleri”nin bizzat bazı generallerce organize edilmesi, arkasındaki güç ve sır hâlâ aydınlanamayan Anayasa Mahkemesi’nin aldığı 367 kararı, gece yarısı yayımlanan akla ziyan 27 Nisan Bildirisi ve 2008’de açılan kapatma davasından AK Parti’nin kıl payı kurtulmasını kim tesadüflerle izah edebilir?
Hani İstanbul’da her köşe başında bir apartman dairesi şeklinde kilise açılmıştı. Hani Misyonerler ülkede kol geziyordu. Her tarafta bir Hristiyanlaştırma faaliyeti vardı ve AK Parti iktidarı bütün bunlara göz yumuyordu. Sahi ne oldu bu misyonerlere? Misyonerler mi hidayete erdi, yoksa yalan propaganda timleri ıslah mı oldu? Muhafazakâr insanlar, bu yalanlarla hükümete karşı kışkırtılırken, Hristiyan Avrupa’ya Rahip Santoro, Hrant Dink ve Zirve Kitabevi cinayetleriyle AK Parti iktidarı aleyhinde mesaj gönderiliyordu. Yani bir çeşit 6-7 Eylül Olayları provası yapılıyordu.
Siz AK Parti’nin yerinde olsanız bu kadar mağduriyet ve tuzaktan sonra, tüm tuzakları deşifre etmek için önünüze bir fırsat gelirse bunu geri mi çevirirdiniz? Derin devlet canavarı kuyruğundan yakalanmıştı. Ne yazık ki bu canavarın başını görmek nasip olmadı. Bu günden sonra da nasip olacağına dair şahsen ümitvâr değilim.
Evet, AK Parti’nin, 2007 seçimlerinde aldığı % 47’lik oyda, 2011’de aldığı % 50’lik oyda, ekonomik hamle ve başarılarının yanında, tüm bu tezgâhlara karşı dik durmasının büyük payı vardır. Biz tüm seçimler boyunca, adı ne olursa olsun devlet içindeki illegal yapılanma ve çetelerle yaptığımız mücadeleyi iftiharla anlattık. Ben şahsen bu gün de, o gün yaptıklarımızla iftihar ediyorum.
Yanlış olan şudur: Siz doğru bir iş yapmak için yola çıkarsınız. Yapılan iş doğru, amaç doğru ise, yöntemde hata yapanların, hukuka kendi emel ve arzularını karıştıranların, hukuk adına yakasına yapışırsınız. Ama onların düştüğü hatalara düşmeden bunu yaparsınız. Aksi takdirde bunun adı hukukun tecellisi değil, rövanşizm olur.
Cemaatin telkin ve talimatıyla yanlış işlere giriştiği veya bulaştığı iddia edilen mülki idare, yargı ve emniyet mensupları ile, tersinden, yönlendirmeleriyle cemaati topyekün iktidar karşısında pozisyon almaya sevk ettiklerine inanılan güvenlik ve yargı mensupları da aynı kapsamda muameleye tabi olmalıdır. Ancak günün sonunda bütün orduyu mağdur ve muhatap haline getiren “kumpas” kelimesinin arkasına geçip, yaptığımız doğrulardan dolayı da nedamet göstermemeliyiz.
Türkiye, derin devletle, devlet içindeki karanlık güç odaklarıyla hesaplaşma imkânı verecek bir davayı yüzüne gözüne bulaştırarak büyük bir fırsat kaçırdı. Bugün eski müttefiklerin düşman ilan edilmesi, eskiden düşman olarak gösterilen birçok kişi ve yapılanmanın bugün dost gibi görünmesi de meselenin mahiyetini değiştirmiyor.
Acı, çok acı olan bir şey var ki, yargımız dün de güven vermiyordu, bugün de ne yazık ki, güven vermiyor. Dün de siyasi konjonktüre ve zamanın ruhuna göre karar veriyordu, bugün de. Evet “Adalet mülkün temelidir.” ama onu nerede bulacağız? Sinoplu Diyojen gibi elimize fener alıp adalet arayışına mı çıkalım. Güç adaletsiz, adalet de güçsüz olmamalı. Aksi takdirde, özneler ve nesneler yer değiştirir, ama adaletsizlik bizim talihsizliğimiz olmaya devam eder.
