Genel

    15 Temmuz’da Türkiye kabus gibi bir gece yaşadı. Darbeci çetenin sabaha kadar estirdiği terör, yüzlerce vatan evladının şehit olmasına, binlercesinin yaralanmasına yol açtı. Tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet, kederli ailelerine ve milletimize başsağlığı, yaralılarımıza Allah’tan acil şifalar diliyorum. İçteki maddi, manevi kayıp ve yıkımların dışında ülkemizi uluslararası camiada rezil eden bu katil darbecileri ve onların arkasındaki her türlü teşvikçi ve destekçileri Allah, Kahhâr ismiyle kahretsin. Halkımız şanlı bir direniş ortaya koyup darbecileri başarısızlığa uğratarak onları zaten kahretmiştir. İnanıyorum ki, adalet onlara hakettikleri cezayı elbette verecektir. Ancak Mahkeme- i Kübrâ’da da eminim ki İlahi adaletin gazabına uğrayacaklardır.
    Henüz darbenin tahribatı ortada iken, bu ülkenin huzuruna, insanımızın dostluk ve kardeşliğine darbe vurmayı meslek haline getiren ahlâksızlar, tıpkı çakalların puslu havayı fırsat bilmesi gibi,  fitnede yarışır hale geldiler.
    Özellikle sosyal medyada, benim 20 Şubat 2012’de NTV canlı yayınında yaptığım bir açıklamadan “Cemaat devlete sızmış, buna kargalar güler” cümlesi cımbızlanıp aleyhimde bir algı operasyonuna dönüştürülmektedir. Sadece Sosyal medyada kalsa ciddiye almazdım. Ancak muhalefete mensup bazı siyasetçiler tarafından AK Partinin aleyhinde bir argüman olarak dile getirilince bu konuda çok saygı duyduğum Kamuoyuna bir açıklama yapmam gerektiğini düşündüm.  Bağlamından koparılarak istismar konusu yapılan bu sözün aslı faslı nedir? İşte cevabı:
    NTV yayınından 2 yıl önce, 12 Eylül, Anayasa Değişikliği Referandumu için halkımızı bilgilendirmek üzere gittiğim Diyarbakır’da benzer bir açıklamayı Taraf gazetesine yapmıştım. AK Parti iktidarından önce Devletin kendi vatandaşlarını kategorize etmesini eleştirmiş ve şöyle demiştim:
    “Solcusu, sağcısı, Kürdü, muhafazakarı, Alevisi, devleti ele geçiriyor anlayışı vardı. Bunların hepsini topladığınızda Türkiye’nin nüfusu ortaya çıkıyor. İnsan kendisine ait olan bir şeyi ele geçirmez. Eğer böyle bir endişenin gerçekten bir dayanağı varsa, demek ki biz bu kadar çok insan kitlesine, devletin onlara da ait olduğu duygusunu verememişiz.” (27 Ağustos 2010 Taraf Gazetesi) Bu beyanım, AK Parti’nin kurumsal görüşü idi. Nitekim hâlâ Parti’nin resmi web sayfasında yer almaktadır. ( https://www.akparti.org.tr/site/haberler/teror-magdurlarina-1-milyar-dolar-odeme-yapildi/2042#1)
    20 Şubat 2012’de ise NTV canlı yayınında Nilgün Balkaç’ın sorularını cevaplandırırken yukarıdaki görüşleri biraz daha açıp tekrarladıktan sonra konuyla ilgili şunları ifade etmiştim:
    “Kamuda Solcu dediğimiz sosyal demokrat insanlar var mı? Var. Ülkücü milliyetçi insanlar var mı? Var. Mütedeyyin insanlar var mı? Var. Mütedeyyin insanlar arasında farklı farklı gruplara mensup insanlar var mı? Var. Dünyanın her tarafında bu var. Oraya sızmış, buraya sızmış. Bu su mudur, nem midir ki bir tarafa sızsın.
      Kamu personeli nasıl alınıyor? Bu belli mi? KPSS diye bir sınav var. İster hakim savcı aldığınız zaman, ister öğretmen aldığınız zaman, başka şey aldığınız zaman insanlar bu sınava giriyorlar. Bu insanların yüz kızartıcı bir suçları yoksa, memuriyetlerine engel  yasalarda bir durum yoksa onların vicdani kanaatlerinden dolayı, vicdanlarına hafiye kulağı dayayarak onları memur olarak atayamayız, veya bir üst düzey görevlisi olarak atayamayız. Bu açıdan ‘cemaat devleti ele geçirmiş, devlete sızmış’ laflarına kargalar güler.
    Bu konuşmanın tamamını merak edenler NTV arşivinden veya YouTube’dan indirip izleyebilir. (https://youtu.be/wPOglRMsdZs)
1 – Bu açıklamaları yaptığım zaman AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü idim. O gün AK Partili hangi yetkiliye aynı soru sorulsa aynı veya benzer bir cevap verilirdi.
2- Bu görüş, hasseten bir grup ve cemaatle ilgili dillendirilmiş bir görüş değil, geneldir. O gün farklı bir cemaat veya ideolojik grupla ilgili olarak aynı soru sorulsa aynı cevabı verirdim. Bu duruş, demokratik çoğulculuğu savunan bir partinin duruşudur. AKParti’nin programı, tepeden tırnağa tek tipçiliğin reddidir.
3- Bir söz ne zaman söylenmiş, hangi şartlarda söylenmiş, kime söylenmiş, hangi amaçla söylenmiş? Sorularına cevap bulmadan yapılacak değerlendirmeler yanlış, haksız ve yersiz olacaktır. Nitekim 17/ 25 Aralık öncesinde başta Sayın Cumhurbaşkanı’mız olmak üzere, Partimizin ileri gelenlerinin, halen bakan olan arkadaşların, Paralelci ve  Fetö nitelemeleri yokken, bu grupla ilgili olarak söyledikleri övgü dolu sözler ortadadır. Bu sözler, ya bir okul ziyaretinde, ya bir etkinlik esnasında, ya bir gazete mülakatı veya televizyon programında sorulan bir soru üzerine ya da hemen her bakanın katıldığı bir Türkçe Olimpiyatları Programı’da sarfedilmiştir. Bugün medyada haysiyet cellatlığı yapan bir çok yazar çizerin konuyla ilgili, geçmişte yazdıklarının bir dökümü yapılırsa binlerce sayfa olur.
4- Sosyal medyada arkasını önünü keserek konuyu aleyhimde kullananlara derim ki, benim tüm TV konuşmalarımı, gazetelere verdiğim beyanlarımı, sosyal medyadaki paylaşımlarımı arayıp tarayarak yeniden gündeme getirmek sizin en tabii hakkınızdır. Bundan asla rahatsız olmam, gocunmam ve gücenmem. Ancak cımbızlama, bağlamından koparma, kes yapıştır yapma ve nihayet istismar etme ahlâksızlıktır, terbiyesizliktir.
    Ben, 16 yıllık kesintisiz milletvekilliğim boyunca, 1,5 yıl TBMM Başkanlık Divanı üyeliği, 1,5 yıl AK Parti Grup Başkanvekilliği, 6,5 yıl Kültür Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı, 5 yıl AK Parti sözcülüğü ve 1,5 yıl da Genel Başkan Başdanışmanlığı yaptım. Bütün bu görevleri, en faal bir biçimde yaptığıma kamuoyu şahittir. Bu süre zarfında sadece YouTube’ta ve TV arşivlerinde bana ait yüzlerce saatlik video, gazetelerde ve Meclis tutanaklarında binlerce sayfa tutacak konuşma metinleri ve haberleştirilmiş beyanlarım vardır. Herkesin beğendiği veya beğenmediği; taraftar olduğu veya karşı olduğu görüşlerim elbette vardır. Eleştiriye de sonuna kadar açığım. Ne var ki işin içine hakaret girdi mi, o hakareti yapanın suratına çarparım.
    Siyasi olarak tüm söylediklerim ve yaptıklarım hem bu dünyada hem de ebedi alemde elbette benim amel defterimin bir parçasıdır. Bu dünyanın hesabını halkımıza ve hukuka verdim, veririm. Ebedi alemin hesabını da Allah’a elbette vereceğim.
    Oldum olası ideolojik saplantılarından dolayı şahsımıza, fikirlerimize, partimize ve hükümetimize karşı olan çevrelerin her türlü çarpıtma ve iftiralarına alışığız da, darbe sonrası atmosferin hassasiyetinden yararlanarak bu konularda şahsıma, Sayın Gül’e, Sayın Arınç’a, özetle zor gün ve durumların kararlı duruş sergileyicilerine, çilekeşlerine ağız dolusu hakaret eden, çamur atan, tarlada izi olmadığı halde, harmanda yüz bulmaya çalışan, sözümona AK Partili geçinen çanak yalayıcılara ne demeli. Allah göstermesin, darbeciler başarılı olsalardı, bu kase yalayıcılar, mesleklerini icra etmek için darbecilerin kapısını aşındırırken biz yine hayatımız pahasına karşılarına dikilmeğe devam ederdik. Lenin’in, Komünist devrimden sonra kurmaylarına söylediği tarihi sözü bir kez daha hatırlayalım: “Beyler! Unutmayın, biz şu anda güçlüyüz ve bütün alçaklar bizimle beraberdir.
    Başbakanımız Sayın Binali Yıldırım gayet isabetli bir şekilde içte ve dışta düşmanları azaltıp dostları çoğaltmaya her vesileyle vurgu yaparken, sizin yaşınız kadar bu ülkeye ve Parti’ye emeği olan insanlara karşı siz hangi hadle terbiyesizlik yapıyor ve onları adeta düşman ilan ediyorsunuz. Vesselam.

