Genel

Sultan Abdülhamid Devrinde Batılılaşma

      Sultan Abdülhamid’le ilgili gerçeği yansıtmayan iddialardan biri de, onun Batılılaşma karşıtı, bugünkü moda tabirle “yerli ve milli” bir padişah olduğudur.
      Gerçek şu ki, Batılılaşma serüvenimiz Sultan Abdülhamid’ten çok önce başlamıştır. Osmanlı’nın güçlü dönemlerinde, yükselme devrinin zaferleri arasından tepeden bakılan, hatta bazen sefaletlerine acıdığımız Avrupa, kabuğunu kırmış,Reform ve Rönesans hareketleriyle orta çağ skolastik düşüncesinden, kilisenin hegemonyasından kurtulmuş, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçmiştir.
      Müslüman Doğu dünyası ise, Bilim ve teknolojideki liderliğini daha 13. Asrın sonunda terk etmiş, 17. Yüzyıldan itibaren de hayatın her alanında üstünlüğü Batı’ya kaptırmıştır. Osmanlı, ilk defa savaş meydanlarında karşılaştığı Batı’nın teknolojisi karşısında önceleri şoke olmuş, sonra bunları elde etme ve aradaki uçurumu kapatma gayreti içine girmiştir. Malumdur ki, zayıf güçlüye özenir ve onu taklit etmeye çalışır. Bu genel kaide,Osmanlı için de değişmemiştir. Özenme ve taklit bilim ve teknoloji ile sınırlı kalmamış, hayatın her alanında kendisini hissettirmiştir.
      Lale Devri olarak bilinen III. Ahmet Dönemi’nde, 1721’de Paris’e elçi olarak gönderilen Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin “Takrir” isimli Sefaretnamesi, bir Osmanlı aydınının gözüyle Avrupa’nın nasıl görüldüğünün tipik bir örneğidir. Mehmet Çelebi, mimariden musikiye,operadan baleye, kadın erkek ilişkilerinden adab-ı muaşerete, bahçe düzenlemesinden giyim kuşama kadar Batı’nın adeta röntgenini çekmiş ve yer yer hayranlığını da gizleyememiştir.
      18. Asırdan bu yana her sektör ve alanda Batı tesiri ivme kazanarak devam etmiştir. Bazılarının zannettiği gibi biz Cumhuriyet Dönemi ile birlikte Batı’ya açılmadık. Batı’ya açılma Osmanlı Sarayı’nda başladı. Mimariden musikiye, plastik sanatlardan giyim kuşama kadar her alanda Batılılaşmanın hem merkezi hem pompalandığı yer Saray’dır.
      Saray’ın Batılılaşma tercihi, II. Mahmut döneminde hız kazanmış, Sultan Abdülmecid döneminde zirve yapmış, Sultan Abdülhamid döneminde de kararlılıkla sürdürülmüştür.
      Sultan Abdülmecid, ilk Saray tiyatrosunu Dolmabahçe kompleksi içinde inşa ettirmiştir.
Dieterle ve Hammond isimli mimarların projelendirdiği İtalyan üslubundaki tiyatro binasının iç dekorunu Paris Operası dekoratörü Sechan yapmıştır. Tiyatro, 1859’da Naum Tiyatrosu sanatçılarının sahnelediği Luigi Ricci’nin ‘Scaramuccia’ operasıyla açılmıştır.
      Sultan Abdülhamid de babasının bıraktığı yerden devam etmiş, o da Yıldız Sarayı içinde özel tiyatrosunu yaptırmıştır.Binanın mimarı, Kalfa Vasilaki’nin oğlu Yanko’dur.
      Yıldız Sarayı Tiyatrosu‘na İtalyan Arturo Stravolo‘yu yönetmen olarak atanmıştır. Stravolo‘nun çocukları ve damatları da sanatçıdır ve hepsi de II. Abdülhamid‘in tahttan indirildiği 1909 yılına kadar, Yıldız Sarayı Tiyatrosu‘nda sahneye konan eserlerde rol almıştır. Hünkar’ın sahne sanatlarında tercihi İtalya olmuştur.
Sultan Abdülhamid, çocukluğunda Paul Dussap’tan musıkî, Guatelli’den piyano dersleri almıştır. Şehzadeliğinde ise Donizetti ve Lombardi’den de dersler almıştır. Esasen tercih ettiği musiki de Batı müziğidir. Özellikle opera ve operetlere bayılır, Türk musikisinden hazzetmediği de çok iyi bilinir. Hünkar 17 çocuğuna da Batı müziği dersleri aldırmıştır.
      Sultan Abdülhamid dönemi mimarisine yön ve şekil verenler de ya gayrimüslimler veya yabancı mimarlardır. Mimar başı Sarkis Balyan’ın yanı sıra, Mimar Vasilaki, Mimar Yanko, Mimar Ohannes, Amasyan Efendi, Dikran Kalfa, Başmühendis Bertier gibi isimler en çok bilinenlerdir. Yabancı mimarlardan en ünlüleri ise, Alexandre Vallaury, Raimondo d’Arenco, Guilio Mongeri, Philippe Bello, M. Rene Dukas, Jachmund, Otto Ritter ve Helmuth Cuno gibi isimlerdir. Batılılaşma dönemi mimarisine,bilindiği gibi, Mimar Sinan veya Sedefkâr Mehmet Ağa ilham kaynağı olmamıştır.
      Sultan Abdülhamid’in kendisi de sanatkâr bir insandır. Yaptığı mobilyalar da Batı tarzındadır. Bu dönem camilerinde bile mimari üslup ağırlıklı barok olmak üzere, neo-barok, neo- rönesans, neo-grek, neo- gotik üsluptur. İstanbul Üniversitesi merkez kampüsü, (Eski) Haydar Paşa Lisesi binası,Düyun-ı Umumiye Meclisi binası olarak yapılan şimdiki İstanbul Erkek Lisesi, taşra vilayetlerinde hâlâ ayakta olan bazı hükümet konakları, eğitim tesisleri, birçok askerî bina, kışla ve boğazdaki birçok cami,Sultan Abdülhamid dönemi eserleridir ve yukarıda belirtilen mimari üsluplarla inşa edilmişlerdir.
      Başta İstanbul Darülfünun’u (1900) olmak üzere, Batılı tarzdaki birçok eğitim kurumu, birçok hastahane, postahane de Sultan Abdülhamid dönemi eseridir.
      Batılılaşma sevdamızı beğenirsiniz, beğenmezsiniz, bu bir tercih meselesidir. Ama Sultan Abdülhamid’i “yerli ve milli” yapacağız diye onu başka bir insan olarak takdime de sanırım hakkımız yoktur.