Bu davadan sonra siyasilerin de, ilgili yargı mensuplarının da, konunun muhatabı ve tarafı olan askerlerin de, kolluk gücü olarak çalışan emniyet mensuplarının da, basının da, özetle herkesin, bir özeleştiriye ve vicdan muhasebesine ihtiyacı var. Ne dersiniz?

1.Bölüm: İslâm Dini Açısından
Konuşmak, tüm varlıklar içinde sadece insanlara bahşedilmiş bir nimettir. İnsanın en önemli özelliği nâtık olmasıdır. Nutuk, yani konuşma, rastgele anlamsız sözler söylemek değil; aklın süzgecinden geçmiş anlamlı kelime ve cümlelerin dille, yazıyla, tavırla, edayla, jest ve mimiklerle dışa vurulmasıdır.
    Konuşulması gereken zaman ve zeminlerde susmak veya susturanlara boyun eğmek, sadece ahlâkî bir problem değil, aynı zamanda Allah’ın gazabına uğramaya vesiledir.
    İçte ve dışta yaşanan haksızlıklar, alenî hak ihlâlleri, güçlülerin zayıfları ezmesi, hukuk maskesi altında sergilenen keyfilikler, her türlü gasp ve yağma, zulmün yaygınlaşması, mazlumların göz yaşları gibi konularda susmak, bu fiillerle işlenen zulme ve günahlara ortak olmak anlamına gelir. Zira Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim, zulme meyletmenin, yani hafif bir eğilim göstermenin bile, zulmun ateşinde yanmak anlamına geldiğini buyurmaktadır. (Hud Suresi, 113. Ayet) Yine başka bir ayette, “Ve öyle bir fitneden sakının ki, içinizden yalnızca zulüm yapanlara dokunmakla kalmaz,masumları da yakar.“(Enfal, 25)
    Zalimlerin zulmü niçin masumları da yaksın? diye düşünülebilir. Çünkü masum dediğimiz insanlar, o zulme rıza göstermişlerdir.
    Peki, yaşanan hak ve hukuk ihlâllerine, her türlü baskı ve sindirmeye karşı insanlar nasıl tepki gösterecek? Bunun da cevabını, Kur’an’ı, insanlara ders vermekle mükellef olan Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) veriyor: “Bir kötülük gördüğünüz zaman, onu elinizle düzeltin, buna gücünüz yetmezse, dilinizle düzeltin, buna da gücünüz yetmezse, kalbinizle buğzedin. Zaten bu da imanın en düşük derecesidir” (Müslim, İman, 78) Şüphesiz ki, burada ifade edilen “elle düzeltme“, herkesin kendisini savcı, hakim, polis vs. yerine koyması anlamına gelmez. Hadis alimleri, elle düzeltmenin devletin işi olduğunu; dille müdahale etmenin alimlerin, bugünkü ifade ile aydınların,okuyup yazmışların, sorumluluk konumunda olanların işi olduğunu; kalp ile buğz etmenin de elinden başka bir şey gelmeyen sıradan vatandaşın işi olduğunu ifade etmişlerdir. Nitekim, Hz. Peygamber, bir başka hadisinde bizzat bu meseleye açıklık getiriyor: “Allah indinde en büyük ve en sevgili sadaka: İnsanların hak üzerine konuşmasıdır.Hak üzerine konuşmak, hakkı siyanet etmek(korumak) herkese vacip ise de,ilim adamlarına farzdır.
    Yüce kitabımızda, birçok ayette mü’minlere sabır emredilmiştir. Hz.Peygamber’in birçok hadisinde de başta bela ve musibetler olmak üzere tüm olumsuzluklar karşısında sabır gösterilmesi tavsiye edilmiştir. İslâm dini, sadece olumsuzluklar karşısında değil, ibadette ve hayırlı işlerde de sabretmeyi emretmiştir.