      B) Merkezi Sınavlar

      Geçen hafta, Milli Eğitim Bakanlığı’nda yönetici atamaları ve denetim sisteminin yap – boza dönüşmesiyle ilgili kaos ve kargaşayı yazmıştım. Bu hafta ise milyonlarca evladımızı ve dolayısıyla ailelerini çok yakından ilgilendiren ortaöğretime geçiş sınavlarıyla ilgili durumu kamuoyu ve yetkililerle paylaşmak istiyorum.
      Biz, Milli Eğitim Bakanı olarak göreve başladığımız zaman, sekiz yıllık kesintisiz ilköğretimden ortaöğretime geçiş için yapılan OKS ( Ortaöğretim Kurumları Sınavı ) diye bir sınav yürürlükte idi.
      OKS, 8. Sınıfın sonunda yapılan tek oturumlu bir sınavdı. Öğrenciler bu sınavdan aldıkları puana göre fen liselerine, sosyal bilimler liselerine, anadolu liselerine, anadolu öğretmen liselerine, anadolu imam hatip liselerine, teknik liselere vs. yerleştiriliyorlardı.
      Biz, bu sınavı değiştirerek yerine SBS ( Seviye Belirleme Sınavı ) diye bir sınav getirdik. Sözkonusu değişikliği yapmamızın çok haklı ve bilimsel sebepleri vardı.
      Neydi OKS’yi kaldırıp yerine SBS’yi getirmemizin gerekçeleri?
1- OKS, 8 yılda bir sefer yapılan ve bir öğrenci için tekrarı ve telafisi  mümkün olmayan bir sınavdı. 8 yılın hesabını 1.5 saatlik bir sınavla vermek durumunda olan bir öğrenci, şu veya bu sebepten dolayı başarısız olduğu zaman artık tren kaçmış oluyordu ve arkadan gelecek başka bir tren de yoktu. Sınavda heyecan, stres yapan veya o anda rahatsız olan bir aday, çok başarılı bir öğrenci de olsa,sınav sonucuna göre başarısız olabiliyordu. Üniversiteye giriş sınavına bir aday, sonsuz sefer katılabilir, bir önceki başarısızlığını başarıya dönüştürebilirdi ama OKS’de böyle bir imkan yoktu.
2- OKS, 14 yaşına girmiş, ergenliğin en zor yaşlarından birini yaşayan gençlere uygulanıyordu. Yaşın sıkıntısı ve ağırlığı, sınavın ağırlığı ile birleşince taşınması çok zor bir yük haline geliyordu.
3- OKS’de, sadece türkçe, matematik, fen bilgisi ve sosyal bilgilerden soru sorulduğu için, öğrenciler, sınava hiçbir katkısı olmayan yabancı dil, din kültürü ve ahlak bilgisi, resim, müzik, beden eğitimi, çevre, trafik vb. ders ve konuları gereksiz hatta ayak bağı gibi görüyorlardı. Bir üst öğretim kurumuna  hazırlayan dersler ciddiye alınırken, çoğu hayata hazırlayan dersler ciddiye alınmıyordu. Zikredilen dersleri işleyen bir öğretmene öğrenciler rahatlıkla ” öğretmenim, bizi rahat bırakın da biraz test çözelim, önümüzde OKS var” diyebiliyorlardı. Ders ciddiye alınmayınca, haliyle dersin hocası da çoğunlukla ciddiye alınmıyordu.
      Tüm bu sıkıntı ve eksiklikleri gördüğümüz için OKS’nin revize edilmesi gerektiğine karar verdik. Üniversitelerden de uzman desteği alarak aylarca süren bir araştırma ve çalışma yaptık. Bu arada öğrencilerin, öğretmenlerin, velilerin, okul yöneticilerinin ve ilgili tüm tarafların görüşlerine başvurduk ve arazide bir çok anket yaptırdık. Varılan sonuçlar ince ince bilimsel veriler haline getirildi ve buradan SBS çıktı. Neydi SBS’nin dayandığı mantık ve getirdiği iyileştirmeler?
1 – OKS ile çocukların sırtına bir seferde tabir caizse 100 kiloluk bir yük yükleniyordu. Bir seferde sırta yüklenen bu yükün altında adaylar eziliyordu. SBS, bu yükü üç yıla yayarak taşınabilir hale getiriyordu. Sınav, her yılın hesabını o yılın sonunda verecek şekilde 6, 7 ve 8.sınıfların sonunda yapılıyordu. 6. sınıftaki sınav sonuca % 25, 7. sınıftaki % 35, 8.sınıftaki % 40 etki ediyordu. Ayrıca  ilköğretimde okutulan tüm derslerden alınan notlar da her yıl için % 15 oranında hesaplamaya dahil ediliyordu. Böylelikle en azından öğrenciler nezdinde “gerekli ders-gereksiz ders” ayırımına  son veriliyordu. Bu sistemde aday, sınavda soru çıksın, çıkmasın her dersi ciddiye alıp başarılı olmak mecburiyeti hissediyordu. Üstelik ilk defa merkezi sınavda yabancı dilden de soru soruluyordu.
2 – Eğitimciler iyi bilirler, öğrencilerin derse ve eğitime ilgisini her an diri tutmak için küçük ve ara sınavlar yapmak, ölçme ve değerlendirme sisteminin olmazsa olmazıdır. Bugün üniversitelerde dönem sonu veya sene sonu sınavları ile yetinilmeyip vize sınavlarının konmasının mantığı budur. Bazı derslerde hocalar, bir yarıyılda zaman zaman 5-6 bazen daha çok quiz denen küçük küçük sınavlar yaparlar. Bu uygulama, öğrencinin dikkatini daima diri tutmak ve dönem sonunda öğrencinin üzerindeki yükü hafifletmeye yöneliktir.
