Genel


Doç. Dr. Çelik: “Ordumuzun Büsbütün Profesyonel Bir Ordu Olması Gerekiyor”

AK PARTi Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Doç. Dr. Hüseyin Çelik, 15 Temmuz’da Habertürk TV’de yayınlanan “Habertürk Gündem” kuşağında Habertürk Televizyonu Ankara Temsilcisi Ünsal Ünlü’nün gündeme ilişkin sorularını yanıtladı.

Doç. Dr. Çelik, terörle mücadelede profesyonel ordu oluşturulmasına ilişkin olarak, Ordunun büsbütün profesyonel bir ordu olması gerektiğini söyleyerek, “Sonuçta askerlik bir meslektir. Ben de askerlik yaptım, 56 gün gittim Burdur’da askerlik yaptım, 3-5 tane mermi sıktırdılar bize. Şimdi benim aldığım o eğitimle askerlik olur mu? Bu iş eğer özel bir ihtisas gerektiriyorsa bunun gereğinin yerine getirilmesi lazım. Ama orada o bölgeye giden insanların da kesinlikle Hacı Mehmet amcaya, Zozan teyzeye karşı son derece şefkatli olması lazım” dedi.

Profesyonel ordu kavramının özel Harekat Timleriyle karıştırılmaması gerektiğine işaret eden Çelik, şunları söyledi:

“Özel Harekat Timleri Polis Teşkilatına bağlıydı… Bölgeyi iyi tanıyan, bölge insanına sıradan sokaktaki vatandaşa şefkatle muamele edecek olan, ona karşı güvercin olacak, ama yanlış adama karşı, insan tüccarına karşı, uyuşturucu ticareti yapana karşı, teröre karşı, teröriste karşı şahin olacak, ama asla husumetle hareket etmeyecek, ırkçı olmayacak. Doğu’da, Güneydoğu’da faile meçhullere imza atmış ve ben devlet adına kurşun sıkıyorum, millet adına kurşun sıkıyorum diyen zihniyet olmayacak, işkenceyle alakası olmayacak.”

Özel Harekat Timleri içinde çok yanlış kişilerin olduğunu ifade eden Çelik, “Biliyorsunuz bu Özel Harekat Timleri içerisinde çok yanlış adamlar vardı, bıyıklar şöyle aşağıya doğru, yani tipik böyle MHP militanı görüntüsü veren insanlar vardı ve ellerinde uzun namlulu silahlarla dururlardı. O insanların yanlış davranışları bölge halkı üzerinde müthiş olumsuz etki yarattı. Ve bölge halkından birçok insanı PKK’nın safına itti, bunun farkında olmamız gerekiyor. Orada yapılan yanlışların çok iyi analiz edilmesi, daha sonra atılacak adımlarda da bunun mutlaka göz ardı edilmemesi gerekiyor” dedi.

“2 aylık askerin karşısında 20 yıldır dağda elinde silah olan militan var”

Çelik, profesyonel orduya ilişkin olarak şöyle devam etti:

“Burada esas şu olmalıdır: Diyelim ki bir asker şehit oluyor, annesi babası feryat figan ediyor, ‘benim evladım daha 2 ay önce askere gitmişti’ diyor, ‘daha bu silah nedir bilmezdi’ diyor. Öte taraftan da 20 yıldır dağda elinde silah bu işin eğitimini görmüş olan militanlar var. Şimdi siz bunları bunlarla karşı karşıya getirirseniz veyahut da orada yakın birliklerde bu insanları tutarsanız, bunun çatışmada olan kişi olması da gerekmiyor. Yani orada pasif hizmetlerde bile olsa, mutlaka bu işlerde usta olan, profesyonel olan insanların olması gerekiyor ki sonuç alasınız. Son gelen şehitlerde bu çok tartışma yarattı. Dolayısıyla bu işin profesyoneli olan insanların olması gerektiği üzerinde duruluyor. Aslında ordumuzun büsbütün profesyonel bir ordu olması gerekiyor. Sonuçta askerlik bir meslektir. Ben de askerlik yaptım, 56 gün gittim Burdur’da askerlik yaptım, 3-5 tane mermi sıktırdılar bize. Şimdi benim aldığım o eğitimle askerlik olur mu? Bu iş eğer özel bir ihtisas gerektiriyorsa bunun gereğinin yerine getirilmesi lazım. Ama orada o bölgeye giden insanların da kesinlikle Hacı Mehmet amcaya, Zozan teyzeye karşı son derece şefkatli olması lazım, bütün mesele bu.”

15.07.2010

Doç. Dr. Çelik: “Rize Belediye Başkanı Halil Bakırcı Kesin İhraç Talebi İle Partimizin Disiplin Kurulu’na Sevk Edilmiştir”

AK PARTi Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Doç. Dr. Hüseyin Çelik, AK PARTi Merkez Yürütme Kurulu (MYK) sonrası düzenlediği basın toplantısında, terör konusunda yaptığı bazı açıklamaları basında yer alan AK PARTili Rize Belediye Başkanı Halil Bakırcı’nın kesin ihraç talebi ile Disiplin Kurulu’na sevk edildiğini bildirdi.

Çelik, MYK toplantısında, Halil Bakırcı ile ilgili yapılan incelemeye ilişkin raporun ele alındığını kaydetti ve “Rize Belediye Başkanı Sayın Halil Bakırcı sarf ettiği uygunsuz sözler nedeni ile kesin ihraç talebi ile partimizin Disiplin Kurulu’na sevk edilmiştir” dedi.

Disiplin Kurulu’nun gerekli çalışmayı yapacağını ifade eden Çelik, Bakırcı hakkındaki nihai kararın yine MYK toplantısında verileceğini, bunun da kamuoyu ile paylaşılacağını belirtti.

Bir gazetecinin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bugün DSP’ye yaptığı ziyaretin ardından, DSP’den “Başbakan Erdoğan MHP ve BDP ile de görüşmeli” çağrısının yapıldığını anımsatarak, ziyaretler kapsamına MHP ve BDP’nin de alınıp alınmayacağını sorması üzerine, Çelik, Başbakan Erdoğan’ın neden MHP ve BDP’yi ziyaret etmediğine ilişkin net açıklamalar yapıldığını vurguladı. Çelik, “Sayın Başbakan Sırbistan dönüşünde de bu konudaki görüşlerini açıkladı. Bunlara ilave edilebilecek bir şey bu saatte yok” dedi.

14.07.2010

Doç. Dr. Çelik:

“Referandumla ilgili Fiili Kampanya 5 Ağustosta Başlayacak”

AK PARTi Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Doç. Dr. Hüseyin Çelik, AK PARTi MYK sonrasında düzenlediği basın toplantısında, referandumla ilgili fiili kampanyanın, Genel Başkan ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın il gezilerinin, 5 Ağustosta başlayacağını bildirdi. Çelik, 5 Ağustos öncesinde Temmuz ayında ise Başbakan Erdoğan’ın çoğu açılış amaçlı programları olacağını açıkladı. MYK toplantısında iç ve dış siyasi, hukuki ve ekonomik gelişmelerin değerlendirildiğini belirten Hüseyin Çelik, Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa değişiklik paketine ilişkin kararının ardından Yüksek Seçim Kurulu’nun referandum sürecinde değişiklik olmadığını ilan etmesi üzerine, Anayasa değişikliğine ilişkin referandumun şu anda Türkiye’nin en önemli gündem maddelerinden birisi haline geldiğini söyledi. Türkiye’nin gündemi ne ise kendilerinin de gündeminin o olduğunu vurgulayan Çelik, toplantıda ağırlıklı olarak bu meselenin ele alındığını açıkladı. Anayasa değişikliği için 12 Eylül 2010’da referandum yapılacağını hatırlatan Çelik, şunları söyledi:

“Anayasa Mahkemesi’nin tavrıyla kararlarıyla ilgili söylenmesi gereken ne varsa, sözcülerimiz tarafından söylendi. Şu anda Anayasa Mahkemesi’nden çıkan paket referanduma gidiyor. Biz, referanduma gidecek bu paketin Türkiye için çok önemli bir reform olduğunu düşünüyoruz. Ümit ediyoruz ki Türkiye, 12 Eylül Anayasası’ndan kısmen de olsa kurtulmak için bir karar verecektir. Karar da söz de artık bundan sonra halkımıza, milletimize aittir. Bugüne kadar, halkımız sağduyusuyla hep isabetli kararlar vermiştir. Bu referandumda da isabetli bir karar vereceğini düşünüyoruz. Muhalefet çevrelerinde, ‘özellikle bu referandumun aynı zamanda iktidar için bir güven oylaması olacağını’ söylüyorlar. ‘AK PARTi’nin oy oranını belirleyeceğini’ söyleyenler var. Ama biz bunlara katılmıyoruz. Çünkü bu mesele

Anayasa, sadece AK PARTi’nin anayasası değildir. Anayasa hükümleri, sadece AK PARTi’ye oy veren insanları bağlamıyor. 73 milyon insanla ilgili bir meseledir. Dolayısıyla bu mesele, AK PARTi’nin meselesi değil, partiler üstü bir meseledir. Geçmişte AK PARTi’ye oy vermemiş olan başka partilere oy vermiş olan birçok vatandaşımızın bu referandum esnasında paketin lehine oy kullanacağını ümit ediyoruz, böyle düşünüyoruz.”

Yapılan anketlerin de bunu gösterdiğini belirten Hüseyin Çelik, şöyle devam etti:

“Geçmişte CHP’ye, MHP’ye, BDP’ye veya bugün parlamento dışında olan diğer partilere oy vermiş birçok vatandaşımızın, kendileri için, ülke için ciddi avantajlar getiren, demokratik standartlarımızı yükselten ve dezavantajlı diyebileceğimiz birçok kesim için avantaj anlamına gelebilecek hükümler içeren bu pakete evet oyu vereceğini düşünüyoruz. Çünkü bunda kadınlarımız, çocuklarımız, şehitlerimizin dul ve yetimleri, gazilerimiz, yaşlılarımız özürlülerimiz, memurumuz, işçimiz, iş dünyamız yani esnafımız, sanatkarımız, tüccarımız var. Bütün toplumu ilgilendiren önemli değişiklikler getiriyor bu paket. Dolayısıyla bu bir parti oylaması meselesi değildir, öyle değerlendirmiyoruz.Halkımızın da böyle değerlendirmeyeceğinden eminiz. Mesele son derece önemlidir.”

18 Temmuzda kadın dernekleri ile buluşulacak

Anayasa değişiklik paketiyle ilgili bir kitap hazırlıkları olduğunu bildiren Çelik, bununla geniş halk kesimlerinin meseleyi daha derinden kavramasını, kendileri için paketin neler getirdiğini daha yakından öğrenmelerini ve bilmelerini amaçladıklarını söyledi. Çelik, bu kitaptan çok sayıda basılarak birkaç gün içinde dağıtılmaya başlanacağını belirtti.
Başbakan Erdoğan başkanlığında ”Dolmabahçe Buluşmaları” adı altında bir dizi toplantı düzenlendiğini anımsatan Çelik, 18 Temmuzda saat 14.00’te, Başbakanın Dolmabahçe Ofisi’nde yapacakları toplantıya, başkanı kadın olan ve kadınlarla ilgili faaliyet gösteren sivil toplum örgütlerinin temsilcilerini davet edeceklerini kaydetti.

10.07.2010

Doç. Dr. Hüseyin Çelik: “Kapıları Kesinlikle Kapatan ve Şartlar İleri Süren Partilere Başbakanımız Ziyarette Bulunmayacaktır”

AK PARTi Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Doç. Dr. Hüseyin Çelik, AK PARTi MYK Toplantısı sonrasında basın toplantısı düzenledi. Çelik, Ana muhalefet lideri başta olmak üzere diğer bazı partilerin liderlerine randevu talebi yazıldığını ve gelen cevaplara göre ziyarette bulunulacağını belirterek, “Ama önceden tavrını belirleyen ve kapıları kesinlikle kapatan, nezakete sığmayacak şekilde bazı şartlar ileri sürerek, ancak görüşlerini ifade eden bazı siyasi partilerin olduğunu biliyorsunuz. Sayın Başbakanımız bu siyasi partilere ziyarette bulunmayacaktır” dedi.