    Ne var ki, Emevilerle beraber, saltanatla yönetilen müslüman topluluklarda, İslâm’ın esas aldığı “sabır” çoğunlukla yöneten elitler tarafından anlamından ve bağlamından saptırılarak kitleleri susturma ve sindirme aracı olarak kullanılmıştır. Halbuki, Allah, insanların canını, malını ve ırzını kutsal saymış ve bunları korumak ise farz kılınmıştır. Bunlara saldırı olduğu zaman susmak, sineye çekmek yani bu konuda sabır göstermek sabrın haram olan kısmındandır. Yaygın bilinen şekliyle “ırz” sadece insanın cinsî varlığını değil, insanın bütün manevi varlığını, yani şeref, haysiyet, hürriyet ve bir bütün olarak şahsiyetini ifade etmektedir.
    Peygamberimiz’in “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” şeklindeki hadisi tam da sabrın haram olan kısmını ifade ediyor.
    Haksızlığa karşı çıkmanın, yani dille müdahil olmanın da ölçüsünü Allah(C.C) ortaya koymuştur: Rabbin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağırmak, insanlarla en güzel şekilde tartışmak, azgınlara bile yumuşak söz söylemektir. (en-Nahl, 125)
    Başka bir ayette de Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
    “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın, seninle arasında düşmanlık olan kişi, candan sıcak bir dost oluvermiş. Amma kötülüğe karşı iyilik hasleti ancak sabredenlerin kârıdır, faziletten yana nasibi bol olanların kârıdır.” (Fussilet, 34,35)
    Haksızlık karşısında hakkını savunan, zulme baş ve boyun eğmeyen kişilerin bu onurlu duruşu Kur’an-ı Kerim‘de övülmüştür:
    “Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa artık onların aleyhlerine bir yol yoktur. ( onlara başka bir ceza verilmez, onlara başkaca bir yaptırım uygulanmaz.)” (Şura,41)
    Alimlerin serdarı Hz.Ali, “Haksızlık önünde eğilmeyiniz , çünkü hakkınızla beraber şerefinizi de kaybedersiniz.” derken şerefli bir insanın takınması gereken tavrı tarif ediyordu.
    Tarih boyunca bir çok islâm alimi, gücü ellerinde bulunduranlarla girdikleri mücadelede, hayatlarından vazgeçmişler ama vakar ve haysiyetlerinden taviz vermemişlerdir.
    Nitekim, asrımızın büyük alimi Bediüzzaman Hazretleri, onu birçok makam ve imkan vadederek râm olmaya, boyun eğmeye davet eden muktedirlerin tekliflerini “ben ekmeksiz yaşarım ama hürriyetsiz asla” diyerek red ediyordu.
    Unutmayalım ki, haksızlık sadece şahsımıza yapıldığı zaman haksızlık değildir. Esas fazilet, başkasına haksızlık yapıldığı zaman buna suskun kalmamaktır. Haksızlığa uğrayan Müslüman olur, gayrimüslim olur, ateist olur; sağcı olur, solcu olur; Türk olur, Kürt olur; Sünnî olur, Alevî olur, hiç farketmez.
    Haksızlığa uğrayan insanların hakkını savunmak, onlarla aynileşmeyi de gerektirmez. Olup bitenlere karşı duruş sergileyenlerin, ortaya karşıt görüş koyan herkesin “hain“, “terör yandaşı“, “paralelci“, “yabancı güçlerin maşası” gibi yaftalarla yaftalanması,itibarsızlaştırmaya yönelik bir algı operasyonudur. Ve bu durum, hiç de hayra alamet değildir. Konuşan bir toplumda sosyal ve siyasî patlamalar olmaz. Esasen susan veya susturulan toplumlarda patlama olur. Fikir sıkışması gaz sıkışmasından daha tehlikelidir. Fikirlerde isabet olur veya olmaz, bilenlerin konuşması, yönetenler açısından da büyük bir şanstır. Şirin görünmek için öksürüklerimizde bile musiki makamları arayanlar, uyarıcı, tamamlayıcı ve yol gösterici olamazlar.