3-SBS ile treni kaçırma ihtimali bir anlamda ortadan kaldırılıyordu. Öğrenci, bir yıldaki eksikliğini veya başarısızlığını diğer yıldaki başarısı ile telafi edebiliyordu. Ayrıca diğer derslerine ( sınavlarda soru çıkmayan ) iyi çalışan bir öğrenci, ilköğretim başarı puanı da hesaplamaya  katıldığı için, avantaj elde edebiliyordu.
      Bilinmesi gereken bir şey var ki, yeryüzünde ölçme ve değerlendirme yöntemi olmayan bir eğitim sistemi yoktur. Ölçme, sınav yapmayı gerektirir. Bilenle bilmeyeni ayırmanın henüz başka bir yöntemi icat edilmemiştir. Biz sadece yerli ölçme yöntemleri ile de yetinmedik. Uluslararası bir ölçme ve değerlendime sistemiyle durumumuzu görelim diye Türkiye’yi PISA programına dahil eden bakan da biziz. Dışarıdan birilerinin yüzümüze ayna tutmasından kaçmadık. PISA değerlendirmesinden de yola çıkarak eğitimimize yön ve istikamet vermek gerekiyordu.
      Benim Milli Eğitim Bakanlığım, 1 Mayıs 2009’da sona erdi. Benden sonra gelen arkadaşım, Üç yılda 3 sefer yapılan SBS’yi yine 8. Sınıfın sonunda yapılan tek sınava dönüştürdü. Tamamen olmasa da büyük çapta başa dönülmüş oldu. Bunun üzerine CHP Meclis’te bana sınav sayısını 3’e çıkararak çocuklara haksızlık yaptığım gerekçesiyle Meclis Soruşturması önergesi verdi. Önergenin görüşmeleri sırasında da buradaki gerekçelerimi ortaya koymuştum. Bunlar TBMM tutanaklarından okunabilir. Ondan sonra gelen arkadaşımız, hızını alamayarak sınavları büsbütün kaldıracağını söyledi. İnsanlar haklı olarak sormaya başladılar. Kim fen liselerine ve diğer nitelikli liselere, kim taşradaki sıradan liselere hangi ölçü ve kriterle girecek? Tek başına İlköğretim Başarı Puanı bunun için yeterli mi? Okulların not şişirmelerinin önüne nasıl geçilecek? Sınavlar büsbütün kaldırılırsa taşradaki başarılı çocukların Türkiye’deki başarısı kanıtlanmış belli başlı liselere girmeleri imkansız hale gelmez mi? Çok rağbet olan liseler kura çekemeyeceklerine göre, her okul kendi sınavını yaparsa torpil, kayırma alıp başını yürümez mi?
      Sınavlar kaldırılacak vaadi tedavülde iken göreve Nabi Bey geldi. Nabi Bey’in merkezi sınavların kaldırılacağını ilan edeceği  basın toplantısından, sonradan adı TEOG olarak konacak olan nurtopu gibi bir bebeğimiz oldu. Sınavların kaldırılacağı vaadinden yılda 12 sınav çıkmıştı. Toplamda 6 gün süren sınav 81 il, 852 ilçe ve 10 yabancı ülkede yapılmaktadır. Ayrıca bu sınavlar eskiden olduğu gibi hafta sonu değil, hafta içi yapılıyor. Sınavı olsun, olmasın okullar tüm öğrenciler için iki gün tatil ediliyor. Sınav var diye girilen uzun süreli fiilî tatil havası da işin cabası.
     Bir Mecelle kuralı der ki, “tebeddül- i esmâ ile hakaik tebeddül etmez.” Yani: isim değişikliği ile gerçek değişmez. Fakir bir vatandaşın adını Gâni koyduğunuz zaman zenginleşmiyor. Ya da kişi aptalsa adını Zeki koyduğunuz zaman zeka seviyesi yükselmiyor.
      Yeni bakanımızdan istirhamım şudur: Amerika’yı yeniden keşfetmenin anlamı yoktur. Dünyada başarılı olmuş ve bizim şartlarımıza da uyan kalıcı bir sistemi yerleştirelim ve sabah akşam çocuklarımızla oynamayalım. SBS, bu mantıkla yürürlüğe konmuştu.
      Merkezi sınavların en büyük eksikliği, çocukları teste mahkum etmesidir. Hatta biz buna dikkat çekmek için “test çözen, tost yiyen bir nesil” nitelemesi yapmıştık. Bu eksiklik, eğitim öğretim devam ederken yapılacak klasik sınavlarla telafi edilebilir. Bu durumda, okul başarı notunun kabul edilebilir bir oranda sisteme dahil edilmesi lazım.
      Sayın Bakanım, son bir konuya dikkatinizi çekeyim. SBS’nin 2013 rakamlarına göre kamuya maliyeti, 13.5 milyondur. TEOG’un ise yine aynı yıl rakamları esas alındığında maliyeti 100 milyon liradır. Bilmem fazla söze gerek var mı?
      Haftaya nasip olursa dershane karmaşasını ve temel lise sıkıntısını yazacağım. Gelecek pazartesine kadar sağlık ve huzurla kalın.