(Devam Edecektir

Hüseyin Çelik

Sultan Abdülhamid Devrinde Toprak Kaybı

      Osmanlı Devleti’nin toprak kaybı, daha 1699 yılındaki Karlofça Antlaşması ile başlamıştır. Bu, aynı zamanda Gerileme Devri’nin başladığı tarih olarak kabul edilir.
      Tıpkı insanlar gibi, İmparatorluklar da doğar, büyür, gelişir ve ölürler. Tarih boyunca kurulan bütün İmparatorluklar, miadını doldurunca ölmüşler ve onların külleri üzerinde yeni filiz devletler kurulmuştur. Esas mesele izzetle mi zilletle mi öldükleridir.
     Malum, I. Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı İmparatorluğu tasfiye oldu. Osmanlı’nın sahip olduğu topraklar üzerinde bugün 30 küsur devlet kurulmuştur. Ancak biz, hepsi ile ya savaşarak ya da başkalarının işgal ve ilhak etmesi sonucunda ayrıldık. Sonuçta Müslüman devletler dahil, onlar bize, biz onlara düşman olduk. 
      II. Dünya Savaşı’nın ardından Britanya İmparatorluğu tasfiye oldu. Ancak İngilizler bu mukadder sonu gördükleri için, daha 1930’lu yılların başında, kontrollü çözülmeyi kolaylaştırmak için Commonwealth’i kurdular. Bugün, İngiliz Milletler Topluluğu veya Milletler Topluluğu olarak bilinen bu gevşek federasyonun üyesi olan 54 ülke vardır. Bunların üçte biri de Müslümanların çoğunluk olduğu ülkelerdir. İngiltere, II. Dünya Savaşı’ndan sonra bu ülkelere adeta özgürlük bahşetti ve bağımsızlıklarını ilan eden ülkeler, İngiltere’nin dostu ve müttefiki olarak kalmaya devam ettiler.
     Soğuk Savaş’tan sonra Sovyet İmparatorluğu tasfiye oldu. Burada da Rusya Federasyonu, 16 devletin büyük çoğunluğunu Bağımsız Devletler Topluluğu çatısı altında kendisine dost ve müttefik yapmayı başardı. Fransa’nın, İspanya’nın, İtalya’nın, Portekiz’in, Norveç’in, Hollanda’nın, Belçika’nın bile, bazen kendilerinden kat be kat büyük kolonileri vardı. Onlar da, asırlarca sömürü üzerine kurdukları hakimiyetlerine rağmen, eski kolonileri ile büyük çapta dost ve müttefik kalmayı başardılar.
      İster Sultan Abdülhamid, ister Sultan X, Y veya Z kim olursa olsun, ekonomisi, bilimi, eğitim sistemi, teknolojisi, sanayisi, tarımı özetle her şeyi, rakip ülkelerin gerisinde kalmış bir ülkeyi eski halinde tutamazdı.
Nitekim, Ziya Paşa, 1870’te Avrupa ülkelerini gördükten sonra yazdığı bir gazelde, bizimle onlar arasındaki farkı şu beyitle özetlemişti:
Diyâr-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm,
Dolaştım mülk-i islâmı bütün virâneler gördüm.
    Devletin günlük işleyişinden, ordunun silah ve teçhizatının teminine kadar herşeyi dışarıdan alınan borçlarla dönen çok etnik yapılı, çok dinli, çok dilli, üç kıtaya yayılmış bir imparatorluğun toprak kaybını ve yıkılışını geciktirirsiniz ama önleyemezsiniz. Osmanlı Devleti’nin yıkılma ve dağılma sürecini biraz da bu tarafından görmek lazım. 
    Namık Kemal, daha 1860’lı yıllarda devletin gidişatından acı acı dert yanan yazılar yazıp konuşmalar yapınca dostları, “Ya üstad, sen sürekli devlet elden gitti gidiyor, diyorsun ama yıllar geçiyor, bak bir şey olmuyor. Devlet-i Aliye hâlâ dimdik ayaktadır. “ dediklerinde , Namık Kemal der ki, “ Beyler, bu Mehmet Efendi değil ki, akşam ölsün, sabahleyin dört Müslüman omuzlayıp götürüp defnetsin. Müsaade edin de 600 sene yaşamış bir devletin 50 sene de can çekişmesi sürsün.Namık Kemal çok haklıydı. Gerçekten 19. Asrın ikinci yarısı ile 20. Yüzyılın başları Osmanlı Devleti’nin can çekişmesine sahne olmuştur. Bu dönemde kazandığımız tek savaş, Kırım Savaşı’dır. Onda da İngiltere, Fransa ve Sardunya (İtalya) ile müttefikiz.
      Burada, itiraz edilen nokta şudur: Kemalistlerin Atatürk ve İsmet Paşa etrafında ürettikleri efsaneler gibi, muhafazakar camia da Sultan Abdülhamid adına efsaneler ve yalanlar üretmiştir. Bu yalanlardan biri de “Sultan Hamid zamanında devlet bir karış toprak kaybetmedi.” şeklindeki yalandır. Halbuki Sultan Abdülhamid döneminde kaybedilen toprakların kilometre kare olarak büyüklüğü bugünkü Türkiye’nin iki katından fazladır. Kıbrıs, Tunus, Mısır, Sırbistan, Romanya, Karadağ ile Rumeli’deki irili ufaklı birçok yer onun zamanında kaybedildi. Kars ve Ardahan’ın yıllarca Rusların işgalinde kalması da cabası.
     Kıbrıs’ın 1878’de, yani Sultan Hamid’in devri iktidarında, İngiltere’ye nasıl bırakıldığı ise başlı başına bir hadisedir. Yazı serisinin sonunda İngiliz ve Osmanlı arşiv belgelerine dayalı olarak bunu çok net bir şekilde ortaya koyacağım.
    Allah selamet versin, Mustafa Müftüoğlu’nun Kemalist resmî tarihe isyan niteliği taşıyan 12 ciltlik en ünlü eserinin adı: “Yalan Söyleyen Tarih Utansın” şeklindedir. Resmiyet kimin eline geçerse, onun yalan ve yanlışlarla dolu kendi resmî tarihini oluşturması, nesillerimize yapılan büyük bir haksızlık olmaz mı?

 

(Devam Edecektir)

 

Hüseyin Çelik

Sultan Abdülhamid Devrinde Ekonomi

     İlber Ortaylı Hoca, 19. Yüzyıla “En Uzun Yüzyıl” der. Hatta bu ismi taşıyan çok önemli bir kitabı vardır. Elbette her asır, yüz yıldır ama gerçekten 19. Yüzyıl bizim açımızdan o kadar çok yıkılışa, devrilişe, felakete ve zaafa sahne olmuştur ki, bir türlü bitmek bilmemiştir. 

     Ekonomik açıdan da en zor yüzyıllarımızdan biri 19. Yüzyıldır. Osmanlı Devleti, bütün Müslüman toplumlar gibi, Sanayi Devrimlerini ıskalamış, el tezgahlarına dayanan ekonomisi, Avrupa’nın fabrikasyonu karşısında iflas etmiştir. İlkel asırlardaki tarzda yapılan tarımımız da dünya ile rekabet etme kabiliyetini kaybetmiştir. Askeri alanlarda yapılan yenilik ve modernleşme hayatın bütün alanlarında yapılamadığı için çare olmamıştır.

     1854 yılına kadar, dışarıdan borç almadan gelen Osmanlı Devleti, hem devlete hakim olan debdebe, lüks ve şatafat düşkünlüğünün finansmanını karşılamak, hem de bu yıl girilen Kırım Savaşı’nın harcamaları için ilk defa dış borç almıştır. Devletin hazinesi ağzına kadar dolu olan asırlarda sadece Topkapı Sarayı ile yetinilirken, çöküşün başladığı 19. Asrın ikinci yarısında peş peşe saraylar ve köşkler inşa edilmiştir. Bugün İstanbul’da hâlâ ayakta olan köşk ve sarayların, Topkapı hariç,hepsi çöküş döneminde yapılan eserlerdir. Malum, müflis iş adamlarının çoğu, uzun sürmese de, daha iyi giyinir, daha iyi arabalara biner ve daha iyi ofislerde otururlar. Böylelikle etrafa “yıkılmadım,ayaktayım” mesajı verilmeye çalışılır. Osmanlı yönetimi de Avrupa karşısındaki zayıflık kompleksini onların Buckingham Sarayı, Versailles Sarayı veya Sen Petersburg Sarayı gibi Saraylar inşa ederek yenmeye çalışmıştır. Sultan Abdülhamid, Topkapı Sarayı’nda doğmuş, Dolmabahçe Sarayı’nda büyümüş, Yıldız Sarayı’nda hükmetmiş ve nihayet Beylerbeyi Sarayı’nda vefat etmiştir.

     Elle tutulan üretim olmadığı için, borcu borçla kapatma, borcun faizi için borç alma artık Osmanlı idaresinin kaçınılmazı olmuştur. Sultan Abdülmecit zamanında başlayan borçlanma serüveni, kardeşi Sultan Abdülaziz döneminde zirveye çıkmıştır. Öyle ki, 1874 yılında, iki Galata sarrafından alınan borç, 27 yıl boyunca ödenmediği için 1901 yılında, alacaklıların Fransızları devreye sokmasıyla uluslararası bir kriz haline gelmiş, Fransızlar buna karşılık, o zaman bizim olan Midilli adasına asker çıkarmıştır. Ancak sarraflar Lorando ve Tubini’ye borcun, faiziyle birlikte, son kuruşuna kadar ödenmesinden sonra Fransızlar askerlerini çekmişlerdir. Fransızlar, sadece tahsilatçılık yapmakla kalmamışlar, bu meseleyi kullanarak kendileri için de birçok imtiyaz koparmışlardır.

     Alınan borçlar, geri dönüşümü olan yatırımlara değil, büyük çapta devletin cari giderlerine ve az bir miktarı ise hizmet sektörüne harcanmıştır. Sultan Abdülhamid tahta çıktığı zaman, amcası Sultan Abdülaziz moratoryum ilan etmişti. Yani alacaklı ülkelere “borçlarımı ödeyemiyorum” demişti.

     Türkiye’yi çok iyi bilen “Doğu’nun Ruhu” kitabının yazarı ,Türk dostu İngiliz diplomat ve fikir adamı David Urquhart, Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid’e uzun mektuplar yazarak borçlandırmanın büyük bir tuzak olduğunu ve mutlaka bu beladan kurtulmaları gerektiğini defalarca yazmıştı. Bu mektupların çoğu mabeyn (padişahların özel kalemi)engeline takılarak adı geçen padişahlara ulaşmamıştı bile. Bu mektuplarından birini, “Türkler” isimli kitabını tercüme ederek yayımladığım Muhafazakar Parti milletvekili Butler Johnstone İstanbul’a getirmiş ama tüm çabalarına rağmen Hünkar’a ulaştıramamıştır. (Bkz: Hüseyin Çelik,Türk Dostu İngiliz Dışişleri Komiteleri, İnkılab yayınevi, 1993, İstanbul)

     Hakkını yememek lazım Sultan Abdülhamid, 1876’da padişah olduğu zaman Osmanlı Hazinesi ve Maliyesi, yukarıda da belirttiğimiz gibi zaten iflas etmişti. Ne var ki, O, ekonomik olarak ülkeyi şaha kaldıran bir icraatın sahibi de değildir. Eğitim, sağlık, ulaştırma ve haberleşme alanlarında bıraktığı çok önemli hizmetler vardır. Onun zamanında bilim, teknoloji ve tarım alanlarında da ciddi iyileşmeler olmuştur. Ancak bilinenin aksine, Osmanlı Devleti, ekonomik olarak en fazla Sultan Abdülhamid döneminde dışa bağımlı hâle gelmiştir. Rumi 28 Muharrem 1299, Miladî 20 Aralık 1881’de padişah kararnamesi ile Kurulan Duyûn-ı Umumiye Meclisi, tarihimizde yabancıların maliyemize yaptıkları en büyük müdahaledir.