    Elbette kanunların suç saydığı fiilleri kim işlemişse işlesin, adil işleyen yargı onun yakasına yapışsın. Hak yerini bulsun. Ama ne kadar rahatsız edici olursa olsun, sadece düşünceyi serdetme, insanların mahkeme kapılarında sürünmesine sebep olmasın. Unutmayalım ki, biz AK Parti’yi kurarken medya ve düşünce özgürlüğünde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. Maddesini esas almıştık. Ki bu madde, prensiplere bağlanması halinde ülkelerin milli bütünlüğü ve güvenliği açısından sınırlılıklar getirilmesine de imkan veriyor. Yani sınırları geniş tutulan özgürlükle, sorumluluk ortadan kaldırılmıyor. Esas sıkıntı, keyfiliklerin ve kişiden kişiye değişen yorumlarla insanların mağdur edilmesidir. Milli Güvenlikle özgürlük dengesi, başından beri AK Parti hükümetlerinin çok hassasiyet gösterdiği konular olmuştur. O halde, AK Parti’nin kuruluşundaki prensiplerden sapmalara müsaade edilmesin.
    İtidale, teenniye, yumuşak sözle uyarıya, yapıcı eleştiriye, nezâket ve zerâfetten zerre kadar taviz vermemeye, özetle müspet hareket etmeye sonuna kadar “evet” ama susmaya, pısmaya, kaba söze, küfre, hakârete, şiddete, seyirci kalmaya, “bana nasılsa dokunmuyor, bana ne“demeye sonuna kadar “hayır” demeliyiz.
(Devamı Haftaya)

    Sayın Cumhurbaşkanımız, İİT‘nin İstanbul toplantısında yaptığı konuşmada “Dostları çoğaltmak, düşmanları azaltmak zorundayız…” dedi.
    Bu cümle, hem içerde hem de dışarıda şu anda en çok ihtiyacımız olan şeydir.
    Esasen diplomasi ve siyaset, dostları çoğaltma ve düşmanları azaltma işidir.    
    Bir ülkede gayrimemnunlar, ne kadar çoksa o ülkenin idare edilmesi o kadar zordur. Yeryüzünde gayrimemnunları sıfıra indirebilmiş bir rejim de, bir yönetim de yoktur. Ne var ki, gayrimemnunlar tolere edilebilir bir seviyede olursa o ülkede huzur ve barış olur. Aksi takdirde, çekişme, çatışma, kaos ve kargaşa olur.
    Gezi Olayları esnasında, zıt kutupların bir araya gelmesi ve AK Parti Hükümeti karşısında bir pozisyon almalarıyla ilgili olarak Milli Eğitim Bakanımız Sayın Nabi Avcı‘nın çok önemli bir tesbiti oldu. 2 Haziran 2013 tarihinde, gazetecilerin olaylarla
ilgili bir değerlendirme yapmasını istemeleri üzerine Sayın Avcı şöyle dedi:
Cereyan eden olaylarla ilgili ilk değerlendirme şu olabilir; Bir defa bütün bu olaylar bizim iktidar olarak ne kadar başarılı ve becerikli olduğumuzun bir göstergesi. Muhalefetin senelerce uğraşsa da başaramayacağı bir şeyi biz 5 günde başardık ve normal koşullarda bir araya gelmesi düşünülemeyecek olan bir birinden çok farklı kesim, grup, fraksiyonları toz duman içerisinde bir birleriyle buluşturduk.
……….. ……………………………
    Çünkü medyadan da takip ettiğimiz ve gelen bilgilere göre birbiriyle imtizaç etmesi, birlikte davranması, birbirleriyle aynı yolda yürümesi düşünülemeyecek olan farklı kesimleri bir araya getirdiğimiz bir süreç.
    Bu değerlendirme, ayakları yere basan, bilgece yapılmış bir özeleştiri idi. Bugün de bu tesbit, gerçekliğini ve önemini muhafaza etmektedir.
    Bir partiye veya bir lidere birbirleriyle taban tabana zıt birçok birey, birçok grup ve birçok kesim, farklı gerekçe ve mülahazalarla karşı olabilir. Bu onların ayniliğini veya aynileştiğini göstermez.