      18 Kasım 2002’de kurulan 58. Abdullah Gül Hükümeti’nde Kültür Bakanı iken, 15 Mart 2003’te kurulan 59. Recep Tayyip Erdoğan Hükümeti’nde Milli Eğitim Bakanı olarak atandım. Sayın Erkan Mumcu’dan görevi devraldığımda, eğitim alanında şu altı konuda ciddi sıkıntılar vardı:
1- Milli Eğitim Bakanlığı, başta öğretmen olmak üzere, insan kaynakları açısından çok fakir bir bakanlıktı.
2- Okullaşma oranlarımız (okul öncesi, ilköğretim, ortaöğretim, mesleki eğitim,yaygın eğitim ve yükseköğretim) geri kalmış ülkeler düzeyinde idi.
3- Fiziki altyapı yetersizdi ve mevcut olan fiziki altyapı büyük çapta kalitesizdi.
4- Teknolojik altyapı, özellikle bilişim altyapısı, yok denebilecek bir düzeyde idi.
5- Adeta eğitimin ruhu olan müfredat ve müfredat uygulamaları, çağın çok ama çok gerisinde idi.
6- Okullarımızda rehberlik uygulamaları, emekleme düzeyinde idi.
      Geçen hafta ilan ettiğimiz üzere, bu haftadan itibaren, eğitimin halleri ile ilgili olarak bir seri yazıya başlıyoruz. Hükümet değişmişken, yazdıklarımızın Sayın yeni Başbakanımıza ve Sayın yeni Bakanımıza da katkı sağlayacağını ümit ediyorum. Amacımız bağcı dövmek değil, üzüm yemektir. 
      AK Parti’nin girdiği her seçimi kazanmasında en önemli rolü oynayan 5 alan şüphesiz ki eğitim, sağlık, ulaştırma, toplu konut ve dış politika idi. Bugün ne yazık ki, ulaştırmanın dışındaki 4 alanda ciddi geri gidişler ve sıkıntılar mevcuttur. Sayın Akdağ’ın göreve dönmesiyle birlikte sağlık alanında eski iyi günlerin yakalanacağına inanıyorum. Diğer üç alanda ise politikalar bugün için, bakanlıkları aşan bir mahiyet arz etmektedir.
      Görevde olduğumuz sürece, önümüzde, bugün için bir tanesi bile mevcut olmayan çok sayıda engel vardı. Neydi bu engeller?
1 – Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer, hemen her konuda destekleyici değil tıkayıcı ve engelleyici idi.
2 – O günkü Anayasa Mahkemesi, MEB’de yapılması gereken zaruri düzenlemelerin önünde ideolojik duruş sergileyen bir engeldi.
3 – O günkü Danıştay, çıkardığımız yönetmelik ve diğer ikincil mevzuata fren olmayı marifet sayıyordu. Nitekim bir resepsiyonda Danıştay başkanlarından birine, etkili ve yetkililerin bulunduğu bir halkada espiri yollu şunları söylemiştim: “Sayın başkan, sizinkiler benim Kızılay’da yürüdüğümü haber alsalar, bu sefer yürütmeyi değil, yürümeyi durdurma kararı verirler. Şurâ-yı Devlet bu mudur?” İdare ve Bölge İdare Mahkemelerinin, kendilerini icranın yerine koyarak karar vermeleri de işin cabası.
4- O günün Yargıtayı, eften püften meselelerden dolayı şahsımı ve bürokratlarımızı cezalandırmak için adeta pusuda idi. Hâlâ devam eden bir yığın dava var.
5- Asker, üzerine vazife olmayan her meseleye karışıyordu. Bu konuda detaya girmeyeceğim. Çünkü bunun detayı ancak ciltlerce kitaba sığar. Bırakın MGK’yı, her Askeri Şura toplantısının bile en önemli gündem maddelerinden biri milli eğitimdi, dersem gerisini herkes tahmin eder.
6- Dönemin YÖK’ü, kendisini adeta bir muhalefet partisi gibi konumlandırmıştı.
7- Üniversitelersarası Kurul, YÖK’le beraber “derin devlet” reflekslerinin ve vesayetçi yapının bir parçası olarak karşımızda duruyordu.
8- Dönemin medyası, üç günün ikisinde aleyhimizde manşetler atınca, biz gürültüsüz geçen bir güne şükrediyorduk.
9- Bürokrasi, büyük çapta destekleyici değil, engelleyici idi. Tipik bir örnek olduğu için zikredeceğim. 2003-2008 arasında devlet üniversitesi bulunmayan 41 ilde kurduğumuz üniversiteler için, hükümete bağlı bir birim olan DPT (Devlet Planlama Teşkilatı) olumlu görüş vermemişti.
10- Muhalefetin, sendikaların ve birçok STK’nın bize karşı duruşu çok daha yıkıcı, yıpratıcı ve yaralayıcı idi.
      Tüm bu engel ve frenlemelere karşı görevde olduğumuz 6 yıl 2 aylık sürede yapılanların hesabı, 2009’da görevi devrettiğimiz gün yaptığımız bir basın toplantısı ile verilmiştir. Bizim dönemimizin takdiri elbette eğitim camiası ve kamuoyuna aittir. 
       Tüm olumsuz şartlara rağmen, yukarıda, 6 başlıkta sıralanan bütün alanlarda geçmişle mukayese edilemeyecek kadar büyük gelişme ve ilerlemeler kaydedilmiştir. Yeri geldiğinde bunlar üzerinde duracağız. Bugün, hükümetimizin ve bakanlığımızın önünde bu sıkıntı ve kısıtlamalar bulunmadığına göre, meseleler aklın ve bilimin ışığında, dünyadaki başarılı örnekler de göz önünde bulundurularak çok daha rahat ve soğuk kanlılıkla ele alınıp sonuca ulaştırılabilir. Bizim görev yaptığımız dönemler adeta zemheri kışken bugün rahatlıkla bahar havasından söz edilebilir.
      