     Öyle ki, günümüz IMF’sinin dayatma ve şartları, Düyun – Umumiye’nin şartları ve uygulamaları karşısında çok hafif kalır. Bu kararname ile alacaklı devletler Osmanlı Devleti’nin gelirlerinin çok önemli bir kısmına resmen el koymuşlardır.
1854-1914 yılları arasında dışarıdan toplamda 41 ayrı anlaşmayla borçlanmaya gidilmiş, bunun da toplam 20’si Sultan Abdülhamid dönemine rastlamaktadır. Her ne kadar miktar olarak Sultan Abdülaziz kadar açılmamışsa da, o da dış borçlanma sarmalından devletin yakasını kurtaramamıştır. 1854’te almaya başladığımız dış borçların son taksidini 1954’te ödedik.
( Bkz. Dr. Biltekin Özdemir,Osmanlı Devleti Dış Borçları, Maliye Bakanlığı Yayınları, 2010,s.96)

     Sultan’ın 33 yıllık iktidarının ekonomik muhasebesini yapmak ve detaylandırmak elbette bu yazıya sığacak bir konu değildir. Bu alanda da çok sayıda kitap ve makale vardır. Ne var ki, bu yayınların çoğu yine ya Sultan Abdülhamid’i karalama ya da yüceltme yolunu seçmiştir. Bütün malzemeyi değil de, sadece görmek istediklerimizi gördüğümüz sürece tarihî körlüğümüz ne yazık ki devam edecektir.

 

(Devam Edecektir)

 

Hüseyin Çelik

Sultan Abdülhamid’in Pan-İslamizmi

Sultan Abdülhamid’in “Pan-İslamcılık” politikası dini bir hassasiyetten kaynaklanan bir tercih değil, dönemin şartlarının gereği olarak başvurulan pragmatist bir stratejidir.

    Yavuz ve Kanunî gibi, haşmetli devirlerin padişahlarının Pan-İslamcılık yapmaları zaten söz konusu olamazdı. Çünkü bütün dünya Müslümanları zaten onların eline bakıyordu ve hepsi Osmanlı’ya muhtaçtı. Çöküş asırlarında ise, çoğu diğer süper güçlerin esaretinde olsalar bile, dünya Müslümanları’na, Osmanlı’nın ihtiyacı vardı. Onun için “Pan-İslamcılık” dinî hasbilikten doğmuş bir hareket değil, zayıflıktan kaynaklanan siyasal bir ideolojidir.

    Müslümanlık yapmak ile İslamcılık yapmak kesin çizgilerle birbirinden ayrılması gereken şeylerdir. Tıpkı dindarlıkla dinciliğin çok farklı olması gibi. Dindar, büyük bir ruh ve beden teslimiyetiyle dinini yaşayan ve yaşatmaya çalışan insandır. Dinci ise, dinini başta her türlü menfaat olmak üzere, dünyevi amaç ve emelleri uğruna kullanan insandır. Birincisinde ihlas ve samimiyet, ikincisinde ise manevi iflas ve riya vardır. Dünya Müslümanları üzerinde titremek, din kardeşliği potasında erimek, İslam dünyasının maddi ve manevi refahını istemek ve bu uğurda gayret göstermek, şüphesiz ki çok saygıdeğer erdemlerdir. Ancak, siyasal güç ve iktidarı elde etmek veya elde tutmak için dinden ve dini hassasiyetlerden faydalanmayı esas alan siyasal İslamcılık hareketi için aynı şeyleri söylemek mümkün değildir. Birincisi, dini için dünyasını kullanırken; ikincisi, dünyası için dinini kullanır.

    Kaldı ki, çoğu günümüzdeki İslamcıların ilham kaynağı olan dönemin islamî hassasiyetleri ön planda olan aydınlarının neredeyse hepsi Sultan Abdülhamid’e sırılsıklam karşıdırlar. (Filibeli Ahmet Hilmi Efendi, Babanzade Ahmet Naim Efendi, İzmirli İsmail Hakkı, Ferit Kam, Eşref Edip, Mehmet Akif Ersoy, Elmalılı Hamdi Yazır, Bediüzzaman Said Nursi vs.) Çünkü bu aydınlar, baskı rejiminden dolayı münafık ve maskeli bir toplum oluştuğunun farkındaydılar. Onun için bu Müslüman aydınlar, hilafet kurumu ve sözümona din adına tesis edilen otoriter bir yapıdan değil, homojen bir yapısı olmayan, hürriyetçi ama İslamcı olmayan Meşrutiyetçilerden yana oldular.

    Sultan Abdülhamid’in yanında ve yöresinde, bilinenin aksine, en kritik görevlerde bulunanların çok önemli bir kısmı gayri müslimlerdir. Abdülhamid devri, bu yönüyle, bugünün “yerli ve milli” anlayışıyla mukayese kabul edilemeyecek kadar çoğulcu bir görüntü sergilemektedir. Sultan Abdülhamid’i adeta kutsayan günümüz Türkiye’sinin İslamcılarına bugün bile böyle bir tabloyu kabul ettiremezsiniz .

    Bu gayri müslim devlet adamlarına bazı örnekler verelim:
– Artvin Dadyan Paşa ( Ermeni) Dışişleri Bakanı
Spiridion Mavroyeni ( Rum ) Özel dokturu
Sami Günzberg ( Yahudi) Diş hekimi
– Nişan Efendi ( Ermeni ) Basın danışmanı
Teodor Kasap ( Rum) Saray Kitapçıbaşısı
Agop Paşa ( Rum ) Şahsi Emlakçısı daha sonra Maliye Bakanı
Sarkis Balyan ( Ermeni ) Mimarbaşısı
Aleksandros Karatodori Paşa ( Rum ) Bayındırlık Bakanı
Mareşal Ferdinand ( Bulgar Prensi ) Yaveri
Raimando D’Aranco (İtalyan ) Saray Mimarı
Fausto Zonaro ( İtalyan ) Saray Ressamı
Arturo Stravolo ( İtalyan) Saray Tiyatrocusu
Sava Paşa ( Rum) Dışişleri Bakanı
Ohannes Efendi ( Ermeni ) Ticaret Bakanı
– Ohannes Sakızyan ( Ermeni ) Maliye Bakanı
Miamili Portakalyan ( Ermeni )Maliye Bakanı
(Detaylar için Bkn.https://www.academia.edu/33920601/II.Abdu_lhamidin_Hıristiyan_Memurları)

Sultan’ın şahsî ve ailevi yaşantısı, Yıldız Saray’ında dinin ve dindarlığın ne kadar hakim olduğu konularıyla ilgili yazılmış çok sayıda kitap ve makale vardır. Elbette her fani gibi, o da hesabını Allah’a verecektir. Burada belki sorgulanması gereken şey, günümüz islamcılarının Merhum Padişah’ı adeta velayet mertebesine çıkarmalarıdır. Ona “ Kızıl Sultan” yaftasını vuranlara karşı, berikilerin ona “Veli Padişah” demesi, ne yazık ki bir Türkiye klasiğidir.

    Deveye, “ Sen inişten mi hoşlanırsın, yoksa yokuştan mı”diye sormuşlar; deve, “niye düzün suyu mu çıkmış?” demiş.
Biz ne zamana kadar ya yokuş, ya da inişe talim edeceğiz?

 

(Devam Edecektir)

 

Hüseyin Çelik

Sultan Abdülhamid Tahta Nasıl Çıktı?