AK PARTi MYK Toplantısının ardından açıklamalarda bulunan AK PARTi Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Hüseyin Çelik, Başbakan Erdoğan’ın bazı partilerin liderlerine randevu talebinde bulunduğunu söyleyerek, “Ana muhalefet lideri başta olmak üzere diğer bazı partilerin liderlerine randevu talebi yazılmıştır ve gelen cevaplara göre de Sayın Başbakanımız TBMM’de veya TBMM’de mekanı bulunmayan siyasi partileri kendi genel merkezlerinde ziyaret edebilecektir” dedi. Özellikle 14-15 Temmuz tarihlerinin Başbakan Erdoğan’ın takvimi açısından daha uygun göründüğünü ifade eden Çelik, diğer liderlerin de uygun olması, programlarının elvermesi halinde görüşmelerin bu tarihlerde gerçekleşebileceğini belirtti. Bu görüşmelerde son günlerde artan terör olaylarının ele alınacağı bilgisini veren AK PARTi Genel Başkan Yardımcısı Çelik, şunları kaydetti:

“Ama önceden tavrını belirleyen ve kapıları kesinlikle kapatan, nezakete sığmayacak şekilde bazı şartlar ileri sürerek, ancak görüşlerini ifade eden bazı siyasi partilerin olduğunu biliyorsunuz. Sayın Başbakanımız bu siyasi partilere ziyarette bulunmayacaktır. Ancak dediğim gibi ana muhalefet lideri başta olmak üzere diğer bazı partilerin liderlerine randevu talebi yazılmıştır. Ve gelen cevaplara göre de Sayın Başbakanımız TBMM’de veya TBMM’de mekanı bulunmayan siyasi partileri kendi genel merkezlerinde ziyaret edebilecektir.”

Toplantının ardından gazetecilerin sorularını da yanıtlayan Çelik, “Siyasi parti liderlerine ziyaret için yazılan mektupta sadece randevu talebi mi var?” sorusuna “Ziyaretin konusu ve randevunun tarihi var” şeklinde cevap verdi. Çelik, “Bunlar hangi partiler? MHP kapıları kapattı, BDP’ye gidecek mi?” sorusu üzerine ise, “Sayın Başbakan, terörden nemalandıklarını düşündüğü siyasi partilere bu kapsamda ziyarete gitmeyecek” diye konuştu. “Başbakan hangi partilerle görüşecek, terörden nemalanan partiler derken bu MHP ve BDP anlamına mı geliyor?” sorusunu Çelik, “Evet” diye yanıtladı. Hüseyin Çelik, parlamento içi muhalefet olarak sadece CHP lideriyle görüşüleceğini bildirdi.

“Hangi partiler ve kaç partiyle görüşüleceği?” sorusuna da Çelik, “Yüzde 1 ve üzerinde oy alan partiler bellidir ve Sayın Başbakan kendi çalışma şartları elverdikçe,hepsi bir günde olmayacaktır, belli bir takvime ve zamana yayılarak bunlara ziyarete gidecektir. Bunların hepsini teker teker biz burada belirlemiyoruz. Sayın Başbakan, Başbakan sıfatıyla kendisi belirliyor. Yani MYK’da oturup, parti belirlemesi yapmıyoruz. Ama hangilerine gidilmeyeceğini size söyledim” diyerek yanıtladı. Bir basın mensubunun “CHP’ye ziyaretin Mecliste mi yoksa Genel Merkezde mi yapılacağı?” sorusuna da Çelik, “Mecliste yapılacaktır. Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi’nin TBMM’de grubu vardır. Grup salonunda bunun olması arzu edilmektedir” şeklinde yanıtladı. Çelik, “Referandum kapsamındaki ziyaretleri çerçevesinde ilk nereye gideceklerinin” sorulması üzerine, “Bununla ilgili bir çalışma yapılıyor. Hangi illere, kaç ile ne zaman gidileceğiyle ilgili bir takvim belirlenmektedir. Onu sizlerle ayrıca paylaşacağız” dedi.

“Demokrasilerde üç güç var, üçü de aynı derecede önemli”


HSYK Başkanvekili Kadir Özbek’in, “İktidar partisinin, referandum sürecinde yargıyı yıpratacağı” şeklinde sözler sarf ettiği anımsatılarak, “Bu anlamda AK PARTi’nin sloganı ne olacaktır referandum sürecinde?” sorusu üzerine ise Çelik, şunları kaydetti:

“Türkiye’de üç tane güçten söz edilmektedir. Demokrasilerde üç güç vardır, yasama, yürütme ve yargı. Üçü de aynı derecede önemlidir. Birisi diğerinden öncelikli değildir. Yargı bizim yargımızdır ve yargıyı biz son derece önemli görüyoruz. Yargının yıpratılmaması da bu ülkenin insanı için hayati bir öneme sahiptir. Hani hep yargı tuz olarak değerlendirilir. Tuzun kokmaması gerekiyor denir. Biz iktidara geldiğimizde yargının fiziki mekan olarak kullandığı yerler 500 bin metre kareydi. Bu bitecek olan tesislerle birlikte 2.5 milyon metre kareye çıkmıştır. Yani yüzde 500’lük yargının fiziki mekanında bir rahatlatma yapılmıştır, rahatlama sağlanmıştır. Yargı mensuplarının özlük haklarıyla ilgili bütün devlet memurlarının AK PARTi iktidarı döneminde enflasyondan arındırılmış, refah artışı anlamına gelebilecek maaş zammı yüzde 26.4 iken ortalama, ben 7.5 yılın ortalamasından söz ediyorum. Yargı mensupları için özellikle hakimlerimiz ve savcılarımız için bu yüzde 55’tir. Yargının teknolojik alt yapısı belki birçok ülkede olmadığı kadar güçlendirilmiştir. Yargımız, teknolojinin son nimetleriyle bilişim teknolojisinin son nimetleriyle donatılmıştır, işlerin daha hızlı ve seri yürümesi için… Bildiğiniz gibi geciken adalet, adalet değildir. Sabıkasızlık belgesi almak için bile insanların günlerce nasıl uğraştığını lütfen göz ardı etmeyin. Hepimizin yaşı buna müsaittir. Tecrübelerimiz bunu gösteriyor. Dolayısıyla yargımızı karşımıza almak, yargıya cephe açmak gibi bir şeyi iktidar partisi aklından bile geçirmez. Ama eğer yargıda işlenmeyen eksiklik, aksaklık varsa bunu gidermek de iktidarın görevidir herhalde.”

“Yargı Türkiye’nin yargısıdır”

HSYK’nın şu andaki referanduma gidecek paket içerisindeki üye sayısını 22’ye çıkardıklarını anımsatan Çelik, bu 22 üyeden herhangi birini partilerin, Meclisin ve Hükümetin seçmediğini belirtti. Çelik, 16 üyeyi bizatihi yargı organlarının kendisinin seçtiğini kaydederek, şöyle devam etti:

“Daha önce ‘efendim biz niçin üç kişiye birden oy vermiyoruz’ diye itiraz ediyorlardı. Biz aslında çoğulcu bir yapı oluşması için her üyenin, her değerli üyenin bir kişi için oy kullanması gerektiğini ifade ettik ve bunu da değişiklik paketine koyduk. Anayasa Mahkemesi işin bu tarafını iptal etti. Bakın biz çoğulcu yapı olsun dedik fakat bu iptalle birlikte eskiden olduğu gibi çoğunlukçu yapı devam ediyor. Yani nispi temsil değil çoğunluk sistemi devam edecek yargıdaki seçimlerde. Ama buna rağmen 22’nin 16’sını yargı kurumlarının bizatihi kendisi belirliyor. Birinci kademe mahkemelerdeki hakimlerimiz, savcılarımız ki 13 bin civarındadır, 10 temsilcisini seçip oraya gönderecek. Biz hakimlerimizin, savcılarımızın ehliyetine, onların seçme kabiliyetine, onların basiretine eğer güvenmiyorsak insanımızın adaletini, insanımızın adalet duygusunu, hukukunu onlara teslim etmiş olmamız bir çelişki olmaz mı? Sonra Yargıtay 3 üye seçecek, Danıştay 2 üye seçecek, adalet akademisi 1 üye seçecek 4’ünü sayın cumhurbaşkanı seçecek. Göz ardı etmeyelim, bundan sonra cumhurbaşkanları halk tarafından seçilecektir ve halkın yüzde 50’sinden fazlasının teveccühüne mazhar olmayan kimse cumhurbaşkanı olamayacak. Halkın yüzde 50’sinden fazlasının oyunu ve desteğini almış bir cumhurbaşkanının da 22 kişilik bir kurulda 4 kişiyi atamasını hiç kimse yadırgamamalıdır ve çok görmemelidir.”

Batıda bu ve benzeri kurumlara hükümetler, meclisler, meclis başkanları, senato başkanları, cumhurbaşkanlarının atama yaptığına dikkati çeken Çelik, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ama biz bu kısır tartışmalar olmasın diye bu meselede TBMM dışarıda bırakıldı, hükümet dışarıda bırakıldı, meclis başkanı vesaire buraya üye atasın denmedi. Ama bütün buna rağmen yargıya cephe almak, yargıyı kuşatmak, yargıyı siyasetin vesayeti altına sokmak gibi iddialar çok anlamlı geliyor mu size değerli arkadaşlar.Hiçbir anlamı yok. Dolayısıyla değerli hukukçularımızın da bu meselede karşı duruş sergilerken bir siyasi partinin lideri ve mensubu gibi konuşmaktan da bence kendilerini alıkoymaları gerekiyor. Elbette değerli yargı mensuplarımızın, üst düzey yargı mensuplarımızın ülke meseleleriyle ilgili olarak görüş sarf etmeleri tabii olan bir şeydir. Ama üslup, ifade biçimi ve bu ifadelerin, bu üslubun kullanıldığı mekanlar ve zamanlar son derece önemlidir. Yargı Türkiye’nin yargısıdır ve bizim yargımızdır. Biz yargımıza gözümüzün bebeği gibi bakarız. Çünkü eğer bir ülkede adalet bozulmuşsa hiçbir şey iyi değildir demektir. Adaletin bozulmaması lazım. Adalet terazisinin şaşmaması lazım.”

Yargı reformunun da bunun arkasından geleceğini ifade eden Çelik, yargı kurumlarıyla görüşülerek, yargı kurumlarının görüşleri alınarak bir yargı reformu paketi hazırlandığını söyledi. Hüseyin Çelik, şöyle devam etti:

“Onun için herkesin rahat olması lazım. Bu halkımızın, milletimizin lehinedir, demokratik standartlarımızı yükseltecek olan bir şeydir. Ekmeğimizi büyütecek olan bir düzenlemedir. Ne alakası var şimdi ne alakası var anayasa değişikliğinin ekmek büyütmeyle? Çok alakası var arkadaşlar, sadece bakın yerindelik denetimi yaptığı için Telekom özelleştirmesini iptal eden Danıştay’ın Türkiye’yi, geçmiş Danıştay’dan söz ediyorum, 25 milyar dolar zarara soktuğunu bu halk biliyor. AK PARTi’ye açılan kapatma davasının Türkiye’yi 20 milyar dolar zarara soktuğunu hepimiz biliyoruz. Onun için bu tartışmalar yapılırken, bence sağduyulu ve akıl zemininde bir tartışma yapılırsa duygularımız aklımızın önüne geçmezse çok daha isabetli olur diye düşünüyorum.”

10.07.2010


Doç. Dr. Çelik: “Anayasa Mahkemesi’nin Verdiği Karar Hukuki Değil, Siyasi Bir Karar”

AK PARTi Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Doç. Dr. Hüseyin Çelik, 8 Temmuz’da katıldığı CNNTÜRK’te yayınlanan haber kuşağında, Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa Değişikliğine ilişkin kararını değerlendirdi. Çelik, verilen kararla ilgili “yetki aşımı” olduğunu ifade ederek, “Anayasa Mahkemesinin verdiği kararı hukuki bir karar olarak değil; siyasi bir karar olarak görmek lazım” dedi.

Anayasa Mahkemesi’nin 10’uncu ve 42’nci maddelerin iptalinde de aynı şeyi yaptığını kaydeden Çelik, “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetkisinde olan bir şeyi sanki kendi yetkisindeymiş gibi ele aldı, değerlendirdi ve karar verdi. Burada bir yetki aşımı var. Anayasa Mahkemesinin yetkileri ve hangi konuda anayasal denetim yapıp yapamayacağı, Anayasa değişiklikleriyle ilgili olarak kesinlikle içeriye giremeyeceği, yani esasa giremeyeceği şeklinde 148’inci maddede çok açık bir hüküm var” dedi. Çelik şunları söyledi:

“Bildiğiniz gibi Anayasadan ve yasalardan alınmayan hiçbir yetkiyi hiçbir kişi veya hiçbir kurum kullanamaz. Eğer bir hukuk devletiyseniz bunu kesinlikle göz ardı edemezsiniz, hukukun temel prensibi de budur. Anayasa Mahkemesi Türkiye’deki yüksek mahkemelerden birisidir. Öncelikle hukukun üstünlüğü kavramını ve hukuk devleti kavramını Anayasa Mahkemesi’nin gözetmesi gerekiyor. Maalesef bu hassasiyet gösterilmemiştir. Raportörün yazdığı rapor son derece hukuki bir rapordur. Ancak, Anayasa Mahkemesinin verdiği kararı hukuki bir karar olarak değil; siyasi bir karar olarak görmek lazım, bunun altını özellikle çizmek istiyorum.”