      A) İnsan Kaynakları
   
      Milli Eğitim Bakanlığı, tüm kamu personelinin yaklaşık üçte birini bünyesinde barındırmaktadır. Bugün itibarıyle MEB’in personel mevcudu, 923 bini öğretmen olmak üzere, 1 milyonu bir hayli aşmıştır. Bu sayıya geçici statüyle çalışanlar da dahil değildir. AK Parti hükümetleri, her yıl kamunun kullanması için serbest bırakılan veya sıfırdan ihdas edilen kadroların ortalama % 50’sini MEB’e tahsis etmiştir. Bu tutum, tebrik edilecek hatta alkışlanacak bir tutumdur.
      Ne var ki, peşpeşe gelen yaz-bozlardan dolayı eğitim çalışanları şaşkın durumdadır ve kesinlikle mutlu değildirler. 14.09.2011 tarih ve 652 sayılı KHK ile, bütün müsteşar yardımcıları, genel müdürler, genel müdür yardımcıları, daire başkanları,şube müdürleri, il müdürleri ile TTK üyelikleri düşürülmüştür. Daha sonra yapılan düzenlemelerle ilçe müdürleri, il müdür yardımcıları, tüm okul ve kurum müdürleri ile yardımcıları da kapsama dahil edilmiştir. İşin garip tarafı bu sıfırlamalar ve doldur-boşaltlar birden fazla tekrarlanmıştır. Bu uygulamalrdan etkilenen eğitim yöneticisi sayısı yüz bini aşmıştır. Uzun sözün kısası binlerce eğitim yöneticisi geçici olarak değil, kalıcı olarak “havuz“a atılmıştır. Görevdeyken aldıkları maaşlarını aynen alan bu havuz ahalisi, kendi iradeleri ve tercihleri dışında eğitime hiç bir katkı sağlamadan maaşlı müdavimler(işe devam edenler) haline getirilmiştir. Biz iyimser bir ifade ile “müdavim” diyoruz ama bunların çoğunun oturacak odası, çalışacak masası bile yoktur. Hal böyle olunca kendilerini büyük bir boşlukta hissediyorlar.
      Bu uygulama ile MEB’in kurumsal hafızasına ve tecrübe birikimine çok büyük zarar verilmiştir. Nitelikli personel ve öğretmen ihtiyacı hâlâ  tamamen giderilemeyen MEB’de, bu kadar insan ve kaynak israfının hoş görülmesi veya bu yapının aynen sürdürülmesi ancak akıl tutulması ile mümkündür. Görevden alınan Bakanlık merkezindeki üst düzey bürokratların yerine getirilenlerin çoğunun eğitimle uzaktan yakından ilgisi olmayan kişiler olması ise başka bir talihsizlik olmuştur. Şimdi Meclis gündeminde olan bir tasarı ile daha dün KHK ile kaldırılan genel müdür yardımcılığı ve daire başkanlıkları yeniden getiriliyor. Ne yapıldığını anlayan bir hayırsever varsa Allah rızası için bana da anlatsın.
     Yaz-bozdan nasibini alan başka bir alan da teftiş mekanizmasıdır. 2011’de bakanlık müfettişlerinin ünvanı “denetçi” diye değiştirilmiş, 2014’te ise tüm müfettişlerin ünvanı “Maarif Müfettişi“ne dönüştürülmüştür.
      Şimdi ise TBMM’ye sevkedilen bir kanunla yaklaşık 2500 müfettişin 5’te 4’ünün  bu ünvanı elinden alınmakta, yani müfettişlik müessesesi, MEB’de kariyer bir meslek olmaktan büyük çapta çıkarılmaktadır. 
      Konuyla ilgili olarak, 2011’den beri yapılan düzenlemelerde verilen ünvanlar dahil bir çok tutarsızlığa imza atılmıştır. Maarif Vekaleti çoktan Milli Eğitim Bakanlığı’na dönüşmüşken “Maarif Müfettişi” ismi ne kadar isabetlidir?  “Teftiş” kelimesi, ileri götürmek, yol göstermek anlamındadır. Tali anlamı ise denetlemektir. Peki yılların teftiş mekanizmasını “denetim“e indirgemek hangi maslahatın gereğidir? 
      Sayın Başbakan ve Sayın Bakan, Meclis’te bulunan tasarıya acilen müdahale etmelidir. Bunun kurgusu, mantığı ve yaklaşımı eğitime hiç bir katkı sağlamayacaktır. Olsa olsa bunun sonucu, 2000 insanı “eğitim uzmanı” ünvanıyla atıl bir şekilde kenara atmak olacaktır. Yani havuzda amaçsız yüzdürülenlerin sayısı daha da arttırılmış olacaktır. 
      Kanaatimizce, kısıtlı sayıdaki üst düzey personelin, iktidarlarla beraber göreve gelip iktidarlarla birlikte gideceği şekilde düzenlemeler yapılabilir. İktidar değişince bu bürokratlar istifasını sunar, yeni iktidar isterse onları yeniden atar veya değiştirir. Dikkat edilirse bilinçli olarak “iktidar” kelimesini kullanıyorum. Aynı partinin kurduğu farklı hükümetleri kastetmiyorum. Aynı iktidarın farklı bakanları döneminde de her şey sil baştan yapılırsa bunu akılcılıkla izah edemezsiniz. Bunun dışında kalan personelle ilgili, kıdem, bir yerde kalınan süre ve başarı durumu gibi objektif kriterler belirlenerek, liyakat, ehliyet ve ihtiyaca dayalı yer değiştirmeler ve atamalar yapılabilmeli. Öte yandan sabah akşam personelle oynamak ve bunu bütün mekanizmayı allak bullak edecek şekilde yapmak, eğitimin kalitesine hiç bir katkı sağlamayacağı gibi, çalışanların moralini bozmaktan, performanslarını düşürmekten öteye bir işe yaramaz. Milli Eğitim Bakanlığı’nın insan kaynakları politikaları ile ilgili yazılacak o kadar çok şey var ki, bu satırlar ve sütunlara sığmaz. Biz sadece denizden birkaç damlayı numune olarak sunuyoruz. Maarifçiler arif olur. Arife ise çok fazla tarif gerekmez. 
      Ben bunları yazdıktan sonra, defalarca görevden aldığım ve mahkeme kararı ile dönen bazı personeli örnek vererek kendimle çeliştiğimi iddia edecekler elbette olacaktır. Ancak onlara hemen şunu söyleyeyim ki, benim yerini değiştirdiğim kişiler, çok uzun yıllar aynı görevde kaldığı için işletme körlüğü yaşayan veya bulunduğu yerlerde ciddi sıkıntılara yol açan personeldir.
       Eğitime çok büyük bütçeler ayıran AK Parti Hükümeti ve onun eski Mili Savunma Bakanı olan şimdiki Milli Eğitim Bakanımız, moralsız bir orduyla istiklâl savaşı kazanılamayacağını bildikleri gibi, Türk Kalemli Kuvvetleri olan eğitim çalışanlarının moralini yükseltmeden, onların huzursuzluğunu gidermeden de eğitimde arzuladığımız kaliteyi yakalayamayacağımızı ve nesillerimiz adına sürdürmekte olduğumuz istikbâl mücadelesini kazanamayacağımızı elbette bilir. 
      MEB Personelinin ve eğitim politikalarının, sendikaların ve bir gün bile alt kademede yöneticilik yapmadığı halde paraşütle en üst düzey yöneticiliklere getirilen bazı bürokratların insafına terkedilmeyeceğine dair olan ümidimi koruyarak sözü bağlıyorum. 
      Bu vesileyle kendisi için Ramazan’ı önemli sayan herkesin Ramazan ayını tebrik ediyorum. 
Selam ve dua ile . Haftaya birlikte olalım. 

Web sitemde haftalık yazı yazdığımdan beri, genel olarak medyada, özel olarak da sosyal medyada “görevde iken veya sorumluluk makamında iken bunları niye söylemediniz? Şimdi koltuk gitti, konuşmaya başladınız.” şeklinde bir itiraz veya eleştiri ile karşılaşıyoruz. Bunu samimi olarak yapanlara ve gerekçesini merak edenlerin itiraz ve eleştirilerine saygı duyuyorum. Ama söylediklerimizi ve yazdıklarımızı etkisizleştirmek ve şahıslarımızı, kendi akıllarınca itibarsızlaştırmak için başlatılan operasyonların ve linç kampanyalarının aleti olan, herşeyden önce kendilerine yazık edenlere söyleyecek bir çift sözüm var.

Bu yazılardan sonra beni arayan, o dönem partinin ikinci adamı olan Sayın Mehmet Ali Şahin, “Hüseyinciğim, bu yazdıklarınız iyi, hoş da niye dışarıda konuşuyorsunuz?” diye sordu. Ben de tanıştığımız ilk günlerden beri çok sevdiğim, birlikte AK Parti Grup Başkanvekilliği, Bakanlık ve Genel Başkan Yardımcılığı yaptığım ve aramızda gerçekten hep abi-kardeş ilişkisi bulunan Sayın Şahin’e dedim ki: “Abi, İmam camide, öğretmen sınıfta, gazeteci sayfalarında, televizyoncu ekranda, milletvekili mecliste konuşur. Yani özetle kim nerede ise orada konuşur. Dolayısıyla biz dışarıdayız, onun için de dışarıda konuşuyoruz. Bundan daha tabii ne var? Şimdi ben size bir şey sorayım. İçeride iken, yani Bakanlar Kurulu’nda, AK Parti MYK’sı ve MKYK’sında iken, aklıma yatmayan, yanlış bulduğum konulara itiraz ettiğimin, yanlışlıkları zülf-i yare dokunur endişesi taşımadan eleştirdiğimin siz şahidi misiniz?” Sayın Şahin, “Evet, şahidiyim.” dedi.