    Sultan Abdülhamid, başını Hüseyin Avni Paşa ile Mithat Paşa’nın çektiği bir askeri darbe sonucu padişah olmuştur. Tahttan indirilen amcası Sultan Abdülaziz, kısa bir süre sonra Dolmabahçe Sarayı’nda ölü bulunmuştur. Ölüm şekli intihar mı, cinayet miydi ? Bu hâlâ tartışılan bir konudur. Yerine yeğeni ve Sultan Abdülhamid’in ağabeyi V. Murat tahta geçirilmiş ancak 93 gün sonra V. Murad halledilmiş ve yerine darbecilerin bütün taleplerini karşılamayı kabul eden Sultan Abdülhamid tahta geçirilmiştir. Mizaç olarak zaten evhamlı bir insan olan Sultan Abdülhamid’in ruh hali üzerinde, amcası Sultan Abdülaziz’in trajik ölümü ile Çırağan Sarayı’na kapatılan ağabeyi V. Murad’ın, kendisi için tehdit oluşturan varlığı çok olumsuz etkiler yapmıştır. Yine kardeşleri Mehmet Reşat ve Vahdettin’in olgun yaşlarda ve potansiyel padişah adayı olmaları Sultan Abdülhamid’in uykularını kaçıran faktörlerdendir.
Tarihte birçok örneğine rastladığımız gibi, Sultan Abdülhamid, işe kendisini iktidara getiren muktedirleri ortadan kaldırmakla işe başlamıştır. Çünkü sizi iktidara getirme gücüne sahip olanlar, günün birinde işlerine gelmediği zaman sizi iktidardan uzaklaştırabilirler de. Bunun için kilit isim, 1876 Anayasası’nın babası olan Mithat Paşa’dır. Mithat Paşa, Anayasa’ya ısrarla bir madde koydurmuştur. Söz konusu 113. maddeye göre, Padişah istediği zaman istediği devlet adamını, istediği yere sürgüne gönderebilecektir. Mithat Paşa’nın amacı, bu maddeyi kullandırarak bütün rakiplerini İstanbul’dan sürdürmek ve daha sonra rahatça sadrazamlık yapmaktır. Kaderin cilvesine bakın ki, genç Sultan Abdülhamit, 1876 Anayasası yürürlüğe girer girmez 113. Maddeyi ilk olarak Mithat Paşa’ya uygulamıştır. Başkaları için hazırlanan kuyuya Mithat Paşa’nın kendisi düşmüştür. Diyar diyar sürgünden sonra Mithat Paşa’nın Taif’te bir zindanda boğdurularak öldürülmesi, Sultan’ı bir süreliğine rahatlatmıştır.

Anayasa, Meclis ve Abdülhamid

    Genç Abdülhamid, Anayasal düzene geçmeyi kabul etmiş, 1876’da Kanun-ı Esasi’yi yayımlayarak I. Meşrutiyet’i ilan etmiştir. Bizde Parlamenter sistemin başlangıcı olan bu dönem, yine bizzat padişahın Osmanlı Mebusan Meclisi’ni dağıtması ve Anayasa’yı 1908’deki II. Meşrutiyet’in ilanına kadar 31 yıl süreyle rafa kaldırması ile çok kısa süreli olmuştur. Meşrûtiyet, padişahın yetkilerini kısıyordu, padişahın yanında, halk adına karar verecek bir Meclisi de beraberinde getiriyordu. Malum, saltanat ortak kabul etmez. Adı ister padişah, ister Sultan, ister Şah, ister Kral, ister Melik, ister Emir ne olursa olsun Monarklar, kendilerinin bir güç tarafından sınırlandırılmalarından asla hoşlanmazlar. Hz. Peygamber dönemi ile dört Halife devri adı konmamış birer Cumhuriyet uygulaması iken, devleti yönetecek kişiler liyakat esasına göre ve bir çeşit seçimle iş başına getirilirken, sonraki dönemlerde İslam dünyasının tamamına hakim olan, hanedan aileye dayalı, saltanat yönetimleri, bizzat Kur’an- ı Kerim’in hükümlerine ve Asr-ı Saadet uygulamalarına ters düşmüşlerdir.

İstibdat ve Sultan Abdülhamid

    Hiç şüphe yok ki, Sultan Abdülhamid dönemi, gerekçesi ister devletin bekası, ister saltanatın bekası, ister hilafetin bekası ve isterse de şahsının bekası olsun, gerekçe ne olursa olsun bir İstibdat devridir. Devletin kurduğu hafiye sistemi terör estirmiş, jurnalcılık ve muhbirlik geçim kapısı haline gelmiştir. Bizim muhafazakar camia, Sultan Abdülhamid devrinin “İstibdat Devri” olarak nitelendirilmesinden hiç hoşlanmaz. Gerekçe olarak da “o zamanın şartları”nı ileri sürerler. Bu yaklaşımla, ulusalcı Kemalistlerin tek parti dönemindeki baskıcı uygulamalara, meşrulaştırıcı kılıflar uydurmaları arasında özünde bir fark yoktur.


Malum, baskıcı rejimler, maskeli insanlardan oluşan münafık bir toplumun oluşmasına yol açarlar. Siz, insanların kendi ülkelerinde, hür zeminlerde, kendilerini ifade etmelerine veya itirazlarını dillendirmelerine müsaade etmezseniz iki şey olur: Bu insanlar, ya yurt dışına çıkarlar veya faaliyetlerini yer altına indirirler. Her iki durumda da kontrolünüzün dışına çıkıyorlar demektir. Konuşan toplumlarda patlamalar olmaz. Ancak susturulan toplumlarda adeta gaz birikmesi gibi sıkışmalar meydana gelir. Böyle durumlarda çoğu zaman küçük bir kıvılcım adeta grizu patlaması gibi sonuçlar doğurur.

     Nitekim, Sultan Abdülhamid döneminde de böyle olmuştur. Sultan Abdülaziz döneminde İstanbul’da, dertlerini dile getirmelerine müsaade edilmeyen ve sürgünlere gönderilen Yeni Osmanlılar’ın, (Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi ve diğerleri) yurt dışında yürüttükleri muhalefet, onların oluşturduğu fikrî ve politik zemin üzerine I. Meşrûtiyet ilan edilmiştir. Kısa bir süre sonra Meşrûtiyet’in, yani padişahın yetkilerinin sınırlandırılması ve Millet Meclisi’nin kurulmasını esas alan rejimin ortadan kaldırılması, Türkiye’deki ikinci nesil muhalefet hareketi olan Jön Türkler’in ortaya çıkmasına yol açmıştır. Ağırlıklı olarak Kahire, Londra, Cenevre ve Paris’te faaliyet gösteren Jön Türkler, içerdeki sivil ve asker gayrimemnunlarla da sıkı bağlar kurunca II. Meşrûtiyet’i, bir emrivaki ile ilan ettiler ve Sultan buna boyun eğmek zorunda kaldı. Partileşen örgüt, İttihat ve Terakki olarak kısa zamanda bütün iktidarı eline aldı.

     Nitekim Milli Şairimiz Mehmet Akif, II. Meşrûtiyet’in ilanının ardından İstanbul’da galeyana gelmiş kalabalıkları, neşterin altındaki kör çıbanın patlamasına benzetmiştir.

 

(Devam Edecektir)

Hüseyin Çelik

      İdeolojik muhalif ve muarızlarımız, genel olarak Osmanlı padişahlarından nefret mi ediyor, o zaman biz onlara adeta “ismet sıfatı”nı layık görüyoruz. Halbuki İsmet sıfatı, yani günahsızlık peygamberlere hastır. Peygamberlerin dışındaki şahıslar Halife de olsalar onlara bu sıfatı veremeyiz. Unutmayalım ki başta, Yezid olmak üzere, Emevi ve Abbasiler’in hilafeti acımasız bir saltanata dönüştüren bütün halifeleri, Osmanlıların, görünüşte devletin bekası için, kundaktaki kardeşlerini katleden padişahları da “İslam Halifesi” ünvanlarını taşıyorlardı.
     İşin özü mazi düşmanlığı, tarih ve ecdat düşmanlığı ne kadar hastalıklı bir ruh hali ise “maziperestlik” yani geçmişimizde, tarihte ne varsa bunları kutsama yaklaşımı da o kadar hastalıklı bir ruhun tezahürüdür.
Tarih, ibret ilmidir. Biz tarihi, geçmişte düşülen hatalara bugün tekrar düşmemek, geçmişteki iyi ve güzel şeyleri ise günümüze ve geleceğimize ışık tutmak için okur ve okuturuz. Ne var ki, okuduğumuz veya okuttuğumuz tarih doğru olmalı. Ders kitapları veya dizilerle süsleyip boyadığımız tarihin, günün birinde boyaları döküldüğünde genç nesiller sonrasında kendisine öğretilen hiç bir şeye, doğru da olsa inanmamaya başlar.
      Tarih okumak, araba süren bir kişinin arada bir, ihtiyaç oldukça dikiz aynasına bakması gibidir. Unutmayalım ki, ön cam dikiz aynasının yüz katı büyüklüğündedir. Ön cama bakıp araba sürmesi gereken bir sürücü, sürekli dikiz aynasına bakarsa arabayı ya duvara ya da bir kayaya bindirir. Bilinmelidir ki günümüzün zayıflık ve eksikliğini geçmiş süslemeleriyle telafi edemeyiz. Hayallerini, hatıralarının önüne geçiremeyen kişiler veya toplumlar gerçek anlamda başarı hikayeleri yazamazlar.
      Sultan Abdülhamid de bütün faniler gibi, hatasıyla sevabıyla izler bırakarak bu alemden göçüp gitti. Bize düşen övgü ve sövgü saplantısına düşmeden onu gerçek yüzüyle tanımak ve tanıtmaktır. Onun sıkı idaresine, “Devlet-i Ebed-müddet”, “Devletin Bekası”, “Hilafetin Bekası” gibi mazeretler üretenler bilsinler ki, yanılıyorlar. Çünkü bütün despot rejimler bu ve benzeri mazeretlere sığınıyorlar. Unutmayalım ki, yönetimde esas olan, insanların huzur ve mutluluğudur. Devlet bunu sağlıyorsa bir anlam ifade eder. Günümüz dünyasında da özgürlükleri, güvenlik kaygısına feda eden yönetimler de “kamu düzeni ve güvenliği”, “devletin bekası”, “milli menfaatlerimiz”, “asayişin temini” gibi gerekçeler ileri sürüyorlar.
      Tarih gösterdi ki, Osmanlı Devleti dahil, hiç bir devlet için “bâkilik” söz konusu değildir. Esasen” Ezelî” ve “Ebedî” sıfatları Allah’tan başka hiç bir şey için kullanılamaz. Mezarlarımızın bile neredeyse hepsinin üstünde “El Bâki, Hüve’l- Bâki” diye yazar. Yani, “Bâki olan sadece O’dur”. Bırakın Bâki olmayı, birçok Müslüman fatih, “Gâlip” olmayı bile, inancının gereği olarak, Allah’a mahsus bir şey olarak kabul etmiştir. Bu yaklaşımdan dolayıdır ki, İspanya’nın güneyinde muhteşem bir medeniyet kuran Endülüs Müslümanları, başta Elhamra Saray’ı olmak üzere, yaptıkları her eserin neredeyse her taşına Yusuf Suresi 21. Ayetten ilham alarak “La Gâlibe İllallah” yani, “Allah’tan başka gâlip yoktur.” sözünü kazımışlardır. Bizim,tarihte galip ve muzaffer diye bildiğimiz kimseler, yaşadıkları sürece kimseye mağlup olmasalar da eninde sonunda ecele yani ölüme mağlup olmuşlardır.