“Halka gideceğiz, nihai kararı halk verecek”

Çelik, Anayasa Mahkemesi’nin kısmi iptaline ilişkin şöyle devam etti:

“Biz aslında Danıştay’ın, Yargıtay’ın vesairenin yaptığı seçimlerde her üyenin bir kişiye oy vermesini aslında çoğulcu bir sistem kurabilmek için getirmiştik. Nispi temsil olsun diye getirmiştik. Ama burada Anayasa Mahkemesi bu tavrıyla çoğulcu bir sistemden, bir seçim sisteminden yana değil; çoğunlukçu bir sistemden yana olduğunu ortaya koymuştur ve burada bir bloklaşmaya izin vermiştir. Daha önceki seçimlerde olduğu gibi bir bloklaşmaya müsaade etmiştir. Esasen Anayasa Mahkemesi’nin böyle bir şeye müsaade edip etmeme gibi bir yetkisi de yok. Ama fiili bir durum oluşturmuştur. Meclisin adeta iradesini kendisinde vehmederek bir kural ihdas etmiştir ve bu kuraldan hareket ederek de bir karar vermiştir, önce bunun altını çizmek istiyorum. Ama bütün bunlara rağmen Anayasa Mahkemesi’nin buradan bazı cümleleri çıkararak, bazı hükümleri çıkararak kısmi olarak bazı iptal kararları vererek yaptığı şeyi doğru bulmuyoruz. Şimdi bütün bunlara rağmen bu paket önemli bir reformdur. 12 Eylül Anayasasından kurtulabilmek için çok çok önemli bir reformdur. Biz bu paketin arkasındayız ve milletimiz de bu paketin eminim ki arkasında olacaktır. Halka gideceğiz, nihai kararı halk verecek.”

“Anayasa Mahkemesi’nden daha üst mahkeme milletin vicdan mahkemesidir”

Şeklen bir inceleme yapıldığını; ancak inceleme sonunda CHP’nin, 111 milletvekilinin iddialarının geçerli kabul edilmediğini kaydeden Çelik, “Bu talebi reddetmişler. Muhtevaya girilip girilmemesi, yani esastan görüşülüp görüşülmemesi konusunda bir oylama yapmışlar, ama esasa girmeyi kabul etmişler. Bunu önlemek için ne yapmanız lazım? Anayasa değişikliği yapmanız lazım. Zaten Anayasa diyor esasa giremez. Yani 148’inci madde yeteri kadar açık değil mi? Aslında çok net” dedi. Çelik şunları söyledi:

“Şimdi ben hep söylediğim ve çok hoşuma giden Konfüçyüs’e ait bir söz var diyor ki, ‘hükümdar adil olursa kanuna gerek yoktur, hükümdar adil değilse kanununun anlamı yoktur’ Ben yaptım oldu, peki Anayasa Mahkemesi’nin üzerinde bir temyiz makamı var mı? Yani Anayasa Mahkemesi’ni şikayet edebileceğiniz bir daha üst mahkeme var mı? Yok. Var bence, o da milletin vicdan mahkemesidir. Anayasa Mahkemesi’nin kararını millet bir şekilde tashih eder, millete götürürsünüz. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nin kararını götüreceğiniz bir üst mahkeme olmadığına göre biz de halkımıza diyeceğiz ki bakın mesele bundan ibarettir. Halkımız bu referandumda bu paketi destekleyecektir ona inanıyoruz, halkımızın sağduyusuna inandığımız için buna inanıyoruz. Bu referandumda evet sonucu çıkacaktır ve 12 Eylül Anayasasının önemli bazı maddelerinden en azından kısmi de olsa kurtulacağız. Ama daha sonra tabi Türkiye’de daha köklü, Batı standartlarında demokratik standartları yüksek olan, devleti birey karşısında garantiye alan değil; kişi hak ve özgürlüklerini devlet karşısında garantiye alan bir Anayasaya Türkiye’nin ihtiyacı vardır. Ümit ediyorum ki Türkiye bunu hak ediyor, buna kavuşacaktır.”

“CHP pakete, halk da CHP’ye hayır diyecek”

Pakette daha çok HSYK’nın yapısı ve Anayasa Mahkemesi’ne ilişkin maddelerin ön plana çıktığını belirten Çelik, “Fakat kadınlarımızla ilgili, çocuklarımızla ilgili, şehitlerimizin dul ve yetimleriyle ilgili, gazilerimizle ilgili, özürlülerimizle ilgili, yaşlılarımızla ilgili burada önemli şeyler var, yapılan düzenlemeler var. Ve dezavantajlı dediğimiz kesimlere avantaj sağlayan bir Anayasa değişikliği yapıyoruz. İşçilerimizle ilgili avantajlar var, memurlarımızla ilgili avantajlar var, iş dünyasıyla ilgili avantajlar var. Hangi yönüyle bakarsanız bakın, toplumun hangi kesimi bunun içinde değil diye sorarsanız, Türkiye’nin bütün kesimleri bunun içindedir. Bütün halkımızı, 73 milyonu ilgilendiren bir Anayasa değişikliği yapılıyor” dedi. Çelik şöyle devam etti:

“Aslında biz Sayın Kılıçdaroğlu’ndan şunu beklerdik, yani mademki CHP’nin değiştiğini, yeni bir iklimin ortaya çıktığını iddia ediyorlar. Sayın Kılıçdaroğlu şunu demeliydi: ‘Biz halkımızın vereceği kararı esas alırız, halka güveniyoruz.’ Eğer Cumhuriyet Halk Partisi’ndeki halk kelimesi gerçekten halkçılığı içeriyorsa, AK PARTi’nin 336 milletvekili, bazı birkaç bağımsız arkadaşımızın desteğiyle bu Anayasayı hazırladığı ve evet dediği bu Anayasa paketi, CHP, MHP ve diğer partiler tarafından beğenilmeyebilir. AK PARTi’nin yanlış yaptığını da iddia edebilirler. Ama millete gideceksiniz, milletin yüzde 50’sinden fazlası buna evet derse, demokrasilerde esas olan bu değil mi? O zaman siz milletin yanlış yapabileceğini mi düşünüyorsunuz, yanlış yaptığına mı inanıyorsunuz? Halkçılıklarını bu konuda göstermeliydiler. Bir kere CHP, Anayasa Mahkemesi’ndeki o başvurusunu geri çekmeliydi, bunu yapmadılar. CHP hayır diyeceğiz diyor, halk da CHP’ye hayır diyecek. CHP pakete hayır diyecek, halk da CHP’ye hayır diyecek. 60 senedir bakın bu halk CHP’yi bu tavrından dolayı iktidar yapmamıştır. Her zaman halka sırtını dönen bir CHP vardır. Halkın taleplerine, isteklerine, arzularına, eğilimlerine, değerlerine kulağını tıkayan bir Cumhuriyet Halk Partisi vardır, istemezükçü bir Cumhuriyet Halk Partisi vardır. Ama Cumhuriyet Halk Partisi bu tavrıyla her zaman kaybetmiştir, bu sefer de eminim ki kaybedecektir. Halkın vicdan mahkemesi her zaman çok sağlam bir mahkemedir, terazisi çok sağlam bir terazidir. O teraziye gideceğiz, elbette verilen karar başımızın üzerinde olacaktır, herkes buna saygı duyacaktır. Orada Sayın Kılıçdaroğlu’na katıldığım şey şudur: Anayasa Mahkemesinin kararları bağlayıcıdır. Hatırlarsanız ben daha önce hani bu Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karar yok sayılsın dendiği zaman da bir açıklama yapmıştım. Yüksek mahkemelerin verdiği kararlar bağlayıcıdır, beğenmeseniz de uygulamak durumundasınız demiştim. Bugün de aynı şeyi söylüyorum, elbette uyacağız. Anayasa Mahkemesi’nin üzerinde kararı götüreceğimiz bir yer yok, bir tek yer var o da milletin vicdan mahkemesidir. Halkımıza gideceğiz ve halkımız eminim ki buna destek verecektir. Sayın Kılıçdaroğlu ve Partisi zaten bu tavrını Anayasa görüşmeleri esnasında Meclis’te göstermişti. Yeni bir şey değil.”

“Timsah gözyaşları benzetmesini yakıştırmadım”

HSYK Başkan Vekili Kadir Özbek’in, AK PARTi’nin Anayasa Mahkemesi’nin kararından aslında memnun olduğunu söylemesi ve bunu da “timsah gözyaşları” benzetmesiyle yapmasını da değerlendiren Çelik, “Sayın Özbek’in görüşlerine saygı duyarım ama, bu timsah gözyaşları benzetmesini kendisine yakıştıramam, şık bulmam, öncelikle onu ifade etmek istiyorum. Sayın Özbek’in söylediğinde de yeni bir şey yok, eski söylediklerini ve eski beklentilerini tekrar ifade ediyor” dedi. Çelik şunları söyledi:

“Ayrıca bir yargı kurumunun Başkan Vekili, yani başındaki insan eğer bakanı bir tarafa bırakırsanız, başındaki insan bir siyasi partinin lideriymiş gibi, mensubuymuş gibi konuşamaz, konuşmamalıdır. Bu da maalesef Türkiye’de artık yalama olan bir durumdur. Askerlerin konuştuğu, yargı mensuplarının konuştuğu, bürokratların konuştuğu yapı çok sağlıklı bir yapı değil. Onlar görevlerini yaparlar. Sayın Kılıçdaroğlu’nun konuşması normaldir, Sayın Bahçeli’nin konuşması normaldir, BDP’lilerin konuşması normaldir, Parlamento dışı muhalefetin lehte veya aleyhte beyanlarda bulunması elbette normaldir. Sayın Özbek de bu konuda elbette fikirlerini söyleyebilir. Ama iktidar mensuplarını timsah gözyaşı dökmekle ifade etmesi dediğim gibi bu Batı standartlarındaki demokrasilerde kimsenin alışık olmadığı bir şeydir, bunu yakıştırmadığımı ifade etmek istiyorum. AK PARTi iktidarının bir kere Ahmet’le, Mehmet’le şahıslarla bir problemi olmaz. Hukuk devletinde işleyiş neyse yapılan odur. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yasama yetkisi var değil mi? 367 olsaydı Sayın Cumhurbaşkanı isteseydi referanduma götürebilirdi. Ama 330 ve 367 arasında olunca Sayın Cumhurbaşkanının referanduma götürmesi gerekiyor, Sayın Cumhurbaşkanı bunu yapmıştır. Peki yapılan nedir? Referandumda halkımız öyle veya böyle karar verebilir. Buna da herkes saygılı olmak zorundadır. Yani Hükümet, yargıyla veya bir başkasıyla başka bir erkle, başka bir kurumla bu manada bir kan, kin davası içerisinde olamaz. Hükümet olmanın gereği bu değil bir kere, Hükümet böyle bir şey yapmaz. Biz diyoruz ki bakın katılımcı bir anlayış getirelim. HSYK’nın yapısında bir değişiklik yapalım, ne yapıyoruz? Bakın birinci kademe mahkemelerdeki 13 bin hakim, savcımız kendi yöneticilerini seçecek. Biz onların ehliyetine, biz onların liyakatına, biz onların basiretine inanmıyor muyuz? İdare Mahkemeleri ve Adli Mahkemeler HSYK’ya 10 kişi seçecek. Peki Parlamento seçiyor mu, Meclis seçiyor mu HSYK’ya üye? Hayır, seçmiyor. Yani yargının kuşatılması, yargının baskı altına alınması söz konusudur diyorlar ya… Parlamento seçmiyor. Peki partiler seçiyor mu? Seçmiyor. Hükümet seçiyor mu? Seçmiyor. Kim seçiyor? Birinci kademe mahkemeler; Danıştay, Yargıtay, Adalet Akademisi seçiyor. Sayın Cumhurbaşkanı 4 kişi seçiyor hepsi bu. Peki Sayın Cumhurbaşkanı, bundan sonra cumhurbaşkanları seçimle, daha doğrusu halk oylamasıyla seçilecekler. Halkın yüzde 50’sinden fazlasının teveccühüne mazhar olmuş bir Cumhurbaşkanının, 22 üyesi olan bir HSYK’ya 4 değerli hukukçuyu ataması niçin anormal kabul ediliyor? Avrupa’daki örneklerine bakın. Meclis başkanları, devlet başkanları, hükümetler, parlamentolar, bu HSYK’ya benzeri kurumlara eleman atıyorlar, üye atıyorlar. Burada bu tartışma olmasın diye, bakın Parlamento atamıyor, Hükümet atamıyor, Meclis Başkanı atamıyor, partiler atayamıyor. 16’sı yargı kurumları tarafından, 22’nin 16’sı yargı kurumları tarafından atanıyor. Birinci kademe mahkemeler; Danıştay, Yargıtay, Adalet Akademisi 16 kişiyi seçiyor. 4’ü Cumhurbaşkanı ve 2’si de müsteşar ve bakandan oluşuyor. Bunun neresi yargıyı kuşatma, bunun neresi yargıyı vesayet altına alma?”