Nitekim, bir önceki başbakanımız Sayın Ahmet Davutoğlu’da, bazı açıklamalarımla ilgili olarak gazetecilerin görüşlerini sorması üzerine, benim gerek bakanlar kurulunda, gerekse de partinin yetkili kurullarında aklıma yatmayan, doğru olmadığına inandığım hususlarda her zaman itirazlarımı dile getirdiğimi ifade etmişti. ( 12 Şubat 2016 tarihli gazeteler ) Bakanlar Kurulu’nda ve partide birlikte çalıştığım diğer arkadaşlar da eminim ki bu duruma şehadet ederler.

Eleştiri ortak aklın ve istişare mekanizmasının olmazsa olmazıdır. Eleştirinin olmadığı yerde çürüme başlar. Yapıcı olduğu halde birileri eleştiriden rahatsızlık duyuyorsa, bu durum, sağlıksız bir ruh halinin işaretidir.

Biz, yetkili makamlarda iken de, sorumluluk konumunda iken de, başta o zamanın genel başkanı ve başbakanı olan Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere, işin muhataplarına olması ve olmaması gerekenleri, saygıdan zerre kadar taviz vermeden söyledik. Esasen bugün yaptığımız da budur. Benim kapalı kapılar ardında, bire bir söylediklerimi veya ilgili kurullarda ortaya koyduklarımı hariçten gazel okuyanlar nereden biliyorlar ki, bizi o zaman susup şimdi konuşmakla itham ediyorlar. Bugüne kadar, “A yetkilisine zamanında şunu söylemiştik veya B yetkilisine bunu söylemiştik” şeklinde isim vererek dile getirdiğimiz hususlarda kim çıkıp da bizi tekzip etti? “Hayır o konu şöyle değil de böyle idi.” diye itiraz eden oldu mu? Tabii ki, hayır. Çünkü biz, söylenmemişi “söyledik” demekten, olmamışa “olmuş” demekten Allah’a sığınırız. Çok şükür biz, Yalan ve iftiranın en büyük ahlâksızlık olduğunu bilenlerdeniz.

Şahsımıza yapılan tüm hakaretlere ve edilen iftiralara karşı vakur suskunluğumuzu, eğer birileri acziyetimiz veya haksızlığımızın göstergesi olarak yorumlarsa çok büyük bir yanlışlık yapmış olur. Onlara Hazreti Mevlana’ya atfedilen, aslında Ömer Hayyam’a ait olan ünlü sözleri hatırlatmak sanırım yeterli olur:

Kör cehalet çirkefleştirir insanları.

Suskunluğum asaletimdendir. 

Her lafa verecek bir cevabım var elbet;

Lakin bir lafa bakarım laf mı diye, 

Bir de söyleyene bakarım adam mı diye.

Bediüzzaman Hazretleri der ki, “edipler, edepli olmalı, hem de edeb-i islâmiye ile müteeddip olmalı.” Eğer eline kalem alan, sözümona bir kalem erbabı çirkefleşiyorsa, hakaretler yağdırıyorsa, kraldan fazla kralcı oluyorsa, sözünü değil, sesini yükseltip takke kapma çabasına giriyorsa bu zaten sözün bittiği yerdir. O kişilere artık sözle muhatap olmak söze karşı saygısızlık olur. Çünkü onlar edîp değil ki edepli sözden anlasınlar.

Bir partinin yöneticisi olan kimse, ülkeyi idare eden bir kurulun üyesi olan kimse, elbette içerde konuşulması gerekenleri dışarıda konuşmaz. Parti disiplini ve devlet adamlığı sorumluluğu bunu gerektirir. Eğer söz merciine ulaşıyorsa maksat hasıl olmuş demektir. Nitekim, gerek Bakanlar Kurulu’nda, gerekse de Parti organlarında, dar çerçevede veya daha geniş halkada konuşulan bazı mahrem şeyler vardır ki, bizimle birlikte mezara gider.

Basına kapalı toplantılardan sonra, genellikle gazeteciler sondaj faaliyetine başlar. Sizi telefonla arar, boş atıp dolu almaya çalışırlar. Bütün görevlerim esnasında bu tür sondaj faaliyetleinden sonra bizden laf alınamadığına gazeteciler şahittir.

Bir de işin sözcülük tarafı vardır. Ben, beş yılı aşkın bir süre AK Parti Sözcülüğü yaptım. Esasen bizden önce AK Parti’de Parti Sözcülüğü diye bir kavram yoktu. Nitekim partinin hiç bir yazılı belgesinde böyle bir ünvana rastlanmaz. Bizimle birlikte, uygulamalarımızla birlikte böyle bir ünvan fiilen ihdas edilmiş oldu ve sonra da devam etti.

Sözcü olduğunuz zaman, şahsi fikirlerinizi değil, sözcüsü olduğunuz kurumun veya heyetin ortak görüşlerini ifade etmek durumundasınız. İçeride şahsen farklı bir görüş ve tavır sergileseniz bile, çoğunluk nasıl bir karara varmışsa kamuoyuna onu açıklamakla yükümlüsünüz. Bu durumla defalarca karşılaştım. Basının karşısına çıktığım zaman, “çoğunluğun görüşü şu, benim görüşüm ise şudur” demedim. Denmesi zaten doğru olmazdı.

Bugün, durum çok farklıdır. Ben, bir Parti’nin, bir heyetin veya bir grubun sözcüsü değilim. Söylediklerim ve yazdıklarım sadece beni bağlar. Beyanlarım, eleştirel ve rahatsız edici olabilir. İşte bu aşamada demokrasi, düşünce ve düşünceyi ifade etme özgürlüğü, özetle hukuk devleti devreye girer. Eğer devletimizin hukuk devleti olduğu, yarım yamalak da olsa demokratik bir cumhuriyet olduğu gibi bir iddiamız varsa, konuşmamızın değil, susmamızın anormal olacağı sonucuna varmalıyız.

Michel Foucault’un dediği gibi, “Bir yerde herkes birbirine benziyorsa; orda kimse yok demektir.” Dolayısıyla biz kimseye, kimse de bize benzemek zorunda değil. Farklılık ve farklılığın görünür olması Allah’ın yeryüzüne koyduğu en önemli kanunlardan biridir. Bunu kimse bilek gücü ile değiştiremez. Nitekim AK Parti kurulurken en büyük iddialarından biri, demokrasinin çoğulcu vasfı idi.

Biz, günlük menfaatlerin peşinde olsak, sesimizi keser güç ve kudret sahiplerine birçoğunun yaptığı gibi methiyeler dizer, kasideler yazardık. Bencillik, yani hodgamlık oturup keyfinize bakmanızı, digergamlık ise toplumun vicdanı olmanızı gerektirir. Biz hasbîliğimizi hiç bir dönemde hesabîliğe tercih etmedik; bundan sonra da etmeyeceğiz.

Hasan Ali Yücel’den sonra en uzun süre Milli Eğitim Bakanlığı yapmış, çekirdekten eğitimci biri olarak gelecek haftadan itibaren Milli Eğitim’le ilgili yeni bir yazı dizisine başlayacağım. Elbette bazen tespit, bazen teşhis, bazen tenkit olacak. Ancak hepsinin sonunda tedavi önerilerimizi de ortaya koyacağız.