ABD Devlet Başkanı Obama‘yı örnek verelim. Amerika’daki veya dünyadaki Siyahiler, Obama’ya itilmiş kakılmışlara daha fazla destek verip yakın durmadığı için kızıyorlar. Amerika’daki ırkçı beyazlar, Obama‘ya Bush gibi olmadığı için kızıyorlar. Müslümanlar, göbek adı Hüseyin olan Obama‘nın Müslümanlara daha yakın durmamasından dolayı kızıyorlar. İsrailliler, Obama’ya, yapıp ettikleri zulümlere kayıtsız şartsız destek vermediği için kızıyorlar. Filistinliler, Obama’ya olan ümit ve güvenlerinin yıkılmasından dolayı kızıyorlar. Bu faslı uzatabiliriz. Demem o ki, herkesin karşı olmak, muhalif olmak için çok farklı bir gerekçesi var. Bu durum, bütün bu muhalifleri aynı kefeye koymanızı gerektirmez.
    Komünistler de, Milliyetçiler de, İslamcılar da, Liberaller de, Türkler de, Kürtler de, Sünniler de Aleviler de 12 Eylül rejimine ve onun lideri olan Kenan Evren‘e karşıydı. Çünkü biri biraz çok, biri biraz az da olsa, sonuçta hepsi onun lideri olduğu darbe yönetiminden dayak yemişti. Buradan yola çıkarak tüm bu grupların aynileştiğini iddia etmek sadece yanlış değil, aynı zamanda gülünçtür.
    Sultan ll. Abdülhamit‘e, dönemin İslamcı aydınları, ki bunlar arasında Mehmet Akif Ersoy ve Bediüzzaman Said Nursi de var, Türkçüler, Kürtçüler, Osmanlıcılar, Liberaller, bir kısım Yahudiler, Rumlar ve Ermeniler muhalif idiler.
    20. Yüzyılın başında, Rus Çarlığı’nın despot ve baskıcı yönetimi, neredeyse Rusya’daki bütün mazlum toplulukları, Çar karşıtlığında birleştirmişti. Nitekim, 1917’deki Bolşevik İhtilâli, sonrasında hayal kırıklığı yaratsa da, başlangıçta Rusya’daki Türk ve Müslümanlar arasında dahi ciddi bir sevinç ve memnuniyete yol açmıştı.
    İran Devrimi esnasında Mollalar, Komünistler, Şiîler, Sünnîler, Farslar, Azeriler, Kürtler ve diğer halklar birlikte hareket ettiler. ABD’ye sırtını dayayan İran Şahı, muhtemelen karşısında böyle bir blokun oluşacağını asla tahmin bile etmemişti.
    Yukarıda da belirttiğimiz gibi, güçlü bir yapıya karşı kendilerini zayıf ve korumasız hissedenler, oldum olası yakınlaşma eğiliminde olmuşlardır. Bu yakınlaşma ve zaman zaman müşterek hareket etme eğilimi, güçlü hedef ortadan kalktıktan sonra bu sefer kendi aralarındaki mücadeleye dönüşmüştür.
    O halde, basiretli bir yönetim, içerde de dışarda da, söylem ve eylemleriyle muhalif ve muarızlarını bir araya gelmeye teşvik etmez. Hele hele onları tanımlarken hepsini bir sepette yer almaya asla icbar etmez. Kamplaşma ve bloklaşma, ilk etapta taraftarlarınızı konsolide eder ama orta ve uzun vadede bu yol ve yöntem, ülkeyi maceraya, hatta iç çatışmalara sürükler.
    Bir de mevcut, kazanılmış dostları kaybetmek var ki, o daha da vahimdir. Dost ülke, birey ve kesimleri, armudun sapı, üzümün çöpü hesaplarıyla karşımıza almamamız lazım. “Bin dost az, bir düşman fazladır.” diyen atalarımız, “dünya olsa kes deme bes” sözüyle de bu işin önemini pekiştirmiştir. Yani dünya kadar kimin, kimsen olsa da yeter deme. Tam bu noktada, Ebu Müslim-i Horasanî‘nin ünlü sözünü hatırlayalım. Bu veciz söz, hem iç hem de dış politikalarımızda kulaklarımıza küpe olmalı:
Onlar, zarar vermeyeceklerinden emin oldukları için dostlarını kendilerinden uzak tuttular. Kendilerine bağlamak ve kazanmak için de düşmanlarını yakınlaştırdılar. Yakınlaştırılan düşman dost olmadı. Ama uzaklaştırılan dost düşman oldu. Herkes düşman safında birleşince de, yıkılmaları mukadder oldu.
    Bu söz üzerine başka kelam etmeye bilmem gerek var mı?