08.07.2010

“Doç. Dr. Hüseyin Çelik: “Biz Büyük Bir Partiyiz, Her Türlü Fedakarlığa Hazırız”

AK PARTi Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Doç. Dr. Hüseyin Çelik, 7 Temmuz’da katıldığı NTV haber kuşağında, Erhan Ertürk’ün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, muhalefet liderleriyle görüşüp görüşmeyeceğine ilişkin sorularını yanıtladı. Çelik, “Biz büyük bir partiyiz, ağabey konumundayız. Diğer siyasi partilerin nazını da sitemini de çekeriz. Yeter ki bunun faydası olsun, yeter ki bunun toplumsal diyalog, siyasi diyalog açısından bir katkısı olsun. Biz bu konuda da her türlü fedakarlığa hazırız” dedi.
Hüseyin Çelik, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Toronto dönüşünde havaalanında gazetecilerin soruları üzerine liderleri davet edebileceğini, gerekirse kendisinin de onları ziyaret edebileceğini ifade ettiğini söyleyerek şöyle konuştu:
“Sayın Başbakanımızın daha sonra Grup toplantısında ‘kendilerini davet edeceğiz, bakalım kimler gelecek’ şeklinde bir beyanı oldu. Meslektaşlarınız bunu Sayın Kılıçdaroğlu’na sordular. Ve tabi meslektaşlarınız öyle bir soru sordular ki sanki Sayın Başbakan bir liderler zirvesi yapacak, kendi başkanlığında bütün siyasi partilerin liderlerini toplayacak, onlarla bu meseleyi toplu olarak görüşecekmiş gibi yansıttılar. Tabi Sayın Kılıçdaroğlu yeni lider olması hasebiyle biraz bu konularda da acemilikler yaşıyor. Hemen tepki verdi, işte ‘Sayın Başbakan kendisini Cumhurbaşkanı mı zannediyor’ gibi bazı sözler söyledi. Sayın Başbakan 7,5 yıldan beri Başbakandır, herhalde Başbakan olduğunu biliyordur. Ve tabi Sayın Cumhurbaşkanımız böyle bir şey yapabilir mi? Tabii ki yapabilir, devletin başı olarak bunu yapabilir. Ama Sayın Başbakan, şu anda icradan sorumlu bir insan olarak veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yasama içerisindeki en büyük Grubun Lideri olarak şüphesiz ki diğer siyasi partilerin liderleriyle bir araya gelebilir, onları ziyaret edebilir, teker teker onları davet edebilir. Bu da, siyasette aslında bildiğimiz şeylerdir. Şimdi Sayın Başbakan’ın böyle bir rezervi yok. Yani kendisi de Ana Muhalefet Liderini ziyaretine gidebilir, diğer bu manada diyaloga açık olan siyasi partileri ziyaret edebilir, onları da davet edebilir.”

“MHP ipe un seriyor”

Toplumun, Başbakan Erdoğan’ın CHP Lideri Kılıçdaroğlu ile bir araya geldiğinde terör duracakmış gibi bir beklentiye sokulduğunu kaydeden Çelik, “Elbette siyasi parti liderleri iktidar, ana muhalefet ve diğer muhalefet partileri terör gibi hayati bir meselede, milli bir meselede ve Türkiye’nin başına bela olan bir konuda bir araya gelirlerse, diyalog içinde olurlarsa, bu konuda birlikte kararlılık sergilerlerse bu şüphesiz ki çok anlamlıdır, şüphesiz ki olması gereken şeydir. Ancak sanki liderlerle Sayın Başbakan bir araya geldiği gün akan kan duracakmış gibi, terör duracakmış gibi bir beklentiye de toplumu sokmamak gerekiyor. Çünkü, bu meselenin bir tarafı Sayın Kılıçdaroğlu, bir tarafı Sayın Başbakan değil” dedi. Liderlerle görüşme konusunda Başbakan Erdoğan’ın herhangi bir kompleksi olmadığını ifade eden Hüseyin Çelik, “Sayın Başbakanımız daha önce CHP Genel Merkezini ziyarete gitti, Sayın Baykal döneminde Genel Merkezin faaliyete geçmesiyle birlikte yeni binalarının bitmesinden sonra, Gruba gitti. Sayın Bahçeli’den defalarca randevu talebinde bulundu Sayın Başbakan” dedi. MHP’nin görüşmeyi kabul etmek için belli şartları olduğu yönündeki açıklamalarını da değerlendiren Çelik şunları söyledi:
“Şu anda MHP’nin taleplerini, daha doğrusu MHP’nin görüşme için ileri sürdüğü şartları ipe un serme olarak değerlendiriyorum ve kesinlikle ciddiye alınacak talepler değil. Yani MHP’nin bu tavrı da ciddiye alınacak bir tavır değil. Bildiğiniz gibi biz herkesle el sıkışırız, ama sıkılmış yumrukla el sıkışılmaz. Öyle anlaşılıyor ki MHP yumruğunu sıkmaya devam ediyor, şart üstüne şart koşuyor. Biz bakın tek bir askerimizin şehit olmaması için, tek bir bu ülkenin ferdinin burnunun kanamaması için Sayın Bahçeli’yle de, diğerleriyle de, herkesle de ön şartsız görüşmeye talibiz. Ben sizinle görüşürüm ama, 40 tane de şartım var. Daha önce Sayın Baykal da bunu yapmıştı. Bu şartları öne sürenler her zaman kaybetmiştir. Hatırlayın Sayın Baykal, şart üstüne şart koştu, Sayın Başbakan bana gelmesi lazım, efendim Meclis’te değil, bizim Genel Merkezimize gelmesi lazım. Tamam, o da kabul. Ama üç tane kamera olması lazım. Sonra anlaştığımız bir televizyonda bunların yayınlanması lazım gibi şartlar ileri sürmüştü. Bu medeni diyalogla izah edilebilecek bir tavır değil. MHP’nin bu tavrı da medeni diyalogla izah edilebilecek bir tavır değil. Ama tekrar altını çizmek istiyorum, Sayın Başbakanımız bu konuda hiçbir komplekse kapılmadan sayın liderleri, ama bu ülkenin bir ferdinin bile burnunun kanamamasını temin edecekse, kamuoyunda bir moral, motivasyon unsuru olacaksa, bir kararlılık gösterisi, bir kararlılık tavrı ortaya koyacaksa bunu her zaman yapmaya hazırdır. Bu manada bizim herhangi bir çekincemiz yok; ama muhalefet partileri şart üstüne şart koşmasınlar. Ben başka bir vesileyle yaptığım bir açıklamada söylemiştim. Biz büyük partiyiz, yani ağabey konumundayız. Biz diğer siyasi partilerin nazını da, kaprisini de çekeriz, sitemini de çekeriz. Yeter ki bunun faydası olsun, yeter ki bunun toplumsal diyalog, siyasi diyalog açısından bir katkısı olsun. Biz bu konuda da her türlü fedakarlığa hazırız.”

08.07.2010

Doç. Dr. Hüseyin Çelik: “Kurşunlara Karşı Kabadayılık Olmaz”

AK PARTi Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Doç. Dr. Hüseyin Çelik, 6 Temmuz’da katıldığı Bugün TV’de yayınlanan “Temsilciler Meclisi” programında, Bugün Gazetesi Ankara Temsilcisi Adem Yavuz Arslan, Zaman Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Ünal ile Star Gazetesi Ankara Temsilcisi Şamil Tayyar’ın gündeme ilişkin sorularını yanıtladı.

Doç. Dr. Çelik, CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun siperdeki görüntülerini değerlendirerek, “Siz gayri nizami olan silahlı güçlere karşı kabadayılık falan yapamazsınız, kesinlikle kurşunlara karşı kabadayılık olmaz. Atatürk nizami güçlerle savaşıyordu, Atatürk’ün savaştığı güçlerle terör örgütlerini birbirine karıştırmamak lazım” dedi. Kılıçdaroğlu’na ima yoluyla “ahmak” dediği yönündeki iddialara da yanıt veren Çelik, “Ben hiçbir siyasi partinin liderine ima yoluyla da olsa ahmak falan demem, aldığım terbiye buna müsait değil. Benim söylediğim şey şudur: Prensip olarak cesur olmak ve ahmak olmak farklı şeylerdir. Şimdi ben cesurum diye, cesaretin kendisi bizatihi iyidir, bir liderin cesur olması, bir siyasi parti liderinin cesur olması artı bir özelliktir; ama cesaret gösterisi doğru bir şey değil. Neticede Don Kişot’luk yapmak doğru bir şey değil” diye konuştu.

Hüseyin Çelik, Kılıçdaroğlu’na doğrudan ahmak diyen veya ima eden bir şey söylemediği halde, gazetecilerin, o şekilde aktardıklarını söyleyerek, “Hüseyin Çelik sizin için böyle dedi. O da bana cevap veriyor. Şimdi bir lider bunu yapmaz. Lider ölçer, tartar, arkadaşlar bakın bu ifadeyi bizzat kendisinden duymadım, konuşma metnini alayım, ne söylediyse ona göre size bir açıklama yapayım diyebilir. Ve acur da olmak zorunda değil, hemen cevap vermek zorunda değil, bir saat sonra cevap verirsiniz, ama doğru bir zemine dayalı olarak cevap verirsiniz. Dolayısıyla, Sayın Kılıçdaroğlu tabi bu liderliği yavaş yavaş öğrenecek. Ben liderlikte acemilik çekmesini de yadırgamıyorum. Çünkü neticede bir şeye yeni başladığınız zaman bazı acemilikleriniz olacak” dedi.

08.07.2010

Doç.Dr. Hüseyin Çelik: “CHP Milletin İradesini Her Vesileyle Mahkemeye Götürmekten Hoşlanıyor”

AK PARTi Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Doç. Dr. Hüseyin Çelik, 27 Haziran’da Kanaltürk’te yayınlanan “Pazar Politika” programına katıldı. Doç. Dr. Çelik, Kanaltürk Ankara Temsilcisi Sami Dadağlıoğlu’nun gündeme ilişkin sorularını yanıtladı. Çelik, CHP’nin Anayasa Değişikliği paketini Anayasa Mahkemesi’ne götürmesi konusunda, “CHP milletin iradesini her vesileyle mahkemeye götürmekten hoşlanıyor” dedi.

Değişikliğin Anayasa Mahkemesi’ne taşınmasının yanlış olduğunu dile getiren Çelik, “Siz milletin Meclisinin iradesini niçin mahkemeye taşıyorsunuz sürekli olarak? Halka gidiyoruz, diyoruz ki AK PARTi 336 milletvekiliyle yanlış yaptı. Milletin ekseriyetinin çoğunluğunun vereceği karara niçin saygılı olmuyorsunuz. Halkçı olduğunuzu gösterin. Halka rağmen halkçılık olur mu?” diye konuştu. Referandumu değerlendirerek “Biz milletin vicdan mahkemesine gidiyoruz” diyen Çelik, “Halkımıza sormaya gidiyoruz. Sen bunu onaylıyor musun biz böyle bir şey yapmak istiyoruz? Hayır dediği zaman o karar da bizim başımızın üstüne. Referandumda ille de evet çıkar diye bir şey yok. Varsayın ki halk reddetti, reddetsin. Ama bu fırsatı millete verelim” şeklinde konuştu.

Demokratik açılımdan teröre, eksen kaymasından İran konusuna kadar gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulunan AK PARTi Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in konuşmasından satır başları şöyle:

“Sayın Başbakan’ın ve oradaki askerlerin, siperde oturmaları birilerince istismar edildi”

“Bugüne kadar sözden ziyade silahlar konuştu. Hatırlamaya çalışalım, 1984’te ilk Eruh ve Şemdinli’de PKK baskınları olduğu zaman, bu 3-5 eşkıyanın düzenlediği bir hareket olarak küçümsendi, belki ciddiye alınmadı. Daha sonraki süreçte de maalesef mesele özellikle güvenlik boyutunda sadece değerlendirildi. İş Silahlı Kuvvetlere, Polis Teşkilatına bırakıldı. Neticede Polis Teşkilatının, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yapabileceği şey, silahlı mücadeleye karşı silahla mukabele etmektir… Bu acaba gerçekten sadece silahla halledilebilecek bir mesele midir? Bunun üzerinde maalesef yıllar yılı siyasiler çok fazla durmadılar. Yani adeta biz sonuçla uğraştık, ama sebepler üzerinde durmadık. Bugün işte onları konuşmanın, aklı ön plana çıkarmanın, aklı önde tutmanın günüdür.