      Bu uzun ve genel girişten sonra Sultan Abdülhamid özeline geçebiliriz. Umarım ki, her türlü peşin hükümden sıyrılarak ortaya bir Sultan Abdülhamid portresi koymaya çalışacağım.

(Devam Edecektir)
Hüseyin Çelik

    Bizde oldum olası, tarihi şahsiyetlerle ilgili olarak ifrat veya tefrit uçlarında dolaşan bir yaklaşım vardır. İçinde bulunduğumuz camiaların peşin kabullerine dayalı olarak sevdiklerimize toz kondurmazken sevmediklerimizi ise yerin dibine geçiririz.

      Aslında söz konusu yaklaşım, eğitilme tarzımızla da doğrudan ilgilidir. Bizler lineer bir yaklaşımla yetiştiriliyoruz. Buna, düz mantık da denebilir. Bize göre bir şey ya iyidir, ya da kötüdür; ya siyahtır, ya da beyazdır; ya güzeldir, ya da  çirkindir. Bu yaklaşım asla ara ton tanımaz. Halbuki hayatın ve eşyanın tabiatı bu yaklaşıma tamamen zıttır.

      Lineer mantık, bizde ayrıca sublimasyon, yani gereksiz derecede yüceltme, adeta tanrılaştırma denen bir hastalığın yerleşmesine yol açmıştır. Fatih’i, Yavuz’u veya Kanunî’yi mi seviyoruz, onların da insan olduğunu, etten kemikten yaratıldıklarını, aşklarının, sevgilerinin, nefretlerinin, korkularının, endişelerinin ve zaaflarının olduğu gerçeğini unutuyoruz. Sultan Abdülhamid’i mi seviyoruz, onun etrafında efsaneler üretiyor ve onu adeta kutsuyoruz. Atatürk’ü mü seviyoruz, işi adeta tapınma derecesine vardırıyoruz. Tam tersine eğer bu tarihi şahsiyetleri sevmiyorsak, işi nefret derecesine vardırıp sabah akşam onlara hakaret ediyor, iftira ediyor hatta küfrediyoruz.

      Bir milletin milli hatıraları olan tarihe ve tarihi şahsiyetlere bu şekilde yaklaşmak aynı zamanda patolojik bir vakıadır. Çünkü aşk kusur göstermez; kin ve nefret de iyilik ve sevap göstermez. Hele ki, aşklarımızı ve nefretlerimizi ideolojik saplantılarımız belirliyorsa takım tutar gibi padişah, devlet adamı, şair ve yazar tutmaya başlarız. En iyi şairi, dünya görüşümüze, ideolojik tercihlerimize uymuyor diye yok sayarız. Halbuki, bir sanatkarı sadece İdeolojik kriterlere göre değerlendirmek bülbülü eti için öldürmek gibidir. 

      Bir başka sıkıntı da, tercihlerimizin reaksiyoner olmasıdır. Solcular, Kemalistler Sultan Abdülhamid’e “Kızıl Sultan” mı diyor, o zaman, o, bizim için “Ulu Hakan”dır. 

     Hiç şüphe yok ki, Sultan Abdülhamid’i deviren İttihat ve Terakki Partisi’nin kötü yönetimi, bir kez daha “Gelen, gideni aratır.” atasözüne hak verdirdi. Daha önce sırılsıklam Abdülhamid muhalifi olan bir çok şair ve yazar, bu yönetimi görüp yaşayınca, Sultan’dan özür dileyen, pişmanlıklarını dile getiren yazılar ve şiirler yazdılar. Burada üzerinde durulması gereken husus şudur: Gelenin daha kötü olması gideni iyi yapar mı? Yine bir atasözümüz der ki “körler memleketine şaşılar padişah olur” Körlüğe karşı şaşılık daha iyi olabilir ama bu bizim şaşıya badem gözlü dememizi gerektirir mi? Komünizm çok kötüydü. Komünist diktatörler milyonlarca insanın kanına girdiler. Sonunda komünizm çöktü. İnsanlar düğün bayram ettiler. Ne var ki, eski komünist yöneticiler bir anda kapitalist oldular ve kapitalizmi en vahşi şekliyle uygulamaya başladılar. Yeni dönemin ultra zenginleri yanında geniş halk kitleleri sefil oldular. Bundan dolayı demir perde ülkelerinin önemli bir kısmında bugün iyileşen şartlara rağmen, komünist döneme ciddi bir özlem var. Bu durum, komünizmin iyi olduğunu gösterir mi? Aynı şekilde, İttihatçıların devlet yönetimine acemiliği, zorbalığı ve çeteciliği bulaştırması, Sultan Abdülhamid dönemini İstibdat Dönemi olmaktan çıkarır mı?

 

(Devam Edecektir)

 

Hüseyin Çelik


       Bize yıllarca “Cumhuriyet”i, “demokrasi” diye anlattılar. Halbuki Çin, Rusya, Küba, İsrail, İran, Irak, Suriye, Libya, Özbekistan vs. de Cumhuriyettir. Ancak İngiltere, Hollanda, Belçika, İspanya, İsveç, Norveç , Danimarka, Japonya sembolik de olsa hâlâ Krallıktır. Birinci saydıklarım totaliter, otoriter, sosyalist veya teolojik Cumhuriyetler iken, ikinciler Demokratik monarşilerdir. Birincilerde hak, hukuk, düşünce hürriyeti, insan hakları hak getire; ikincilerde ise bunların âlâsı var. Bu durumun çok şey anlattığı açıktır. Mühim olan bir Cumhuriyetinizin olması değil, nasıl bir Cumhuriyetinizin olduğudur. Totaliter – otoriter bir Cumhuriyetiniz mi var, Sosyalist bir cumhuriyetiniz mi var, Teokratik bir Cumhuriyetiniz mi var, Bürokratik bir Cumhuriyetiniz mi var, yoksa Demokratik bir Cumhuriyetiniz mi var? İşte bütün mesele budur. Cumhuriyet, kamil bir demokrasi ile taçlanırsa bir anlam ifade eder. Ki biz AK Partililer, kamil demokrasiyi “ileri demokrasi” olarak nitelendiriyoruz. Aksi takdirde sözde Cumhuriyet olursunuz, ama özde Cumhuriyet olamazsınız. Namık Kemal’ın ifadesiyle, zenci bir hatuna “Gülbeyaz” adı vermekle onu beyazlatamazsınız. İnsanlar arasında bir anket yapılsa ve sorulsa, “yukarıda isimleri geçen ve benzeri olan Cumhuriyetlerde mi yaşamak istersiniz yoksa adı geçen Krallıklarda mı yaşamak istersiniz ?” Sizce sonuç ne çıkar ?
 
       Malumdur ki, monarşilerle cumhuriyetler arasındaki temel fark, devletin başındaki kişinin iş başına gelme biçimidir. Bir hanedanın fertleri arasında görev devir teslimi halkın iradesine başvurulmadan yapılıyorsa orada monarşi vardır. Monarkın adının kral, kraliçe, şah, padişah, sultan, hakan, kağan, emir, melik olması sonucu değiştirmez. İsimler farklı olsa da bunlar mahiyet itibariyle aynıdır. Bir ülkede devletin başındaki insan, bir hanedan mensubu olmayıp seçimle işbaşına geliyorsa orada cumhuriyet var demektir. Ancak gerçek anlamda seçimle veya göstermelik seçimle işbaşına gelen cumhurbaşkanları ille de demokrat olacaklar diye bir şey yoktur. Ne yazık ki, yaşadığımız dünyadaki cumhuriyetlerin çoğunluğu demokratik değildir.
 