    Demokrasilerde siyaset, rekabet zemininde yapılır. Rekabetin tarafları ise siyasi partilerdir. İster siyaset, ister ticaret, isterse rekabetin esas ve meşru olduğu bütün alanlarda, rekabetle beraber mutlaka bulunması gereken bir şey daha vardır ki, o da nezâket’tir. Nezaketten ve ahlâktan mahrum bir rekabet, bir tarafı veya tarafları canavarlaştırır.
    Nezâketin davranışlara yansıyan tarafına ise zerâfet denir. Bizim geleneksel terbiye sistemimizde insan ilişkileri bakımından 3 Z çok önemliydi. 1) Zerâfet 2) Ziyaret 3) Ziyafet.
      Zerâfet, medenî bir insanın asla elden bırakmaması gereken bir vasıftır. Zarif tavırlar, çoğunlukla en inatçı insanları bile yumuşatır. Kaba insan, sarımsak kokan ağız gibidir, herkesi kendinden kaçırır. İki taraf da inatçıysa, hiç bir konuda uzlaşamaz ve anlaşamazlar. Sinoplu filozof Diyojen, dar bir köprüde sözümona bir asilzâde ile karşılaşır. Geçmeleri için birinin diğerine yol vermesi lazım. Asilzâde, “ben serserilere yol vermem” der. Bunun üzerine Diyojen, kenara çekilir, “ben veririm” der.
    Ziyâret, bugün için diyalog anlamındadır. Eskiden insanların diyalog kurması için ya yüz yüze gelmeleri veya mektuplaşmaları gerekirdi. Bugün, gelişen iletişim araçlarından dolayı bunun çok daha fazla alternatifleri vardır. Aralarında diyalog olan insanlar, kolay kolay birbirlerine karşı kırıcı olamazlar.
    Ziyâfet de insan ilişkilerinde önemli bir yer tutar. Bugün de medenî alemde insanlar birçok meselesini yemek masalarında konuşur ve çözüme bağlarlar. Karşılıklı ikram, yakınlaşmayı sağlar. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” atasözünün anlamı budur.
    Fikirlerin ve meselelere yaklaşımların farklı olması, bir zenginlik ve avantaj iken, bunların dile getirilmesi esnasında şayet dil ve üslup nezaket sınırlarını aşar ve taşarsa, çözüm üretmekle yükümlü siyasetin bizzat kendisi problem haline gelir.
    Oldum olası hep şuna hayret etmişimdir: Meclis’te kürsüye gelen milletvekilleri çoğu zaman söze başlarken “Değerli Milletvekilleri” veya “Değerli arkadaşlarım” diye söze başlar. Bu hitaplarla başlayıp rakiplerine bir ton hakaret edip, ağır sözler sarfeden milletvekillerine, “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” diyesiniz geliyor. Bu durumda ya karşınızdakiler, gerçekten değerli değiller, haliyle siz söze yalan söyleyerek başlıyorsunuz demektir. Eğer hitap ettikleriniz, gerçekten değerli iseler o zaman da bu hakaretleri haketmiyorlar, dolayısıyla siz kendinizle çelişiyorsunuz.
    Esasen partiler arasında, iktidar ve muhalefet arasında diyaloğu engelleyen, ortak paydalarda buluşmaya mani olan şey de, çoğu zaman karşılıklı yapılan hakaretler ve ilişkileri zehirleyen kirli dil ve üsluptur. Dilin kirlisi olur mu? Evet en pis kir, dilin ürettiği manevi kirdir. Meclis içtüzüğü, milletvekillerinin “temiz bir dille” konuşmalarını emreder. Buradaki “temiz dil“le kastedilen bellidir. Şüphesiz ki, en ağır eleştiriler, en şiddetli itirazlar da temiz bir dille yapılabilir. Eleştirmekle, hakaret etmeyi, sövüp saymayı birbirine karıştırıyoruz. Hal böyleyken siyaset kurumunu ve siyasetçileri kamuoyu nezdinde itibarsız ve antipatik hale getiren çoğunlukla siyasetçilerin yine kendisidir. Söz, sahibinin kalitesini gösterir. Büyükler boşuna mı demiş “Üslub-ı beyan aynen insandır” diye. Hiç şüphe yok ki, üslup, kişiliğin en önemli yansımasıdır. Divân-ı Lugati’t Türk’ün yazarı Kaşgarlı Mahmut der ki: “Dil ile düğümlenen, diş ile çözülemez.