Eğer sosyal olaylar karşısında, siyasi olaylar karşısında, hele hele böyle tatsız meselelerde siz duygularınızı aklınızın önüne geçirirseniz, kendinizi de, yönettiğiniz insanları da, eğer siz sorumlu konumunda insanlar iseniz, yani devleti yönetme konumunda siyasi irade sahibi insanlar iseniz, eğer duygularınızı aklınızın önüne geçirirseniz siz ülkeyi felakete sürüklersiniz, kendinizi de felakete sürüklersiniz… Akılsız kuvvet yıkıcıdır. Ama akılla kuvvet bir araya gelirse ve kuvveti akıl yönetirse sonuç alırsınız

Sayın Başbakan, Sayın Genelkurmay Başkanı bazı kuvvet komutanlarıyla birlikte Şemdinli’de özellikle askerlerimizin şehit edildiği mevzilere gittiler. Oraya kadar yürüdüler. Orada sınırın sıfır noktasında, tamamen sarp vadilerin olduğu, birçok kayalıkların ve mağaraların bulunduğu ve teröristlerin o rahatlıkla saklanma mekanlarının bulunduğu bir yerdesiniz. Ben cesurum diye tutup eğer çıkıp, hani ya olursa bedeninizi uzaktan bir keskin dürbünlü tüfekle size nişan alan bir teröristle eğer hedef yaparsanız sizinkine akıllılık falan denmez, buna cesaret de denmez. Sayın Başbakan’ın ve oradaki askerlerin, orada siperde oturmaları birileri tarafından istismar edildi, bu çok ayıp. Nitekim bazı yazarların, aydınların da bu yönde açıklamaları var. İşte Atatürk’ün cephedeki, mevzilerdeki duruşuyla bunu mukayese ediyorlar. Atatürk nizami ordulara karşı savaşıyordu. Terör nizami savaşmaz, bunu bilmemiz gerekiyor. Bu açıdan akıllı olacaksınız, cesur olacaksınız, ama mutlaka cesaretinizi aklınızın emrine vereceksiniz. Cesaretinizi aklınızın emrine vermezseniz dediğim gibi o yıkıcı bir unsur olur, terminatör olursunuz.”

“Bazıları PKK ile Kürtleri özdeşleştirmek gibi çok yanlış bir yola giriyorlar”

“Geçen 26 yıllık süre içerisinde bir katliam meydana geldi. Bunun 6 bin 800 küsuru polis ve asker, korucu olmak üzere, yaklaşık bir o kadar vatandaş olmak üzere bu ülke 40 küsur bin insanını kaybetti. Bunun 30 bine yakını da bizatihi PKK’lılardır. Peki ne oldu? Genelde kamuoyunda şöyle bir şey var: Tabii şunu göz ardı etmememiz lazım, dünyanın her yerinde size silahla saldırmaya gelen insanlara siz silahla karşılık verirsiniz, silahla saldıranlara siz çiçek buketleriyle karşılık veremezsiniz. Dolayısıyla kısa vadede silaha karşı silahla mücadele edilir, bunu da asker yapar, bunu da polis yapar. Yani bizim işte bugün Silahlı Kuvvetler yapar. Fakat tabii dünyanın hiçbir yerinde sadece askeri ve polisiye tedbirlerle teröre çare bulunamamıştır, terörün üstesinden gelinememiştir. Çünkü, terör tabiatı gereği kalleştir, nereden çıkacağını kestiremezsiniz. Siz diyelim ki savaşta bile, deklere ettiğiniz savaşta bile biliyorsunuz sivil unsurları öldüremezsiniz. Yani çocukları, kadınları öldüremezsiniz. Sizinle savaşanlara karşı savaşırsınız. Fakat terörün böyle bir mantığı yoktur, bir intihar bombacısı üzerine kilolarca bomba, dinamit bağlar, bir markette, bir meydanda insanların kalabalık olduğu bir yerde bunu patlatır. Ve tüyü bitmemiş zavallı çocuklar da ölebilir, o anda oradan geçen masum insanlar da ölebilir, terörün böyle bir karakteri var. Dolayısıyla mesela diyelim ki Doğu’da, Güneydoğu’da 200 bin asker yerine, 500 bin asker oraya sevk ederseniz bunun da terörle mücadelede daha etkin olacağını kimse söyleyemez. Peki sonuçları itibariyle bakıyoruz, bu bir sosyal travma yarattı. Ben genetik bir düşmanlık diye bir kavramdan söz ediyorum. Diyelim ki 30 bin terörist öldürüldü. Bunların anneleri var, kız kardeşleri var, bunların babası, abisi, amcası var, halası var, teyzesi var, dedesi var, ninesi var, akrabaları var. İster istemez bu insanlar onların evladıdır, ne olursa olsun onun evladıdır. Götürüp resmini duvara asıyor. Yetişen küçük nesiller, çocuklar soruyorlar kim bu, ninesine soruyor kim bu? Bu senin amcam, bu senin dayın, bu senin ağabeyin, bu senin vesaire. Ne oldu? Öldürüldü. Kim öldürdü? Asker. Hangi asker? Türk askeri öldürdü. O çocuk belleğine böyle bir şey yerleşiyor, askere karşı bir kin, düşmanlık büyütülüyor. Öte taraftan askerimiz şehit ediliyor, polisimiz şehit ediliyor. Diyelim ki, Niğde’nin bir ilçesinde, bir köyünde toprağa defnediliyor. Haklı olarak ailesi onun resmini duvara asıyor, iftiharla asıyor şehit evladımız diye. Onun büyüyen küçük nesilleri ona soruyor kim öldürdü? Bunu öldürdüler. Kim öldürdü? Bakın size şunu söyleyeyim: Sıradan vatandaşa Kürt’le Kürtçülüğün farkını anlatamazsınız. Ve bazıları maalesef PKK’yla Kürtleri özdeşleştirmek gibi çok yanlış bir yola da giriyorlar. Bu toplamda bir nefretleşme oluşturuyor, nefreti büyütüyor, kini büyütüyor. Bizim sevgileri büyütmemiz lazım… Bireysel olarak farklılığımız kavga sebebi olmadığına göre, bizim kitlesel farklılıklarımız, daha büyük ölçekteki farklılıklarımız niçin kavga sebebi olsun? Milli birlik ve beraberliği nasıl yakalayacağız? Milli birlik ve beraberliğin anlamı şudur: Bu ülkedeki 73 milyon insanın anayasal vatandaşlık prensibi çerçevesinde hür ve eşit vatandaş olmasıdır değil mi? Ancak böyle bir birlik sağlarsınız. Bu vatanı kendi vatanı kabul edecek, bayrağı kendi bayrağı kabul edecek, devleti kendi devleti kabul edecek ve bu ülkenin vatandaşı olarak, onurlu bir vatandaşı olarak yaşayacak.”

“Şiddet artık bir sorun çözme unsuru olarak kabul edilmemeli”

“1960’ta Cemal Gürsel “Doğu İlleri ve Varto Tarihi” diye bir kitap yazılıyor, bu kitaba da bu sunuş yazısı yazıyor darbe lideri. Diyor ki ‘benim Doğu’daki, Güneydoğu’daki vatandaşlarıma kim Kürt derse onun suratına tükürün’ diyor. ‘Onlar kendini Kürt zanneden Türkmenlerdir’ diyor. Geliyoruz 80 darbesine, darbenin lideri Kenan Evren Paşa diyor ki, ‘dağlarda bu Kürt denen vatandaşlarımız dağ Türkleridir. Bunlar dağlarda yaşıyorlar kırt-kurt sesleri çıkıyordu. Dolayısıyla bunlar oldu Kürt.’ Bu kadar aşağılayıcı, bu kadar hakir görücü böyle bir yaklaşım olabilir mi?

Bu kadar kendi vatandaşını muzır, zararlı, aman yanımıza yaklaşmasın şeklinde kategorize edersen, bunları böyle sınıflara ayırırsan makbul adam bulamazsın. Bu insanları sen ittiğin zaman gayri memnun hale geliyor. Gayri memnun çok olan ülkenin yönetimi zordur. Birisi gayri memnunluğunu etnisiteye dayanarak ortaya koyar, biri mezhebe dayanarak yapar, birisi sosyal sınıfların işte arasındaki gelir dağılımının adaletsizliğine dayanarak. Bu ülkede farklılıklar olabilir, herkes siyasi düşünce ve kanaat itibariyle aynı şeyleri düşünmeyebilir, ama düşünün şu 12 Eylül’ü, 1 milyon 600 bin insan fişlendi, gözaltına alındı, işkenceden geçirildi. Birine sen sağcısın diye yaptılar, birine sen solcusun diye yaptılar, birine sen İslamcısın diye yaptılar, birine sen falancısın diye; peki oldu mu bu şimdi? Ve bakın 12 Eylül’deki zulümler, Diyarbakır Cezaevindeki işkenceler, o insanlara eziyet etmeler, biz tabii 84’te bu terör meselesi başladı ama, bunu 70 yıllardaki sıkıyönetime götüreceksiniz. İnsanlara kendi ülkelerinde nefes aldırmazsanız bir şekilde arıza çıkar. Şimdi bütün bunları topluyorum, ben diyorum ki bunların hiçbirisi PKK’nın terörünü meşrulaştırmaz. Çünkü, günümüz dünyasında 21. yüzyılda terör artık insanların kendini ifade etme biçimi olmamalıdır. Şiddet artık bir sorun çözme, problem çözme unsuru olarak kabul edilmemelidir. Bunları tarihe karıştırmışız.”

“Kürt diye bir şey yok diyen bir hükümet değiliz”

“PKK’lılar, eline silah alıp dağa çıkanlar, polise, askere saldıranlar, vatandaşı öldürenler eskiden diyorlardı ki devlet, Kürt halkının varlığını kabul etmiyor. Kürtçeyi, dilimizi, kültürümüzü reddediyor, bizi yok sayıyor. Ben gelinen noktada, en azından benim Hükümetim döneminde, AK PARTi iktidara geldiğinden beri böyle bir inkarcı yaklaşım var mı?

Böyle imhacı bir yaklaşım var mı, asimile edici bir yaklaşım var mı? Yok. ‘Kürt diye bir şey yoktur’ diyen bir Hükümet yok bugün iş başında.

Bir insan dünyaya gelirken annesine hangi dille hitap ediyorsa o onun anadilidir. Annesinden, babasından ne öğrendiyse o onun anadilidir. İnsanların anadilini yok sayarsanız birine sen yoksun, senin dilin yoktur derseniz, o kendisinin daha çok var olduğunu ve dilinin, kültürünün var olduğunu ispat etmek için daha çok öne çıkar. Dolayısıyla onu yok etmek mümkün değil. Türkiye’de bu yaşandı. Benim Hükümetim dedi ki kardeşim, Kürtçe dergi mi çıkarmak istiyorsun çıkarabilirsin, gazete mi çıkarmak istiyorsun çıkarabilirsin, radyo yayını mı yapmak istiyorsun yapabilirsin. Televizyon yayını mı yapmak istiyorsun onu da yapabilirsin. Devletin televizyonu 24 saat TRT Şeş dediğimiz kanal Kürtçe yayın yapıyor. Bu tabular yıkıldı. Kendi dilini unutmak istemiyorsun, kendi dilini öğrenmek istiyorsun. Benim varlığımı inkar ediyorlar, beni yok sayıyorlar, benim dilimi yok sayıyorlar, benim kültürümü yok sayıyorlar, bana 2. sınıf insan muamelesi yapıyorlar diye eğer terör yapıyorsa, bunlar yok ortada şimdi. O zaman eğer senin gerekçen buysa bu gerekçeler yok ortada. O zaman senin amacın üzüm yemek değil, bağcı dövmektir. Açık şunu söyleyeyim: Bütün bu yapılanlardan sonra terör örgütü paniğe kapıldı, varlığı boşa düştü, istismar edeceği konular ortadan kalkıyor, demokratik açılım da bakın dikkat ederseniz demokratik açılım dediğimiz açılımdan dolayı PKK’nın PKK sempatizanlarının mutlu olması gerekmiyor mu? TRT Şeş’in açılmasından mutlu olmaları gerekmiyor mu? Çünkü, ellerindeki birçok koz alındı.”