       Esasen çoğunluğu Müslüman olan bir ülkeye yakışan yönetim biçimi Cumhuriyet’tir. Asr-ı Saadet’te adı konmamış bir Cumhuriyet uygulaması vardır. Hz. Peygamber, kendisinden sonra devletin başına kendi ailesinden birinin geçmesini vasiyet etmemiştir. O günkü İslam toplumu, kendi içinden, liyakat esasına göre devletin başına gelecek ve daha sonra adına Halife denecek devlet başkanlarını bir çeşit seçimle işbaşına getirmiştir. Dört Halife’den sonra Emeviler hilafet sistemini saltanata dönüştürerek İslamiyete en büyük kötülüğü yapmışlardır.
 
         Türkiye’de, muhafazakarlar oldum olası sanki Cumhuriyet düşmanı ve saltanat hayranıymış gibi sunulmuştur ancak bu doğru bir tesbit değildir. Elbette saltanat özlemcisi olan, padişahları bütün beşeri vasıflardan arındırarak hatasız, günahsız, kusursuz olarak görmek isteyen azınlık bir muhafazakar kitle vardır. Tıpkı bir kısım Kemalistlerin Atatürk’e sublimasyon uygulayarak adeta ilkel kabilelerin ecdat ruhlarına tapmaları gibi, işi tapınmaya kadar götüren bir kitlenin varlığı gibi. Muhafazakar insanların karşı olduğu cumhuriyet, halkın iradesine dayalı olmayıp sivil ve askeri bürokrasinin hakimiyyetine dayalı olan Bürokratik Cumhuriyet’tir. Yıllarca halkın iradesine dayanarak iktidara gelen siyasi irade, bu sivil ve askeri bürokrasinin adeta esiri haline getirildi. Bazısı darbelerle alaşağı edildi, bir kısmı ise son nefesini dar ağaçlarında verdi.
 
        AK Parti’nin programının sonuç bölümünde bizim Cumhuriyetimizin karakteri ve özlemi duyulan Cumhuriyet’le ilgili olarak şu ifadeler yer almıştır: Cumhuriyet, binlerce yıllık tarihimiz içerisinde elde ettiğimiz kazançların en önemlilerindendir. Bütün gayretlere ve gelişmelere rağmen AK PARTİ, Cumhuriyetimizin demokratik bir cumhuriyet olması için bugüne kadar alınan mesafenin çok yetersiz olduğuna inanmaktadır. Bu programın içtenlikle benimsediği siyasi doğrultu ve önerilerle Cumhuriyetimizin hukukun üstünlüğüne, insan hak ve özgürlüklerine dayalı demokratik bir yapıya kavuşturulması hedeflenmiştir.
 
      Bu hedeflerin neresinde olduğumuzu herkesten önce biz AK Partililerin Cumhuriyetimizin 94. ve iktidarımızın 16. yılında oturup düşünmek zorundayız. Özgürlük ve güvenlik dengesinde, devlet karşısında bireyin ne kadar güçlü ve emin olduğu konusunda, düşünce ve düşünceyi ifade etme özgürlüğü gibi konularda ne kadar mesafe aldığımızı sorgulamak, başkalarından önce bize düşer.
 
       Çünkü programımızın sonuç bölümünde devamla şunları vadetmişiz: “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın felsefesinden hareketle partimiz, bütün politikalarının merkezine bireyi koymuştur. Başta düşünce, ifade, inanç, eğitim, örgütlenme ve teşebbüs özgürlükleri olmak üzere bütün sivil ve siyasi özgürlükleri, çoğulculuğun, barış ve uzlaşmanın temel şartı olarak görüyoruz. Tüm bu özgürlükler Türkiye’yi herkes için yarınlarından emin olacakları büyük bir umut haline getirmenin de olmazsa olmaz şartlarıdır.
 
       Partimiz din, dil, mezhep, bölge, etnik köken ve cinsiyet farkı gözetmeksizin bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını birinci sınıf vatandaş olarak görür ve kucaklar. Bizim demokratik anlayışımızda farklılıkların birbirine dönüşme mecburiyeti yoktur. Tarihi tecrübemizden süzülerek gelen farklı olanların bir arada barış içinde yaşama kültürü de bundan başka bir şey değildir. Haklı zayıfları, haksız güçlülere karşı korumak, vazgeçilmez prensiplerimizden biridir. Bu nedenle programımız, bir kısım veya kesimin huzur ve mutluluğunu değil, herkesin huzur ve mutluluğunu sağlamayı hedeflemektedir.
 
         Partimizin bu programda hayata geçireceği yönetim anlayışında, devlet buyurganlık bakımından iri ve hantal bir devlet değil, kaliteli hizmet üretme işlevi ve etkinliği açısından güçlü bir devlet olacaktır. Ülke bütünlüğü ve milli egemenliğe saygı çerçevesinde çoğulculuğa ve çok sesliliğe dayanan bir yönetim anlayışında, devlet bir orkestra şefi konumunda olacaktır. Dayatan, direten, rant dağıtan bir devlet değil; düzenleyen, denetleyen, fırsat yaratan, teşvik eden ve yol gösteren bir devlet, 21. yüzyılın hakim demokratik anlayışının bir gereğidir. Ülkemizi dünya sahnesinde hakkettiği yere getirecek olan da budur.
 
       Malumdur ki, parti programları, vatandaş ile onların oylarına talip olan siyasi partiler arasında bir sözleşmedir. AK Parti Programı’nda en çok emeği olanlardan biri ve “Sonuç” kısmını bizzat kaleme almış bir kişi olarak aynı zamanda hafıza kayıtlarımda bulunan bu ifadeleri böyle anlamlı bir günde başta AK Parti’li arkadaşlarım olmak üzere kamuoyu ile paylaşmak istedim. Cumhuriyetimizin daha nice yıllar, ama demokrasiyle taçlanmış bir hukuk devleti olarak yoluna devam etmesi ve payidar olması dileğiyle bütün vatandaşlarımızın Cumhuriyet Bayramı’nı tebrik ederim.