Milli Eğitim Bakanı olduğum sürece, başta bilişim altyapısı olmak üzere, eğitim alanında en çok maddi ve manevi desteğini gördüğüm, o zamanın Ulaştırma Bakanı, mevcut Başbakanımız Sayın Binali Yıldırım’a ve her zaman bayefendiliğini ve sağduyusunu takdir ettiğim şimdiki Milli Eğitim Bakanımız Sayın İsmet Yılmaz’a da katkı sağlayacağına inandığım bu yazıların bazı yaralara da neşter vuracağını ümit ediyorum.

Haftaya birlikte olmak ümidiyle herkese huzur ve barış dolu bir hafta diliyorum.

 

PKK, hendek siyaseti ile bölge insanını felakete sürüklemiştir. Silaha teslim olan HDP siyaseti ise bu tavrı ile maalesef yüzlerce genç insanın kanına ekmek doğramıştır.

Dağda, mezrada, yaylada, mağarada bulunan PKK’lı teröristlerin silahlarıyla birlikte şehirlere yerleşmeleri, filin züccaciyeci dükkanına girmesi gibidir. Fil oradan eninde sonunda ölü olarak çıkarılabilir ancak… Dükkanda sağlam cam, porselen veya kristal kalmayacaktır. Bugünkü manzara ne yazık ki budur.

 Çözüm süreci ne yazık ki katledilmiştir

Çok iyi niyetlerle ve büyük bir cesaretle başlatılan Çözüm Süreci, ne yazık ki katledilmiştir. Çözüm Süreci esasen başlangıç için iki şart getiriyordu:

  1. Parmaklar tetikten çekilecek.
  2. Tüm silahlı PKK’lı unsurlar ülke sınırlarını terk edecek.

Birinci şarta hem devletin silahlı güçleri hem de PKK uydu. Ancak silahlı PKK’lılar ülkeyi terketmek yerine gelip kentlere yerleştiler.

‘Çözüm Süreci’ni bozmamak adına ve tamamen iyi niyetle, valiler, kaymakamlar, savcılar, hakimler, polis, asker, jandarma ve korucular, PKK’nın yapıp ettikleri karşısında adeta elleri kolları bağlı sabrın sınırlarını zorlayarak beklediler.

PKK, ‘Çözüm Süreci’ni kendi lehine ama Kürt halkının aleyhine istismar etti. Gelinen nokta ise vahim… Siyaset inisiyatifi silahlara bıraktı!

Biz, bölgeyi ve bölgenin dinamiklerini bilen birisi olarak, 2009’dan itibaren olanları ve olabilecekleri, Bakanlar Kurulu’nda, AK Parti MYK’sında, MKYK’sında, AK Parti Ortak Söylem toplantılarında ve nihayet Çözüm Süreci konulu tüm özel toplantılarda yetkili arkadaşların, Sayın Başbakan’ın ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın huzurunda, bütün açıklığı ve netliği ile ortaya koyduk.

Zaman zaman kendisini Çözüm Süreci’nin romantizmine kaptırarak bütün fotoğrafı görmek istemeyen bazı yetkili arkadaşların ciddi tepkilerine de muhatap olduk. 2014’teki Afyon’daki AK Parti İstişare ve Değerlendirme Toplantısı’nda benzer bir yaklaşım ve tutumla endişelerini dile getiren ve uyaran ciddi sayıdaki milletvekili, bu yetkili arkadaşlar tarafından tepkiyle karşılandı.

Keşke yanılmış olsaydık

Ancak zaman, bizi ve konuyu bizim gibi gören AK Partili milletvekillerini haklı çıkarmıştır. Keşke yanılmış olsaydık da bugünkü manzara ile karşılaşmasaydık…

Bugün adeta borsa göstergeleri gibi her gün ölüm rakamlarının verildiği zamanlara geldik. Unutmayalım ki ölümler her iki yakada da kinleri, nefretleri ve öç alma duygularını büyütüyor.

Bazıları Sur’u Çermik gibi, Çüngüş gibi Diyarbakır’ın herhangi bir ilçesi zannedebilir. Ancak bilenler bilir ki Sur kadim Diyarbakır’dır, yanı Diyarbakır surlarının çevrelediği tarihî Diyarbakır şehridir. Fatih ilçesi İstanbul için ne ise… Sur da Diyarbakır için aynıdır. PKK, ağır silahlarıyla gelip metropol bir şehre yerleşmişse bunda kendisi için ders ve sorumluluk çıkaracak birçok ‘yetkili’ olmalıdır.

Bir AK Partili, bir Kürt, bir vatandaş olarak…

Bir AK Partili, bir Kürt ve herşeyden önemlisi bu ülkede feryat etme sorumluluğu hisseden bir vatandaş olarak hayatının baharında toprağa düşen şehitler ve onların geride bıraktıkları gözü yaşlı aileleri adına bu çatışmalarda hayatını kaybeden Kürt gençlerin geride kalan bağrı yanık anneleri adına, bu ülkenin heba olmaya devam eden kaynakları adına, harap olan şehirler adına ve bu ülkenin dinamitlenen bin yıllık kardeşliği adına derin bir elem ve ızdırap duyuyorum.

Her zaman söyledik, söylemeye devam edeceğiz. Dünyanın hiç bir yerinde silahla saldıran terörist gruplara çiçek buketleri ile karşılık verilmez. Elbette kısa ve orta vadede silahlı mücadele terörle mücadelenin olmazsa olmazıdır. Ya uzun vade daha ne kadar uzayacak? Silah ”hard power”dır. Yani kaba güçtür. Siyaset, konuşma, müzakere, diyalog özetle akıl ”Soft Power”dır. Yani yumuşak güçtür. Kaba güç de ancak akılla yani yumuşak güçle idare edilirse bir işe yarar. Aksi takdirde yarayı derinleştirir. Doktorun tıbbî yöntemlerle yarayı deşmesi ile herhangi bir insanın bildiği yöntemlerle yarayı kurcalaması şüphesiz ki çok farklı şeylerdir.

Gönüller bölünürse toprak neye yarar!

Özetle demem odur ki silahlı mücadele devam ederken siyaset, yanı akıl bütün imkanlarını devreye sokmalıdır. Bunun yolunu, yöntemini ve kapsamını da akıl tayin edecektir. Yeter ki akla yol verilsin. Aklımız duygularımızı idare ederse milletçe kazanırız. Tersi olur da duygularımız aklımızı idare ederse hep birlikte kaybederiz. Tarih, duyguları aklına galip gelenlerin trajik sonlarının örnekleri ile doludur.

Ben, bu ülkede toprak bölünmesi olmayacağına inananlardanım. Ne var ki gönüller ve beyinler bölündükten sonra toprak bütünleşik kalmış neye yarar! Unutmayalım ki toprak insan içindir; insan toprak için değil.