“Referandum öncesi en iyi ret cephesi terördür”

“Biz referanduma gidiyoruz, Anayasa değişikliği yapıyoruz. Bu memlekette hukuk sistemimiz diyoruz ki üstünlerin hukuku olmaktan çıksın, hukukun üstünlüğüne dönüşsün. Bakın, gücün kanunu ortadan kalksın, kanun gücü hakim olsun. Amacımız bu değil mi? Bunun için çabalıyoruz. Siyasi partilerin kapatılmasından rahatsızdınız. Ne oldu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde?

Abdullah Öcalan, İmralı’dan talimat veriyor, ret cephesi oluşturun. Ret cephesi nasıl oluşturulacak? Referandum öncesinde işte en iyi ret cephesi onların kendi mantığına göre terördür. Bütün mesele AK PARTi’yi zayıflatmaya yöneliktir. AK PARTi şehit cenazeleri geldikçe, birileri de şehit cenazelerini istismar ettikçe, efendim işte terörle yeteri kadar mücadele edilmiyor diye propaganda yapanlar da var. Acaba buradan AK PARTi’yi vurabilir miyiz?

Türkiye’de aslında AK PARTi muhalifi olan birçok menfaatleri de farklı farklı olan, ama AK PARTi karşıtlığında birleşen unsurlar maalesef bütün konularda birleşebiliyorlar. Mesela MHP’yle BDP’nin felsefesi aynı mı? Değil. Fakat Anayasa değişikliğinde icabında müşterek hareket edebiliyorlar. Yani oy vermemekte veya bir karşı cephe oluşturmakta menfaatleri müşterek olabiliyor. BDP Kürtçülük üzerinden siyaset yapıyor, MHP Türkçülük üzerinden siyaset yapıyor. Bu iki parti birbirinin değirmenine su taşıyor. Birbirini karşılıklı olarak besliyor, söylemleri de birbirini karşılıklı olarak besliyor.

“Türkiye ne zaman ‘Take Off” pozisyonuna geçse birileri çelme takıyor”

“Sayın Kılıçdaroğlu, 11 askerin şehit edilmesinden sonra dedi ki, “açılım dediler memleketi bu hale getirdiler, duvara tosladılar” dedi. Adama derler ki Sayın Kılıçdaroğlu el insaf. Çünkü 30 yıldan beri devam eden bir terör var. Siz eğer bu terörü son 11 aydaki demokratik açılıma bağlarsanız. Yani bu sosyoloji bilmemek, siyaset bilmemek, memleket gerçeklerinden bihaber olmak anlamına gelir. CHP’nin iktidarda olduğu dönemde de terör var, MHP’nin iktidarda olduğu dönemde de terör var. MHP 1999’la 2002 yılları arasındaki iktidarı döneminde biz sıfır terör teslim ettik diye övünüyorlar. Bakın o günkü şartlar o konjonktürel bir şeydir. Bu Sayın Bahçeli’nin maharetiyle, becerisiyle, kabiliyetiyle izah edilebilecek bir mesele değil. Hatırlayın 1999’da Abdullah Öcalan Kenya’da yakalandı, paketlendi ve Türkiye’ye teslim edildi. Ve Abdullah Öcalan’ın adamları, yani teröristler çekildiler, tek taraflı ateşkes ilan ettiler. İster kendilerini nadasa bıraktılar diyin, ister toparlanmaya gittiler diyin ne derseniz diyin büyük bir moral bozukluğu vardı ve oraya çekildiler. Çekildiler ve tabii onların çekilmesiyle birlikte de terör pek tabii olarak mesela 2000 yılında terör iyiden iyiye azaldı. 2002 yılında mesela aşağı-yukarı yanılmıyorsam 13 şehit var. Fakat 2004’ten sonra tekrar tırmanışa geçti. 2007 seçimleri öncesinde, 2007’de bakın bu son AK PARTi iktidardayken en fazla şehit 2007’de vermişti 142. Niye? Seçim öncesi, Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi, milletvekilliği seçimi öncesi, referandum öncesi tesadüfi miydi bu? 2007 seçimleri öncesinde terörün tırmandırıldığını ve belli bir noktaya getirildiğini. 2007 seçimleri öncesinde Türkiye’de belli gruplar AK PARTi bitiyor, işte kesinlikle bu seçim onların sonu olacak şeklinde bir propaganda yapıyorlardı. Ve AK PARTi karşıtlığı için bütün Türkiye’de neler yapıldığını biliyorsunuz. AK PARTiyi iktidardan düşürmek için ellerinden ne geliyorsa yapıyorlardı. 27 Nisan Bildirisinin malum oluşturduğu bir olumsuz atmosfer vardı. Sonra Cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili malum CHP’nin meseleyi Anayasa Mahkemesine götürmesi ve Anayasa Mahkemesinin 367 kararı bütün bunlar Türkiye’de bildiğimiz şeyler. Tam işte bu konjonktürde de yine terör azgınlaşmış vaziyette. Bu size tesadüfi geliyor mu? Özellikle İsrail’in Mavi Marmara Gemisine saldırmasıyla PKK’nın İskenderun’daki bu terör hadisesinin eşzamanlı olmasını anlamlı bulduğumuzu, tesadüfi olmadığını ifade ettim. Birileri hemen efendim işte bunun arkasında İsrail olduğuna dair elinizde kayıt mı var falan gibi laflar ettiler. Şöyle bir düşünelim, yani hesap kitap bilen insanlar şöyle bir oturup düşünsünler: 5-6 bin silahlı adamı olan bir örgütten söz ediyoruz ve bugüne kadar 30 küsur bin etkisiz hale getirilmiş ve yine dağlarda bu insanlar var. Ne yer, ne içer bu insanlar? Bu çok kolay mı, yani bu kadar insanın giyimi, kuşamı, elindeki silahı, mermisi, uçaksavarlara varıncaya kadar mermisi, alınan bu mayınlar… Ben bu büyüklükteki bir organizasyon uluslararası destek almadan, bir yerlerden destek almadan ayakta kalabilir mi gerçekten? Uçağın başını pistten kaldırdığı noktaya “take off” denir biliyorsunuz, kalkışına take off denir. Türkiye ne zaman take off pozisyonuna geçse birileri Türkiye’ye çelme takıyor.”

“Dış politikamızın yönü 360 derece olmalıdır”

Öğrenilmiş çaresizlik diye psikolojide bir kavram var. Öğrenilmiş çaresizliği de anlatırken bir benzetme yapıyoruz. Bilim adamlarının yaptığı bir deney var. Bir kutunun içerisine birkaç tane çekirge konuyor ve üzerine bir cam kapak kapatılıyor. Çekirgeler, o camı boşluk zannettikleri için sıçrayıp oradan dışarı çıkmaya çalışıyorlar, her sıçrayışta cama çarpıp geri düşüyorlar. Bir kere, iki kere, elli kere, yüz kere bunu yapıyor. Sonunda oradan sıçrayarak çıkılamayacağına şartlanıyorlar ve artık sıçramıyorlar. Bilim adamları camı kaldırıyor, orası boşluk olduğu halde çekirge sıçramaya teşebbüs dahi etmiyor, niye? Çünkü şartlanıyor buna.

Bizim soğuk savaş döneminde üzerimize bir cam kapak kapatmışlardı. Dediğim gibi Amerika ve NATO ekseninde bir dış politika, Atatürk’ün “yurtta sulh, cihanda sulh” vecizesine de karışma, ilişme, görüşme, uğraşma böyle anlıyorduk biz. Yani Türkiye adeta kendini rüzgarın önüne kapılmış yaprak gibi hissediyordu ve tamamen küresel iradenin bir parçası değil; ama yönlendirilen, yönetilen, gündemi belirlenen bir pasif nesne, obje konumundaydık biz. O soğuk savaş dönemiyle birlikte o cam kalktı. Fakat o öğrenilmiş çaresizliğe kendini mahkum edenler bir türlü sıçramayı göze alamadılar. İlk defa bir Hükümet öğrenilmiş çaresizlik kavramını kabul etmiyor. Ve biz diyoruz ki öğrenilmiş çaresizlik hayvanlara yakışır ama, insanlara yakışmaz. İnsan irade demektir. Bakın siyaset biraz daha irade demektir. Türkiye şimdi oradan sıçrıyor bakın, içine konduğu kutudan sıçrıyor, nereye sıçrıyor? Pasifik Okyanusundaki, Pasifik’teki ülkelere sıçrıyor. Yeni Zelanda’ya, Avustralya’ya sıçrıyor, Japonya’ya, Güney Kore’ye sıçrıyor, Moğolistan’a sıçrıyor, Uzak Doğu’ya sıçrıyor. Karayipler’e sıçrıyor, Afrika’ya sıçrıyor. Nerededir bizim eksenimiz? Dış politikamızın yönü neresidir? Bizim dış politikamızın yönü 360 derecedir, olmalıdır. Peki eskiden böyle miydi? Eskiden biz sırtımızı bütün Doğu dünyasına dönmüştük, ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü, efendim onlar 1. Dünya Savaşında bizi geriden vurdular. Doğru, 1. Dünya Savaşında bazı Arapların bizi geriden vurduğu doğrudur. Bazı Arapların Türklere ihanet ettiği de doğrudur. Peki biz 1. Dünya Savaşında İngilizlerle göğüs göğse geldik mi? Çanakkale’de 10 binlerce şehit verildi mi? Verildi. Avrupa Birliği ülkeleri içerisinde tarih boyunca savaşmadığımız bir millet var mı? Fransa’da, İngiltere’den, Almanya’dan, Avusturya’dan bir tane sayabilir misiniz? Şimdi Avrupalılar söz konusu olunca, bu kinleri, adavetleri, tarihteki kırgınlıkları bir tarafa itiyoruz da, yani komşuyla kavga etmişiz barışıyoruz, ama kendi kardeşinle kavga etmişsin barışmıyorsun böyle bir şey olabilir mi? Biz diyoruz ki arkadaş, arkamızda bir Doğu dünyası var, Türkiye İslam Konferansı Örgütü’nün faal bir üyesidir. 57 ülke var İslam dünyasında. Biz bunlara sırtımızı döner miyiz? Türkiye Türk dünyasının bir parçası mıdır? Türk dünyasının bir parçası olmak İslam dünyasının bir parçası olmaya engel midir? Birbirinin alternatifi midir? İslam dünyasının, İslam Konferansı Örgütü’nün faal bir üyesi, Peki Avrupa Birliğine tam üye olmaya çalışan bir ülke midir? Evet. Peki Birleşmiş Milletler üyesi midir? Evet. NATO üyesi midir? Evet. Dünya Ticaret Örgütüne üye midir? Evet. IMF’nin kurucu ortaklarından birisi midir? Evet. Yüzlerce uluslararası kuruluş, bunların hiçbirisi diğerinin alternatifi değil. Hiçbirinin var olması diğerinin olmamasını gerektirmiyor. Şimdi o cam kapaktan sıçramaya çalışınca Türkiye diyorlar ki eksen kaydı. Bunların kafasında bir şeyler kaymış aslında.”

“Kuvvetli haklıdır mantığı bizim için geçerli değil”

İran meselesinde niye biz ret oyu verdik? Bizim bütün varlık sebebimiz Amerika’nın mutluluğunu temin etmek falan değil. Kuvvetli haklıdır mantığı bizde geçerli değil; haklı kuvvetlidir, haklı kuvvetli olmalıdır diyoruz. Biz kendi bölgemizde nükleer silah istiyor muyuz? İstemiyoruz. İran’ın nükleer silahı olsun mu? Asla olmasın. Ama İsrail’in de olmasın, hiç kimsenin nükleer silahı olmasın. Ama barışçı amaçlarla eğer insanlar enerji, tedavi için kimya sanayinde, ilaç sanayinde kullanmak için uranyum zenginleştiriyorsa, bu da bir denetimde olarak yapılabilir, Türkiye bunu yapmıştır, Türkiye tutarsız bir şey yapmamıştır.

Türkiye, İran’ın komşusudur. Ben Van milletvekiliyim, sadece İran’ın Van’a 300 kilometre sınırı var. Biz bunu nasıl görmezlikten geliriz? Sen oradan geleceksin benim kapı komşumla burada savaşa tutuşacaksın, senin benim bahçeme düşen mermilerin bile buna zarar verir. Şimdi bunu görmezlikten gelebilir miyiz? Bir de diplomaside armudun sapı üzümün çöpü hesabı yapılmaz. Ben şu ülkenin rejimini beğenmiyorum ilişkilerimi kesiyorum, şu ülkenin devlet başkanını beğenmiyorum onunla da ilişkilerimi kesiyorum, şu ülkenin de mezhebini beğenmiyorum onunla ilişkilerimi kesiyorum. Eğer böyle yaparsanız Mevlana diyor ki, “kusursuz dost arama dostsuz kalırsın.