    15 Temmuz’da Türkiye kabus gibi bir gece yaşadı. Darbeci çetenin sabaha kadar estirdiği terör, yüzlerce vatan evladının şehit olmasına, binlercesinin yaralanmasına yol açtı. Tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet, kederli ailelerine ve milletimize başsağlığı, yaralılarımıza Allah’tan acil şifalar diliyorum. İçteki maddi, manevi kayıp ve yıkımların dışında ülkemizi uluslararası camiada rezil eden bu katil darbecileri ve onların arkasındaki her türlü teşvikçi ve destekçileri Allah, Kahhâr ismiyle kahretsin. Halkımız şanlı bir direniş ortaya koyup darbecileri başarısızlığa uğratarak onları zaten kahretmiştir. İnanıyorum ki, adalet onlara hakettikleri cezayı elbette verecektir. Ancak Mahkeme- i Kübrâ’da da eminim ki İlahi adaletin gazabına uğrayacaklardır.
    Henüz darbenin tahribatı ortada iken, bu ülkenin huzuruna, insanımızın dostluk ve kardeşliğine darbe vurmayı meslek haline getiren ahlâksızlar, tıpkı çakalların puslu havayı fırsat bilmesi gibi,  fitnede yarışır hale geldiler.
    Özellikle sosyal medyada, benim 20 Şubat 2012’de NTV canlı yayınında yaptığım bir açıklamadan “Cemaat devlete sızmış, buna kargalar güler” cümlesi cımbızlanıp aleyhimde bir algı operasyonuna dönüştürülmektedir. Sadece Sosyal medyada kalsa ciddiye almazdım. Ancak muhalefete mensup bazı siyasetçiler tarafından AK Partinin aleyhinde bir argüman olarak dile getirilince bu konuda çok saygı duyduğum Kamuoyuna bir açıklama yapmam gerektiğini düşündüm.  Bağlamından koparılarak istismar konusu yapılan bu sözün aslı faslı nedir? İşte cevabı:
    NTV yayınından 2 yıl önce, 12 Eylül, Anayasa Değişikliği Referandumu için halkımızı bilgilendirmek üzere gittiğim Diyarbakır’da benzer bir açıklamayı Taraf gazetesine yapmıştım. AK Parti iktidarından önce Devletin kendi vatandaşlarını kategorize etmesini eleştirmiş ve şöyle demiştim:
    “Solcusu, sağcısı, Kürdü, muhafazakarı, Alevisi, devleti ele geçiriyor anlayışı vardı. Bunların hepsini topladığınızda Türkiye’nin nüfusu ortaya çıkıyor. İnsan kendisine ait olan bir şeyi ele geçirmez. Eğer böyle bir endişenin gerçekten bir dayanağı varsa, demek ki biz bu kadar çok insan kitlesine, devletin onlara da ait olduğu duygusunu verememişiz.” (27 Ağustos 2010 Taraf Gazetesi) Bu beyanım, AK Parti’nin kurumsal görüşü idi. Nitekim hâlâ Parti’nin resmi web sayfasında yer almaktadır. ( https://www.akparti.org.tr/site/haberler/teror-magdurlarina-1-milyar-dolar-odeme-yapildi/2042#1)
    20 Şubat 2012’de ise NTV canlı yayınında Nilgün Balkaç’ın sorularını cevaplandırırken yukarıdaki görüşleri biraz daha açıp tekrarladıktan sonra konuyla ilgili şunları ifade etmiştim:
    “Kamuda Solcu dediğimiz sosyal demokrat insanlar var mı? Var. Ülkücü milliyetçi insanlar var mı? Var. Mütedeyyin insanlar var mı? Var. Mütedeyyin insanlar arasında farklı farklı gruplara mensup insanlar var mı? Var. Dünyanın her tarafında bu var. Oraya sızmış, buraya sızmış. Bu su mudur, nem midir ki bir tarafa sızsın.
      Kamu personeli nasıl alınıyor? Bu belli mi? KPSS diye bir sınav var. İster hakim savcı aldığınız zaman, ister öğretmen aldığınız zaman, başka şey aldığınız zaman insanlar bu sınava giriyorlar. Bu insanların yüz kızartıcı bir suçları yoksa, memuriyetlerine engel  yasalarda bir durum yoksa onların vicdani kanaatlerinden dolayı, vicdanlarına hafiye kulağı dayayarak onları memur olarak atayamayız, veya bir üst düzey görevlisi olarak atayamayız. Bu açıdan ‘cemaat devleti ele geçirmiş, devlete sızmış’ laflarına kargalar güler.
    Bu konuşmanın tamamını merak edenler NTV arşivinden veya YouTube’dan indirip izleyebilir. (https://youtu.be/wPOglRMsdZs)
1 – Bu açıklamaları yaptığım zaman AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü idim. O gün AK Partili hangi yetkiliye aynı soru sorulsa aynı veya benzer bir cevap verilirdi.
2- Bu görüş, hasseten bir grup ve cemaatle ilgili dillendirilmiş bir görüş değil, geneldir. O gün farklı bir cemaat veya ideolojik grupla ilgili olarak aynı soru sorulsa aynı cevabı verirdim. Bu duruş, demokratik çoğulculuğu savunan bir partinin duruşudur. AKParti’nin programı, tepeden tırnağa tek tipçiliğin reddidir.
3- Bir söz ne zaman söylenmiş, hangi şartlarda söylenmiş, kime söylenmiş, hangi amaçla söylenmiş? Sorularına cevap bulmadan yapılacak değerlendirmeler yanlış, haksız ve yersiz olacaktır. Nitekim 17/ 25 Aralık öncesinde başta Sayın Cumhurbaşkanı’mız olmak üzere, Partimizin ileri gelenlerinin, halen bakan olan arkadaşların, Paralelci ve  Fetö nitelemeleri yokken, bu grupla ilgili olarak söyledikleri övgü dolu sözler ortadadır. Bu sözler, ya bir okul ziyaretinde, ya bir etkinlik esnasında, ya bir gazete mülakatı veya televizyon programında sorulan bir soru üzerine ya da hemen her bakanın katıldığı bir Türkçe Olimpiyatları Programı’da sarfedilmiştir. Bugün medyada haysiyet cellatlığı yapan bir çok yazar çizerin konuyla ilgili, geçmişte yazdıklarının bir dökümü yapılırsa binlerce sayfa olur.
4- Sosyal medyada arkasını önünü keserek konuyu aleyhimde kullananlara derim ki, benim tüm TV konuşmalarımı, gazetelere verdiğim beyanlarımı, sosyal medyadaki paylaşımlarımı arayıp tarayarak yeniden gündeme getirmek sizin en tabii hakkınızdır. Bundan asla rahatsız olmam, gocunmam ve gücenmem. Ancak cımbızlama, bağlamından koparma, kes yapıştır yapma ve nihayet istismar etme ahlâksızlıktır, terbiyesizliktir.
    Ben, 16 yıllık kesintisiz milletvekilliğim boyunca, 1,5 yıl TBMM Başkanlık Divanı üyeliği, 1,5 yıl AK Parti Grup Başkanvekilliği, 6,5 yıl Kültür Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı, 5 yıl AK Parti sözcülüğü ve 1,5 yıl da Genel Başkan Başdanışmanlığı yaptım. Bütün bu görevleri, en faal bir biçimde yaptığıma kamuoyu şahittir. Bu süre zarfında sadece YouTube’ta ve TV arşivlerinde bana ait yüzlerce saatlik video, gazetelerde ve Meclis tutanaklarında binlerce sayfa tutacak konuşma metinleri ve haberleştirilmiş beyanlarım vardır. Herkesin beğendiği veya beğenmediği; taraftar olduğu veya karşı olduğu görüşlerim elbette vardır. Eleştiriye de sonuna kadar açığım. Ne var ki işin içine hakaret girdi mi, o hakareti yapanın suratına çarparım.
    Siyasi olarak tüm söylediklerim ve yaptıklarım hem bu dünyada hem de ebedi alemde elbette benim amel defterimin bir parçasıdır. Bu dünyanın hesabını halkımıza ve hukuka verdim, veririm. Ebedi alemin hesabını da Allah’a elbette vereceğim.
    Oldum olası ideolojik saplantılarından dolayı şahsımıza, fikirlerimize, partimize ve hükümetimize karşı olan çevrelerin her türlü çarpıtma ve iftiralarına alışığız da, darbe sonrası atmosferin hassasiyetinden yararlanarak bu konularda şahsıma, Sayın Gül’e, Sayın Arınç’a, özetle zor gün ve durumların kararlı duruş sergileyicilerine, çilekeşlerine ağız dolusu hakaret eden, çamur atan, tarlada izi olmadığı halde, harmanda yüz bulmaya çalışan, sözümona AK Partili geçinen çanak yalayıcılara ne demeli. Allah göstermesin, darbeciler başarılı olsalardı, bu kase yalayıcılar, mesleklerini icra etmek için darbecilerin kapısını aşındırırken biz yine hayatımız pahasına karşılarına dikilmeğe devam ederdik. Lenin’in, Komünist devrimden sonra kurmaylarına söylediği tarihi sözü bir kez daha hatırlayalım: “Beyler! Unutmayın, biz şu anda güçlüyüz ve bütün alçaklar bizimle beraberdir.
    Başbakanımız Sayın Binali Yıldırım gayet isabetli bir şekilde içte ve dışta düşmanları azaltıp dostları çoğaltmaya her vesileyle vurgu yaparken, sizin yaşınız kadar bu ülkeye ve Parti’ye emeği olan insanlara karşı siz hangi hadle terbiyesizlik yapıyor ve onları adeta düşman ilan ediyorsunuz. Vesselam.