Hüseyin Çelik

AK Parti Genel Başkan Başdanışmanı Çelik: “(Abdullah Gül’ün adaylığı) Sayın Gül’ün böyle bir niyeti olduğu zaman biz bundan ancak şeref duyarız”

AK Parti Genel Başkan Başdanışmanı ve Gaziantep Milletvekili Hüseyin Çelik, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün genel seçimlerde aday olup olmayacağına ilişkin “Sayın Gül’ün böyle bir niyeti olduğu zaman biz bundan ancak şeref duyarız” dedi.

Gül, cuma namazını Beyoğlu Anadolu İmam Hatip Lisesi Mescidi’nde kıldı. Abdullah Gül’e, Hüseyin Çelik ile AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin de eşlik etti.

Çelik, gazetecilerin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, genel seçimlerde Abdullah Gül’ün adaylığına ilişkin değerlendirmesini hatırlatmaları üzerine, şunları söyledi:

“Sayın Gül’ün böyle bir niyeti olduğu zaman biz bundan ancak şeref duyarız. Kendisi zaten AK Parti’nin kurucularındandır. Kurucu genel başkan yardımcısıdır. 58. AK Parti Hükümeti’nin ilk başbakanıdır, dışişleri bakanıdır. Sayın Gül’ün bütün bu hizmetlerinin sonrasında da çok başarılı bir Cumhurbaşkanlığı süreci vardır. Kendisi böyle bir şeye niyet ederde ve aday olursa biz bundan şeref duyarız. Ancak böyle bir şey olursa benim açıklamam uygun olmaz, kendisine sorarsınız.”

Abdullah Gül, Şahin ve Çelik, cuma namazının ardından okulun yemekhanesinde öğrencilerle öğle yemeğinde bir araya geldi.

AK Parti Genel Başkan Başdanışmanı Hüseyin Çelik, “Bizim muhalefetimiz, ‘acaba AK Parti’nin ayağı tökezler de buradan bize bir yol çıkar mı’ hesabı yapıyor. Bunlar kendi saadetini başkasının felaketinde gören insanlar” dedi.

Çelik, partisinin Bilecik Şeyh Edebali Kültür ve Kongre Merkezi’nde düzenlenen merkez ilçe kongresinde AK Parti’nin 9 kez sandıkta galip geldiğini söyledi. Cumhurbaşkanı adaylarını yüzde 52 oyla Çankaya Köşkü’ne taşıdıklarını anımsatan Çelik, şöyle konuştu:
“Halk, bizim kara kaş, kara gözümüze aşık olduğu için oy vermedi. Milletin değerleriyle değerlenebilirseniz, değerleriyle alay-mücadele eden değil, o değerleri paylaşan ve yaşayan insanlar olursanız, ihtiyaçlarını, memleketin kaynaklarını iyi kullanarak karşılayabilirseniz, bu insanlar sizi başlarına taç eder. Nitekim bunların örneklerini gördük. Yola çıktığımız günden beri önümüze birçok engel koydular ama dirayetle, samimiyetle, sadakatle, birbirimize sarılarak bütün engelleri birlikte aştık. O zamanki davaların yüzde 99’u kurgu davaları. Biz tecelliye inanırız. Kullar hesap yapar, kulların hesabı vardır ama en büyük hesabın sahibi Allah’tır ve Allah’ın da bir hesabı vardır. Hiçbir kulun hesabı bu hesabın üzerine çıkmaz. Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır. Biz yeter ki samimi ve dürüst olalım, yeter ki birbirimize sarılalım ve kenetlenelim. Allah’ın izniyle biz birbirimize karşı samimi olduktan sonra hepimizin sahibi Allah’tır ve biz halka ve hakka dayandığımız sürece Allah’ın izniyle sırtımız yere gelmeyecek.”

“Kim beytülmala, tüyü bitmemiş yetimin hakkına ve fakir fukaranın ekmeğine el uzatırsa o eli kırmak namus borcumuzdur” diyen Çelik, “İnsanın olduğu yerde sıkıntılar ve yanlışlar var. Önemli olan ‘bunlara birileri göz yumuyor mu, yummuyor mu’, mesele budur. İnsanlar kendileri nasılsa karşısındakini de öyle görüyor. Ağzınızla kuş tutsanız, ne yaparsanız yapın, birileri sizi eleştirir. ‘Yüzde 100 insanların oyunu alacağız’ diye iddiamız yok ama hamdolsun, bu memlekette sokaktaki her iki vatandaştan birisi bize tercihini kullanıyor ve 12 yıldan beri tek başımıza halkımıza hizmet etmeye çalışıyoruz” şeklinde konuştu.

– “Bizans oyunları bizde olmaz”

Türkiye’nin etrafındaki 9 ülkenin idare edilemeyecek durumda olduğuna dikkati çeken Çelik, ülkedeki siyası istikrar ve nimetin farkında olunması gerektiğini söyledi.

Eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’i eleştiren Çelik, şu düşünceleri paylaştı:
“Moğol istilası, Türkiye’ye onun kadar zarar vermemiştir. O seçildiği zaman da milletvekilliydim, asla kendisine oy vermedim fakat maalesef çok kötü cumhurbaşkanlığı yaptı. Kendisini sevmesek de devlet terbiyemiz gereği saygıda kusur etmiyorduk fakat Cumhurbaşkanımız bize muhalefet partisi gibi davranıyordu. Süresi bitti, “oh dediler”, yine kavga başlayacak… Hiç dedikleri gibi olmadı. Yine içimizde istişareler yaptık ve Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan 2007 yılında grup toplantısında “Cumhurbaşkanı adayımız Abdullah Gül kardeşim” dedi. Bir kez daha hevesleri kursaklarında kaldı. CHP’nin durumunu biliyorsunuz, evlere şenlik şu anda fakat bizde muhabbet, sevgi ve gerçek manada kardeşlik var. Bizde nerede görev varsa orada görev yapacağız.  Bizim muhalefetimiz, ‘acaba AK Parti’nin ayağı tökezler de buradan bize bir yol çıkar mı’ hesabı yapıyor. Bunlar kendi saadetini başkasının felaketinde gören insanlar. Bunların muhalefet zihniyeti “Şu komşunun evi yansa da ben de omlet pişirsem” zihniyeti. Birbiri üzerinde hakkı olanlar, sevenler birbirine sitem ederler ama ayak oyunları, Bizans oyunları bizde olmaz. Birbirimizi sevip sayarsak, başarımızı sürdürebiliriz.”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Başbakan Ahmet Davutoğlu,

Hüseyin Çelik’in oğlunun nikah şahitliğini yaptı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ATO Congresium’da basına kapalı gerçekleşen düğüne eşi Emine Erdoğan ile katıldı.

AK Parti Genel Başkan Başdanışmanı Çelik’in oğlu Ali Ekrem Çelik ve gelin Esin Erdal çiftinin nikah şahitliklerini Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Davutoğlu, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez yaptı.

Çiftin nikahını Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek kıydı.  Düğüne çok sayıda AK Partili bakan, milletvekilinin yanı sıra sanat ve iş dünyasından da davetli katıldı.

GAZİANTEP

SOSYAL MEDYA

302Subscribers+1
1,014,241FollowersFollow

SON GÖRÜNTÜLENLER

Çelik, AK Parti Merkez Karar Yönetim Kurulu Toplantısı'nın ardından gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Yaklaşık 5 saat süren toplantıda, Türkiye'nin gündeminin konuşulduğunu, Gezi Parkı...