    Bir Japon atasözü, “Arkandan kapattığın kapıyı sert çarpma; ola ki geri dönme ihtimalin olur.” der. Sürekli hakaret ettiğin, aşağıladığın rakibinle yarın bir araya gelmek zorunda kaldığın zaman, bu çok kolay olmaz. Bugün düşman muamelesi yaptığınız parti ve mensuplarıyla yarın koalisyon kurmak durumunda kalabilirsiniz. Kullanılan kirli dilden dolayı, bugün, yüz yüze gelemediğiniz birbirinizin gözünün içine bakamadığınız insanlarla, şartlar sizi işbirliği yapmak zorunda bırakabilir. Onun için siyasetçiler, asla köprüleri atmamalı, gemileri yakmamalıdır.
    Siyasilerin zehirli dilinin en büyük mahsurlarından biri de vatandaşa kötü örnek olmasıdır. Siyasetçiler, toplumun önündeki insanlardır. Onlar baştır. Atasözümüz boşuna dememiştir, “balık baştan kokar” diye. Sa’di-i Şirazî der ki, “Hükümdar, köylünün yumurtalarını alırsa, hükümdarın adamları tavuklarını alır.” Siyasetçiler, kimsenin yumurtalarını almasın ki, onların takipçileri de insanların tavuklarını almasın.
    Bu problem elbette sadece bugünün meselesi değil. Demokrasi ile tanıştığımız günden beri bizde siyasetin dili sıkıntılıdır.
    İttihat ve Terakki Partisi ile Hürriyet ve İtilaf Partisi‘nin siyasî mücadelesi, mücadele değil, resmen savaştı.
    Mustafa Kemal bile, TBMM‘de hoşuna gitmeyen sözler söyleyen Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Ulaş‘a ” dırdır etme“, “zırzır etme” diyebiliyordu.
    CHP ile Demokrat Parti‘nin kapışması, ahlakî ilkeleri alt üst eden bir kapışmaydı. Perde, masum insanların idam edilmesiyle kapandı.
    Merhum Demirel ile Merhum Ecevit‘in kazara el sıkışması bile şaşkınlık yaratıyor ve haber konusu oluyordu.
    Merhum Demirel‘in, siyasî hırs uğruna Merhum Turgut Özal için sarfettiği aşağılayıcı ve yaralayıcı sözler, hâlâ belleklerdedir.

Sayın Tansu Çiller ile Sayın Mesut Yılmaz‘ın birbirleri için sarfettikleri sözler, taşa çalınsa taşı yarardı.
    Bugünün siyasi dilinin de temiz bir dil olduğunu kimse iddia edemez. Herkes “kem söz sahibine aittir.” prensibinden hareket ederek küçülenle küçülmezse, bu problem belki bütünüyle yok olmaz ama asgariye iner.
Birçoğumuz
Şeyh Edebali‘nin Osman Bey‘e ettiği nasihatleri yüksek sesle okur, duvarlara asarız ama onu hayatımıza tatbik etmeyiz. Ne diyordu Şeyh Edebali?
    “Ey Oğul!
Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana… Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana.. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana.. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana… Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana..

Bu sözlere, duvarların değil, bizim ihtiyacımız var. Hayatımıza tatbik edilmedikten sonra duvarda asılı durmuş ne çıkar?
    Lütfen siyaseti husumet zemininden, nezaketi elden bırakmayan bir rekabet zeminine taşıyalım.
    Unutmayalım ki, dil yarası kılıç yarasından daha derin iz bırakır.

GAZİANTEP

SOSYAL MEDYA

302Subscribers+1
1,031,533FollowersFollow

SON GÖRÜNTÜLENLER

Çelik, partisinin Tekirdağ İl Teşkilatınca Çerkezköy ilçesine bağlı Kızılpınar beldesinde düzenlenen toplantıda yaptığı konuşmada, Taksim Gezi Parkı'nda yeşil alanların katledilmesi gibi bir...