      B) Merkezi Sınavlar

      Geçen hafta, Milli Eğitim Bakanlığı’nda yönetici atamaları ve denetim sisteminin yap – boza dönüşmesiyle ilgili kaos ve kargaşayı yazmıştım. Bu hafta ise milyonlarca evladımızı ve dolayısıyla ailelerini çok yakından ilgilendiren ortaöğretime geçiş sınavlarıyla ilgili durumu kamuoyu ve yetkililerle paylaşmak istiyorum.
      Biz, Milli Eğitim Bakanı olarak göreve başladığımız zaman, sekiz yıllık kesintisiz ilköğretimden ortaöğretime geçiş için yapılan OKS ( Ortaöğretim Kurumları Sınavı ) diye bir sınav yürürlükte idi.
      OKS, 8. Sınıfın sonunda yapılan tek oturumlu bir sınavdı. Öğrenciler bu sınavdan aldıkları puana göre fen liselerine, sosyal bilimler liselerine, anadolu liselerine, anadolu öğretmen liselerine, anadolu imam hatip liselerine, teknik liselere vs. yerleştiriliyorlardı.
      Biz, bu sınavı değiştirerek yerine SBS ( Seviye Belirleme Sınavı ) diye bir sınav getirdik. Sözkonusu değişikliği yapmamızın çok haklı ve bilimsel sebepleri vardı.
      Neydi OKS’yi kaldırıp yerine SBS’yi getirmemizin gerekçeleri?
1- OKS, 8 yılda bir sefer yapılan ve bir öğrenci için tekrarı ve telafisi  mümkün olmayan bir sınavdı. 8 yılın hesabını 1.5 saatlik bir sınavla vermek durumunda olan bir öğrenci, şu veya bu sebepten dolayı başarısız olduğu zaman artık tren kaçmış oluyordu ve arkadan gelecek başka bir tren de yoktu. Sınavda heyecan, stres yapan veya o anda rahatsız olan bir aday, çok başarılı bir öğrenci de olsa,sınav sonucuna göre başarısız olabiliyordu. Üniversiteye giriş sınavına bir aday, sonsuz sefer katılabilir, bir önceki başarısızlığını başarıya dönüştürebilirdi ama OKS’de böyle bir imkan yoktu.
2- OKS, 14 yaşına girmiş, ergenliğin en zor yaşlarından birini yaşayan gençlere uygulanıyordu. Yaşın sıkıntısı ve ağırlığı, sınavın ağırlığı ile birleşince taşınması çok zor bir yük haline geliyordu.
3- OKS’de, sadece türkçe, matematik, fen bilgisi ve sosyal bilgilerden soru sorulduğu için, öğrenciler, sınava hiçbir katkısı olmayan yabancı dil, din kültürü ve ahlak bilgisi, resim, müzik, beden eğitimi, çevre, trafik vb. ders ve konuları gereksiz hatta ayak bağı gibi görüyorlardı. Bir üst öğretim kurumuna  hazırlayan dersler ciddiye alınırken, çoğu hayata hazırlayan dersler ciddiye alınmıyordu. Zikredilen dersleri işleyen bir öğretmene öğrenciler rahatlıkla ” öğretmenim, bizi rahat bırakın da biraz test çözelim, önümüzde OKS var” diyebiliyorlardı. Ders ciddiye alınmayınca, haliyle dersin hocası da çoğunlukla ciddiye alınmıyordu.
      Tüm bu sıkıntı ve eksiklikleri gördüğümüz için OKS’nin revize edilmesi gerektiğine karar verdik. Üniversitelerden de uzman desteği alarak aylarca süren bir araştırma ve çalışma yaptık. Bu arada öğrencilerin, öğretmenlerin, velilerin, okul yöneticilerinin ve ilgili tüm tarafların görüşlerine başvurduk ve arazide bir çok anket yaptırdık. Varılan sonuçlar ince ince bilimsel veriler haline getirildi ve buradan SBS çıktı. Neydi SBS’nin dayandığı mantık ve getirdiği iyileştirmeler?
1 – OKS ile çocukların sırtına bir seferde tabir caizse 100 kiloluk bir yük yükleniyordu. Bir seferde sırta yüklenen bu yükün altında adaylar eziliyordu. SBS, bu yükü üç yıla yayarak taşınabilir hale getiriyordu. Sınav, her yılın hesabını o yılın sonunda verecek şekilde 6, 7 ve 8.sınıfların sonunda yapılıyordu. 6. sınıftaki sınav sonuca % 25, 7. sınıftaki % 35, 8.sınıftaki % 40 etki ediyordu. Ayrıca  ilköğretimde okutulan tüm derslerden alınan notlar da her yıl için % 15 oranında hesaplamaya dahil ediliyordu. Böylelikle en azından öğrenciler nezdinde “gerekli ders-gereksiz ders” ayırımına  son veriliyordu. Bu sistemde aday, sınavda soru çıksın, çıkmasın her dersi ciddiye alıp başarılı olmak mecburiyeti hissediyordu. Üstelik ilk defa merkezi sınavda yabancı dilden de soru soruluyordu.
2 – Eğitimciler iyi bilirler, öğrencilerin derse ve eğitime ilgisini her an diri tutmak için küçük ve ara sınavlar yapmak, ölçme ve değerlendirme sisteminin olmazsa olmazıdır. Bugün üniversitelerde dönem sonu veya sene sonu sınavları ile yetinilmeyip vize sınavlarının konmasının mantığı budur. Bazı derslerde hocalar, bir yarıyılda zaman zaman 5-6 bazen daha çok quiz denen küçük küçük sınavlar yaparlar. Bu uygulama, öğrencinin dikkatini daima diri tutmak ve dönem sonunda öğrencinin üzerindeki yükü hafifletmeye yöneliktir.
3-SBS ile treni kaçırma ihtimali bir anlamda ortadan kaldırılıyordu. Öğrenci, bir yıldaki eksikliğini veya başarısızlığını diğer yıldaki başarısı ile telafi edebiliyordu. Ayrıca diğer derslerine ( sınavlarda soru çıkmayan ) iyi çalışan bir öğrenci, ilköğretim başarı puanı da hesaplamaya  katıldığı için, avantaj elde edebiliyordu.
      Bilinmesi gereken bir şey var ki, yeryüzünde ölçme ve değerlendirme yöntemi olmayan bir eğitim sistemi yoktur. Ölçme, sınav yapmayı gerektirir. Bilenle bilmeyeni ayırmanın henüz başka bir yöntemi icat edilmemiştir. Biz sadece yerli ölçme yöntemleri ile de yetinmedik. Uluslararası bir ölçme ve değerlendime sistemiyle durumumuzu görelim diye Türkiye’yi PISA programına dahil eden bakan da biziz. Dışarıdan birilerinin yüzümüze ayna tutmasından kaçmadık. PISA değerlendirmesinden de yola çıkarak eğitimimize yön ve istikamet vermek gerekiyordu.
      Benim Milli Eğitim Bakanlığım, 1 Mayıs 2009’da sona erdi. Benden sonra gelen arkadaşım, Üç yılda 3 sefer yapılan SBS’yi yine 8. Sınıfın sonunda yapılan tek sınava dönüştürdü. Tamamen olmasa da büyük çapta başa dönülmüş oldu. Bunun üzerine CHP Meclis’te bana sınav sayısını 3’e çıkararak çocuklara haksızlık yaptığım gerekçesiyle Meclis Soruşturması önergesi verdi. Önergenin görüşmeleri sırasında da buradaki gerekçelerimi ortaya koymuştum. Bunlar TBMM tutanaklarından okunabilir. Ondan sonra gelen arkadaşımız, hızını alamayarak sınavları büsbütün kaldıracağını söyledi. İnsanlar haklı olarak sormaya başladılar. Kim fen liselerine ve diğer nitelikli liselere, kim taşradaki sıradan liselere hangi ölçü ve kriterle girecek? Tek başına İlköğretim Başarı Puanı bunun için yeterli mi? Okulların not şişirmelerinin önüne nasıl geçilecek? Sınavlar büsbütün kaldırılırsa taşradaki başarılı çocukların Türkiye’deki başarısı kanıtlanmış belli başlı liselere girmeleri imkansız hale gelmez mi? Çok rağbet olan liseler kura çekemeyeceklerine göre, her okul kendi sınavını yaparsa torpil, kayırma alıp başını yürümez mi?
      Sınavlar kaldırılacak vaadi tedavülde iken göreve Nabi Bey geldi. Nabi Bey’in merkezi sınavların kaldırılacağını ilan edeceği  basın toplantısından, sonradan adı TEOG olarak konacak olan nurtopu gibi bir bebeğimiz oldu. Sınavların kaldırılacağı vaadinden yılda 12 sınav çıkmıştı. Toplamda 6 gün süren sınav 81 il, 852 ilçe ve 10 yabancı ülkede yapılmaktadır. Ayrıca bu sınavlar eskiden olduğu gibi hafta sonu değil, hafta içi yapılıyor. Sınavı olsun, olmasın okullar tüm öğrenciler için iki gün tatil ediliyor. Sınav var diye girilen uzun süreli fiilî tatil havası da işin cabası.
     Bir Mecelle kuralı der ki, “tebeddül- i esmâ ile hakaik tebeddül etmez.” Yani: isim değişikliği ile gerçek değişmez. Fakir bir vatandaşın adını Gâni koyduğunuz zaman zenginleşmiyor. Ya da kişi aptalsa adını Zeki koyduğunuz zaman zeka seviyesi yükselmiyor.
      Yeni bakanımızdan istirhamım şudur: Amerika’yı yeniden keşfetmenin anlamı yoktur. Dünyada başarılı olmuş ve bizim şartlarımıza da uyan kalıcı bir sistemi yerleştirelim ve sabah akşam çocuklarımızla oynamayalım. SBS, bu mantıkla yürürlüğe konmuştu.
      Merkezi sınavların en büyük eksikliği, çocukları teste mahkum etmesidir. Hatta biz buna dikkat çekmek için “test çözen, tost yiyen bir nesil” nitelemesi yapmıştık. Bu eksiklik, eğitim öğretim devam ederken yapılacak klasik sınavlarla telafi edilebilir. Bu durumda, okul başarı notunun kabul edilebilir bir oranda sisteme dahil edilmesi lazım.
      Sayın Bakanım, son bir konuya dikkatinizi çekeyim. SBS’nin 2013 rakamlarına göre kamuya maliyeti, 13.5 milyondur. TEOG’un ise yine aynı yıl rakamları esas alındığında maliyeti 100 milyon liradır. Bilmem fazla söze gerek var mı?
      Haftaya nasip olursa dershane karmaşasını ve temel lise sıkıntısını yazacağım. Gelecek pazartesine kadar sağlık ve huzurla kalın.

GAZİANTEP

SOSYAL MEDYA

302Subscribers+1
1,021,373FollowersFollow

SON GÖRÜNTÜLENLER

Kırşehir Belediye Başkanı Yaşar Bahçeci'yi ziyaret eden Çelik, alkollü içki satışına yapılan yasal düzenlemeye değindi. Bu konuda yaşanan tartışmaların doğru olmayan bir zeminde yapıldığını ifade...