“Terör sorunu sadece iktidarın meselesi değil, muhalefetin de meselesidir”

“Eğer risk paylaşımı dediğimiz mesele olursa, Türkiye bu problemin üstesinden gelir. Risk paylaşımından kastettiğim şey şudur: Biz demokratik açılımı yaptık ve Başbakanımız neye mâl olursa olsun dedi muhalefeti davet ettik, kapılarını çaldık, kapıyı kapattılar pencereden girmeye çalıştık, pencereyi kapattılar, dedik ki siz kapınızı açıncaya kadar sabırla bekliyoruz dedik. Görüşmediler değil mi? MHP de aynı tavrı takındı, diğer taraftan CHP de aynı tavrı takındı. BDP’nin tavrı da şuydu: Bizi değil, İmralı’yı muhatap alın, Kandil’i muhatap alın. Bu konuda AK PARTiye destek olmadılar. Terör meselesi, şehitler meselesi, ölen çocuklarımız meselesi sadece AK PARTinin meselesi değil. Sonuçta biz aynı gemide seyahat ediyoruz. Bu sadece iktidarın meselesi değil, aynı zamanda muhalefetin meselesidir.

“Milletin vicdan mahkemesinde kimse mahkum olmak istemez”

Yargı reformu ve Anayasa değişiklik paketiyle ilgili Anayasa Mahkemesinin vereceği kararı da değerlendiren Çelik şunları söyledi:

“Yargı reformunun mutlak surette hayata geçmesi gerekiyor. Önce Anayasa Mahkemesinin yapısı, HSYK’nın yapısının değişmesi gerekiyor, sonra da yargı reformu gündeme gelmesi gerekiyor, olması gereken budur, Türkiye’ye yakışan budur. Anayasa değişikliğine ilişkin Anayasa Mahkemesi nasıl bir karar verir? Bundan tabii emin değilim. Yani ümit ediyorum ki Anayasa Mahkemesi varlık sebebinin dışına çıkmaz. Eğer 148. maddede olduğu gibi şekli denetimin dışına çıkıp da içerik denetimine girerlerse tuz kokmuş demektir. Ben Anayasa Mahkemesinde de bu manada sağduyunun hakim olacağını düşünüyorum. Nitekim, biliyorsunuz bütün mahkemeler milletin vicdanının sesine kulak vererek aslında yargılama yapması gerekiyor. Çünkü, en küçükten en büyüğe kadar mahkemeler karar verirken Türk milleti adına diye karar verir. Şimdi mademki Türk milleti adına karar veriyorsunuz. O zaman milletin hissiyatına tercüman olun ve halkın arzusu bu istikamettedir. Çünkü milletin vicdan mahkemesinde kimse mahkum olmak herhalde istemez.”

AK PARTi Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik konuşmasını şu sözlerle tamamladı:

“Türkiye’nin istikrara ihtiyacı var, ekonomik istikrarın devam etmesi için, siyasi istikrarın devam etmesi gerekiyor. Bugün yapılan anketlerde de AK PARTi’nin millet tarafından tasvip edildiğini, politikalarının kabul edildiğini, elbette AK PARTi’nin muhalifleri de var, yani bizim rakiplerimiz var. Bütün siyasi partiler bizim rakibimizdir en küçüğünden en büyüğüne kadar, ama hiçbirisi bizim düşmanımız değil. Rekabet zemininde ama nezaketten taviz vermeden ve bütün insanımızı ilgilendiren meselelerde de ortak aklı masaya getirerek bugüne kadar çözülemeyecek bir problem olmayacağını düşünüyorum. Ve bu problemleri inşallah birlikte çözmeye devam ederiz.”

02.07.2010


Doç. Dr. Çelik: “Türk Silahlı Kuvvetleri Operasyonları Bıraksın Demek Gerçekle Bağdaşmaz”


AK PARTi Genel Başkan Yardımıcı ve Parti Sözcüsü Doç. Dr. Hüseyin Çelik, 28 Haziran’da katıldığı “Moderatör Gece” programında Fuat Kozluklu’nun Sivil Toplum Örgütlerinin “eylemsizlik ve silah bırakma” çağrılarına ilişkin sorularını yanıtladı. Çelik konuya ilişkin şunları söyledi:

“Sivil toplum kuruluşları, son zamanlarda bu meseleyle yakından ilgileniyorlar. Bir kere bu meseleyle ilgilenmiş olmaları, bunu kendilerine dert edinmiş olmaları, bu konuda söz söylemiş olmalarını önemli buluyorum. Yani barışçı yollarla konuşarak, demokratik standartları yükselterek bu ülkede çözüm bulunabileceğine sivil toplumun da inanması aslında önemli bir gelişmedir. TÜSİAD’ın yapmış olduğu toplantıda orada basmakalıp sözler değil, daha çok milletin, halkın diliyle konuşulması en azından bazı oraya katılan insanların bu dille konuşmuş olmasını önemli buluyorum. Diyarbakır’da da birtakım açıklamalar yapıldı. Birinde işte Türk Silahlı Kuvvetleri de operasyonları bıraksın. Ama diğer tarafta kesinlikle eylemsizlik kararı alsın, PKK da eylemsizlik kararı alsın şeklinde bir yaklaşım sergilendi. Şunu unutmamalıyız: Adı üzerinde Silahlı Kuvvetleri. Polis, asker silahını bıraktığı zaman polis, asker olmaktan çıkar. Onlar silahlı kuvvetlerdir ve bir saldırı söz konusu olmadığı zaman da, bir tehlike ve bir tehdit söz konusu olmadığı zaman da hobi olsun diye veyahut da can sıkıntısını gidermek için kimse operasyona falan çıkmaz. Ama sizin topraklarınızda, sizin köyünüzde, mezranızda, yaylanızda, ilinizde veya ilçenizde eli silahlı insanlar dolaşıyorsa, bu eli silahlı insanların da arkasında ciddi bir sabıka varsa, siz onlara karşı operasyon yapmamazlık edemezsiniz. Ama PKK zaten Türkiye’nin topraklarını terk ederse, yani Türkiye sınırları dışına çıkarsa ve eylemsizlik kararı aldığı zaman da kimsenin durup dururken de operasyon yapacağı yok. O zaman böyle bir eylemsizlik söz konusu olduğu zaman meseleler belki daha duygusal olmayan, daha aklın hakim olduğu, rasyonalitenin hakim olduğu bir atmosferde rahatlıkla konuşulabilir. Ama bunun en önemli şartı, PKK’nın kesinlikle eylemsizlik kararı alması, silahları bırakmasıdır. Ama bunun karşılığında da, efendim onlar işte eylemsizlik kararı alsınlar ama, bir taraftan da Türk Silahlı Kuvvetleri operasyonları bıraksın veyahut da güvenlik güçleri operasyon yapmasın demek ne kadar gerçekle bağdaşıyor bunu tabi halkımız değerlendirecektir.

“Terör hiçbir sorunu çözmemiş yaraları derinleştirmiştir”

“PKK ortaya ilk çıktığı zaman bağımsız Kürdistan için savaştıklarını söylüyorlardı, bu iddialarından onlar da vazgeçtiğini söylüyor. Bir federasyondan, bir otonom bölgeden de söz etmiyorlar. Eğer bu ülkedeki bütün insanların, Kürtler dahil bütün insanların insanca yaşaması, eşit ve özgür bireyler olarak yaşaması amaçsa, bu ülkede bunların hepsi yapıldı, yapılıyor, yapılmaktadır. Eksiklikler olabilir, bunlar tamamlanabilir. Ama herkes şunu iyi bilmelidir: Artık şiddet bir sorun çözme aracı değildir, terör hiçbir sorunu çözmemiştir, yaraları derinleştirmiştir. Herkesin bunu düşünerek artık insan hayatına kastetmekten, insan kanı dökmekten vazgeçmesi gerekiyor.”

02.07.2010


Doç. Dr. Hüseyin Çelik: “OHAL’den En Fazla PKK Memnun Olacaktır”

AK PARTi Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Doç. Dr. Hüseyin Çelik, 24 Haziran tarihinde Kanal 24’deki “Moderatör” programına katılarak Kanal 24 Ankara Haber Müdürü Melik Yiğitel’in gündeme ilişkin sorularını yanıtladı. Doç .Dr. Çelik, MHP’nin “Olağanüstü hal” önerisini değerlendirerek, “Yarın Doğu’da, Güneydoğu’da olağanüstü hal ilan edilirse bundan en çok memnun olacak şey PKK’dır” dedi. Çelik, “olağanüstü hal” çağrısına ilişkin şunları söyledi:

“PKK, her evden bir mağdur olmasını istiyor. Yol aramalarıyla vatandaşın yine canından bezmesini istiyor. Yayla yasaklarının yine konmasını istiyor. Çünkü olağanüstü bir durumdan besleniyor. Kurt pusulu havadan hoşlanır, terör örgütleri pusulu havadan beslenirler. Kandan, baruttan, ölümden, şiddetten beslenirler. Dolayısıyla bugün Doğu’da ve Güneydoğu’da tekrar olağanüstü hal ilan edelim demek aslında bölücülüğün kendisidir. Bir memleketin bir tarafında olağan yönetimle, bir tarafını da olağanüstü yönetimle idare ediyorsanız bu yanlıştır. Bu şu anlama gelmiyor: Şimdi olağanüstü yönetim, olağanüstü hal ilan etmemek terörle mücadeleden vazgeçmek anlamına gelmiyor. Bugüne kadar terörle mücadelede iddia edildiği gibi bir zaaf söz konusu değildir.”

AK PARTi Genel Başkan Yardımcısı ve parti sözcüsü Hüseyin Çelik’in, demokratik açılım ve teröre ilişkin değerlendirmelerinde öne çıkan başlıklar şöyle:

“Demokratik Açılım meselesini birebir PKK ile eşleştirmemek lazım”

“Terörü bir araç olarak kullananlar, terörü bir kendini ifade etme biçimi olarak kullanan insanların demek işine gelmedi, demek ki onların ekmeği kesilmeye başladı. Yani bir yerde özgürlükler olursa, eğer demokrasimizin standartları yükselirse, bu ülkedeki 73 milyonun hepsi kendini bu ülkenin birinci sınıf vatandaşı hissederse, Cumhuriyete, devlete, millete, topluma kendini ait hissederse o zaman insanların istismar edebileceği bir şey kalmayacaktır, dolayısıyla anlamsız hale gelecektir. ‘Ben de varım, ben buradayım, beni de görün, beni de muhatap alın’ diyen demek ki bir anlayış var. Şimdi bütün bunlar olurken maalesef muhaliflerimiz çok acımasız bir şekilde, çok haksız bir şekilde izana ve vicdana sığmayacak bir şekilde de Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni, Partimizi terörle mücadele etmek yerine müzakere eden bir Parti ve Hükümet olarak maalesef itham ediyorlar. Bu da en çirkin tarafı. Şimdi böyle bir zamanda ülkenin böyle bir musibetle karşı karşıya bulunduğu bir zamanda olması gereken nedir? Olması gereken sağduyunun ortaya konmasıdır. Bunun bir politik malzeme haline getirilmemesidir. Şimdi çıkıp biraz da sıkılmadan, utanmadan ‘demokratik açılım dediniz bak böyle oldu’ diyorlar. Demokratik açılım süreci dediğimiz süreç 11 ay önce başladı, fakat terör 26 yıldır can alıyor, can almaya devam ediyor. 84’ten bu yana 26 yıldır devam eden bir terörü eğer siz getirip de 11 aylık bir demokratik açılım sürecinin sonucu haline getirirseniz gözleriniz iyi görmüyor demektir, miyopluk var demektir bu işte. Sonra demokratik açılım meselesini, Kürt meselesini birebir PKK’yla eşleştirmemek lazım. PKK meselesiyle özdeş hale getirmemek lazım. Her zaman söylüyoruz, varsayın ki terör örgütü diye bir örgüt yoktur, varsayın ki bu tür saldırılar da yoktur, insanlar da şehit olmuyor, insanlar öldürülmüyor böyle varsayın. Şimdi bizim Kürt vatandaşlarımızın makul, meşru, mantıklı, masum talepleri olduğu zaman biz bunlara kulaklarımızı mı tıkayacağız?”

“AK PARTi yaraları onararak geliyor”

“1991’de malumunuz Hükümet ortağı bugünkü CHP’nin eski bir şekli olan, aynı kadrolardan oluşan SHP’dir. Ne zamana kadar 95’e, 96’ya kadar bu böyledir. Ama Türkiye’de en fazla şehidin verildiği yıllar bu yıllardır. Şehit sayısının bin 100’e çıktığı yıllardır bunlar. Bin 100 şehit verilmiştir 94 yılında düşünebiliyor musunuz? Peki o gün demokratik açılım mı vardı, o gün AK PARTi mi vardı? O gün milli birlik ve kardeşlik projesinden mi söz ediliyordu? Hayır. Biz ne yaptık? Esas rahatsız eden şu: AK PARTi gelir gelmez olağanüstü hali kaldırdı. Sonra bakın faili meçhul cinayetler hayatın normali haline gelmişti. AK PARTi döneminde soruyorum, faili meçhul cinayet var mı? İşkenceden söz edilebiliyor mu? Sistematik işkenceden söz etmek mümkün değil. Çok münferit olaylar olsa bile artık onların arkasında kimse durmuyor. Cezaevinde bir şey olursa, oradaki gardiyanı, oradaki işte varsa askeri, jandarması neyse bir şekilde hukuk önünde hesap veriyor. İnsanlar kayboluyorlardı, meçhule gidiyorlardı, var mı böyle bir şey? Yok. Yayla yasakları, var mı böyle bir şey? Yüzde 99 yok. Yol aramalarında insanlar canından bezmişti, var mı böyle bir şey? Yok. Bugüne kadar Doğu ve Güneydoğu’da ağırlıklı 13 vilayette 1 milyar dolar vatandaşın terör tazminatı diye bildiği para dağıtılmıştır. Şefkatli devletin yapması gereken buydu. Bakın hukuk devleti terörist karşısında şiddeti bir enstrüman haline getiren, bir araç haline getiren karşısında şahin olur. Çünkü kurda merhamet etmek, kuzuya zulmetmektir. Ama sıradan vatandaş karşısında işinde, bağında, çiftinde, çubuğunda, dükkanında olan, günlük hayatında yaşayan karşısında da devlet güvercin olur. Devlet şefkat elini vatandaşa uzatır. Bugün AK PARTinin Doğu ve Güneydoğu’da birinci parti olmasının sebebi budur. Oradaki Kürt vatandaş şunu diyor: ‘Bu parti ırkçı bir parti değil, bu parti bölgeci bir parti değil, bu parti bana ayrımcılık yapmıyor. Bakın köyümde su yoktu getirdi, okulum yoktu yaptırdı, telefonum yoktu şu anda telefona ulaştım, elektriğimde sıkıntı vardı, geldi. Yolumda problem vardı, bakın yol yapıldı. Çocuğuma ders kitabı veriyor. Okula giden çocuğu için annesinin cebine harçlığını koyuyor. Kapıma kömürümü getiriyor. Bana duble yol yapıyor. Bana doğalgaz getiriyor, ben tezek yakarken bunu getiriyor’ Vatandaş niçin AK PARTiye oy veriyor? Bunun için oy veriyor. Bana da ayrımcı politikalarla yaklaşmıyor, kurunun yanında yaş yansın demiyor. AK PARTi bu yaraları onararak geliyor. Şimdi bütün bu istismar edilen şeyler ortadan kalkınca, bu sefer istismar edilecek bir şey kalmayacak gerekçesiyle, İmralı’daki ‘beni muhatap alsınlar’ diyor. Ve elindeki terör kartını oynamaya başlıyor. AK PARTinin zayıflamasına yönelik bir hamledir bu. Referanduma gidiyoruz kaos, kargaşa çıkaracaksınız, şehit cenazeleri göndereceksiniz. İnsanlar diyecek ki ‘Kardeşim, Hükümet buna ne çaresi bulacak?’ Terörle mücadele güvenlik güçleriyle yapılacak değil mi? Polisin, askerin silahı yok da, daha doğrusu silah lazım da silah mı alınmadı? Orduya top, tüfek, tank, uçak, helikopter, uçaksavar mı alınmadı? Her türlü lojistik için gereken malzeme mi alınmadı? Bunların hepsi yapıldı, bütün bunlar yapıldı. Terörle de kararlı bir şekilde mücadele ediliyor, ama bir taraftan terörle, teröristle mücadele ederken, bir taraftan da vatandaşın gönlünü kazanmaya yönelik, vatandaşın ülkesine, milletine, toplumuna bağlılığını, bağlılık duygusunu, aidiyet şuurunu, bilincini artırmaya yönelik Hükümet adımlar atıyor. Peki ne yapsın Hükümet bunun ötesinde? Terör örgütü de ne yapıyor? Devlet içerisinde çöreklenmiş bazı çetelerle, onların uzantılarıyla da geçmişte yaptığı işbirliğine benzer şimdi de bir işbirliği var. Yani aman AK PARTi gitsin de ne olursa olsun diyen bütün güçler şimdi kafa kafaya verdiler; mesele bu.

“Bir ihmal varsa sorumlulardan elbette hesap sorulmalıdır”

Güvenlik zafiyetine ilişkin soruları da yanıtlayan Çelik şunları söyledi:

“Bir ihmal varsa, bir kusur varsa, bir hata varsa, yapılması gerekip de yapılmayan bir şey varsa elbette onların sorumlularından hesap sorulmalıdır. Ancak terör nizami savaşan, nizami bir şekilde karşınıza çıkan bir güç, bir unsur değil. Şimdi siz 200 bin kişilik bir orduyla ortadasınız, siz teröristlerin yöntemleriyle hareket edemezsiniz. Siz nizami ordu olduğunuz zaman bebeği de, kadını da, masumu da, köylüyü de, çobanı da görüp gözetmek zorundasınız. Onların böyle bir kaygısı yok ki. Dolayısıyla istihbarat da önlenebilir. Şimdi 10 tane iş takip edersiniz, 9’unu tespit edersiniz istihbaratta, birisi kaçtığı zaman işte Halkalı’daki olay meydana geliyor. Onun için bir kere terörün ne zaman, nerede, nasıl karşınıza çıkacağını bilemezsiniz, bunun olmaması gerekiyor. Ben şimdi buradan o terör yapan insanlara da sesleniyorum. Niçin terör yapıyorsunuz, niçin insan öldürüyorsunuz, niçin dağa çıktınız? Diyordunuz ki, ‘bu devlet bizim varlığımızı inkar ediyor, yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti Kürtleri yok sayıyor’ değil mi? Peki bu Hükümet, bugünkü devlet yok sayıyor mu? Hayır. Kart kurt hikayelerini hepimiz biliyoruz, bunlar çok gülünçtü. Benim bugünkü Hükümetim, devletim diyor ki ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşlığı esastır. Etnik kökeni ne olursa olsun, dini ne olursa olsun, ana dili ne olursa olsun, bölgesi, rengi ne olursa olsun bu ülkede yaşayan 73 milyon insanın hepsi birdir, birinci sınıf vatandaştır, eşit bireylerdir’. Bunun dışında şimdi senin, etnik varlığını mı inkar ediyor, etmiyor. Dilini mi yok sayıyor, dilini de yok saymıyor. Dergi gazete çıkarmak istiyorsan bu serbest bırakılıyor. Efendim radyo yayını yapmak istiyorsun bu da serbest, televizyon yayınları yasaktı bu da özel sektöre de serbest. Devletin bir TRT kanalında Kanal 6 dediğimiz TRT ŞEŞ’te 24 saat Kürtçe yayın yapılıyor, şimdi bu da var. Kurslarda Kürtçe de öğrenebiliyorsun. Şimdi resmi dil evet Türkçe’dir, eğitim dili Türkçe’dir, ama kendi dilini öğrenmek isteyen insana mani olunmuyor. Bu konuda eksiklikler var mı? O da giderilebilir. Ama bunun yolu silahı eline alıp insanları öldürmek değil. Bir de şimdi siz diyelim ki asker, polis şehit ediyorsunuz, ama o dağda ölenler de onlar da ana, babaların çocuklarıdır. Onların annesinin yüreğine de kor, köz düşüyor. Onlar adeta intihara gidiyorlar. Niye? Bakıyorsunuz şimdi bugüne kadar 30 bine yakın PKK’lı öldürülmüş. Peki onların öldürülmesi iyi bir şey mi? Bu memleketin çocuklarının şu veya bu şekilde ölmesi iyi bir şey mi? Ölmemesi gerekiyor. Ve küçüklükten itibaren genetik bir düşmanlık büyütülüyor, bir kin büyütülüyor, bir nefret büyütülüyor. Bunun yok olması gerekiyor. Bunun yok olmasının yolu da şudur: Buradan kimse siyasi rant devşirme peşinde olmayacak. CHP’si de, MHP’si de, BDP’si de. Diyecek ki, terör senin meselen benim meselem değil, biz hepimiz bir gemide beraber seyahat ediyoruz.”

“Rüzgarın önüne kapılmış bir yaprak gibiydik”

26 yıldır bu şekilde silahlı eylem yapan bir örgütün dışardan birilerinden destek almadan ayakta kalabilmesinin mümkün olmadığını belirten Çelik, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Peki içeriden var mı? İçeriden de menfaatleri gereği, düşmanımın düşmanı düşman oldukça bana dosttur mantığıyla hareket edenler de var. Sonuçta Türkiye bir yere doğru gidiyor. Türkiye dünyada itibarlı bir ülke haline geliyor. Krize rağmen Türkiye ekonomik büyümesini sürdüren bir ülke. Şimdi Avrupa Birliği ülkelerinden Yunanistan iflas etti. İspanya’da ciddi sıkıntı var, Portekiz’de ciddi sıkıntı var, Macaristan SOS veriyor, İrlanda’da ciddi sıkıntı var, İtalya’da ciddi bir problem var. Bunlar Avrupa Birliği ülkeleri. Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de ciddi anlamda tüketim daraltılması var. Şimdi bakıyorsunuz Türkiye, bütün bu kargaşa içerisinde iyi yolda ve tam yol ileri devam ediyor. Biz rüzgarın önüne kapılmış bir yaprak gibiydik adeta. Şimdi gündemi belirlenen, gündemin peşine takılıp giden bir Türkiye yok; gündem belirleyen, küresel yöneten ve yönlendiren iradenin bir parçası Türkiye var. Türkiye’nin bu başarısı hazmedilmiyor. Yıllar yılıdır bize uygulanan politika, uzadıkça budanan, kurudukça sulanan bir politikadır. Fazla dal budak salmamanız lazım birisi buduyor, fazla kurumamanız lazım, burada da lazım. Çünkü Batı’nın en Doğu’sunda, Doğu’nun en Batı’sında, Kuzey’in Güney’inde, Güney’in Kuzey’inde bir ülke, çok önemli bir yeri var. Zaman zaman bu yapılırken de kendi içimizdeki unsurlar da kullanılıyor.

“Mesele tek başına Kuzey Irak meselesi değil”

Genellikle teröristlerin sınırı ihlal ederek Türkiye’ye girdiği ve terörist eylemler yapıp geri gittiği yönündeki söylentileri de değerlendiren Çelik, şunları söyledi:

“Şemdinli’deki böyledir, peki Tunceli’deki? Tunceli 600 kilometre sınırdan içeride değil mi? Tunceli’nin dağlarında bine yakın silahlı terörist olduğunu bütün güvenlik güçleri biliyor. Biliyor da gidip getirmiyor, bu öyle kolay bir şey değil. Silvan sınırdan, yani İran sınırından bile 550 kilometre daha içeride bir yerdedir. Elazığ peki ve Halkalı. Şimdi oradan ihlal ederek gelip bunlar eylem mi yapıyorlar? Biz bir kere Kuzey Irak tabii ki bu işin üssüdür. Ama tek başına mesele Kuzey Irak meselesi değil, bunun farkında olmamız lazım artık. Şimdi orada otorite boşluğu var ve bizim sınırımızı ihlal edip geliyorlar. Şimdi soruyorum ben yetkililere, kaç kilometre içeri giriyorlar? 15 kilometre, 20 kilometre, bazen 100 kilometre. Peki bizim tarafta otorite boşluğu var mı? Yok. Gelenleri geri bırakmayın o zaman. Eğer biz şöyle bir şartlanmaya tabi tutarsak kendimizi, bütün derdimiz Kuzey Irak’tır dersek bu doğru değil. Gerektiği zaman Jetler kampları bombalıyor mu? Bombalıyor.Peki MHP-DSP-ANAP döneminde ne yapıldı da bizim dönemde yapılmadı? Şimdi bakın terörü kullanarak birileri eğer siyasi rant devşirmeye çalışıyorsa, bir kere bu ülkeye en büyük kötülüğü o yapıyor demektir. Onun için ister MHP, ister CHP, ister BDP gün terör üzerinden siyaset yapma günü değildir, şehitler üzerinden siyaset yapma günü değildir. Kimin bildiği ne çözüm varsa, çözüme katkı varsa, kanı durdurmaya yönelik bir katkısı, bir çözümü varsa onu ortaya koysun biz de müteşekkir oluruz. Bu mesele milli bir meseledir.”

02.07.2010

GAZİANTEP

SOSYAL MEDYA

302Subscribers+1
1,015,881FollowersFollow

SON GÖRÜNTÜLENLER