Açıklamalar

ABD’nin 2003’te Irak’ ı işgal etme gerekçesi, Irak’ın elinde bölge ve dünya için tehdit oluşturacak güç ve miktarda kimyasal silahlar olduğu iddiası idi.

Daha sonra bunun kocaman bir yalan olduğu ortaya çıktı. Irak işgalinde, ABD’nin bir numaralı müttefiki, Tony Blair Başbakanlığındaki İngiliz hükümeti idi. Tony Blair’in 1997-2001 yılları arasındaki Dış İşleri Bakanı olan Robin Cook, İngiliz İşçi Partisi’nin en etkin isimlerinden biri ve Irak İşgâli başladığı sırada Hükümetin Parlamento ilişkilerinden sorumlu bakan ( The Leader of House of Commons) idi. Cook, 17 Mart 2003’te İngiltere’nin haksız bir savaşa sokulduğunu söyleyerek Bakanlıktan istifa etti. Ertesi gün istifasının gerekçesi ile ilgili olarak Parlamento’da yaptığı konuşma bir manifesto niteliğindeydi.(http://news.bbc.co.uk/2/hi/2859431.stm) Cook, bununla da yetinmedi, yazdığı kitapta lideri Blair’in İşçi Partisi’nin başına o güne kadar gelmiş geçmiş en başarılı lider olduğunu teslim etmekle beraber, Blair’in, kimyasal silah iddialarının yalan olduğunu bile bile Bush’un telkinleriyle İngiltere’yi kirli bir savaşa soktuğunu ortaya koydu.

2005’te İskoçya’da dağdan düşerek hayatını kaybeden Cook, Filistinlilerin haklı davasını destekleyen, Sırp zulmüne karşı Uluslararası Camianın Kosova’ya müdahalesini sağlayan politikacılardan biriydi.
Evet, Irak Savaşı hiç bir haklı zemine dayanmayan kirli bir savaştı ve Türkiye’nin de bu savaşa girmesi isteniyordu. Bu hareketin arkasında NATO, AB ve BM Güvenlik Konseyi gibi uluslararası kuruluşların hiç biri yoktu.

1 Mart Tezkeresi gündeme geldiği zaman ben, 58. Abdullah Gül Hükümeti’nde Kültür Bakanı idim. Bu konu, Bakanlar Kurulu’nda gündeme geldiğinde söz istedim. Sayın Gül’e

Sayın Başbakanım, uzak diyarlardan bir adam size gelse ve dese ki, ‘ şu balkonunu kısa bir süreliğine yüksek bir fiyatla bana kiraya ver’. Siz soruyorsunuz ‘burada ne yapacaksın’ . Adam diyor ki ‘ben burada bir düzenek kuracağım ve senin kapı komşunu buradan vuracağım.’ Böyle bir durumda fiyat ne kadar yüksek olursa olsun, siz balkonunuzu bu adama verir misiniz? ” diye sordum. “Ben şahsen vermem” dedim. Konuşmamın devamında bütün gerekçelerimi ortaya koyarak tezkereye “evet” oyu veremeyeceğimi söyledim. Benim dışımda iki bakan arkadaş da net bir biçimde böyle bir vebalin altına giremeyeceklerini söylediler.

Sayın Gül, tezkerenin Meclis’e sevkinde tıkayıcı olmamamız gerektiğini, iradenin esas sahibinin TBMM olduğunu söyledi. Biz de hükümet tezkeresini imzalayarak Meclis’e sevkettik. Çünkü esas tercihimizi orada yapacaktık. Ben, büyüklerimize tavrımın Parti’de ve hükümette sıkıntı yaratması halinde bakanlıktan istifa edebileceğimi söyledim.

Başbakan Sayın Abdullah Gül olmakla beraber Parti’nin lideri Sayın Recep Tayyip Erdoğan‘dı. O günün güdümlü yargısının verdiği çok haksız bir kararla, başında bulunduğu Ak Parti, 3 Kasım 2002’de yapılan seçimde 363 milletvekili alarak tek başına iktidara gelmişti ama onun milletvekilliği engellenmişti. Sayın Gül’den sonra, tezkere ile ilgili duruşumu Sayın Erdoğan’la da paylaşmamın ahlâkî olacağını düşünerek Balgat’taki Genel Merkez’imize gittim ve bir saat boyunca kendisine tezkerenin red edilmesi gerektiği yönündeki görüşlerimi arz ettim. Sayın Cumhurbaşkanı’mız tezkerenin kabul edilmesi gerektiği düşüncesindeydi.

Tezkere’nin oylanacağı günden bir gün önce Sayın Erdoğan,Siirt seçimi için Siirt’e gitmek üzere havaalanı yolunda iken kendisini telefonla aradım ve şunları söyledim : ” Efendim, ben oylama günü bir program için Bursa’da olacağım. Benim yerime oyumu kullanması için vekaletimi Başbakan Yardımcısı Sayın Ertuğrul Yalçınbayır’a bıraktım ve red oyu vermesini rica ettim. Bunu bilmenizi isterim.

Benimle beraber Başbakan Yardımcısı Sayın Ertuğrul Yalçınbayır ve Devlet Bakanı Sayın Mehmet Aydın da red oyu vereceklerini açıkça söylemişlerdi.

Nitekim Tezkere 3 oy farkla red edildi. Başka bakan arkadaşlardan da red oyu kullanmışlar olabilir ama onlar oylarının rengini açıklamamışlardı.

Tezkerenin red edilmesi, hem TBMM’nin hem de Hükümetimizin itibarını bütün dünyada zirveye çıkardı hem de Türkiye, haksız ve kirli bir savaşın ortağı veya payandası olmaktan kurtuldu.

Dönemin İngiltere Başbakanı Tony Blair, 25 Ekim 2015 tarihinde, CNN International’a çıktı. Fareed Zakaria’ya konuşan Blair, Irak Savaşı’nda düştükleri hatadan dolayı halkından özür diledi. Blair, bu mülakatta yanlış istihbarat aldıklarını, planlama hataları yaptıklarını ve Irak’taki yönetimin devrilmesinden sonra sebebiyet verdikleri kaosu itiraf etti.

Aslında Blair, bu özürle başına gelebileceklerle ilgili olarak ön kesmeye çalışıyordu. Çünkü İngiliz Hükümeti, 2009’da bir araştırma komisyonu kurarak Irak Savaşı dosyasını yeniden açmıştı. Sir John Chilcot başkanlığındaki komisyon, Blair’in İngiliz Meclisi’nden daha karar çıkmadan, Bush’la yaptığı 155 adet yüz yüze ve telefon görüşmesi notuyla savaşa katılma kararı verdiğini tespit etmiş durumda. Rapor, ulusal güvenlik endişesiyle bir türlü yayımlanamadı. 2016’nın yaz aylarında yayımlanması bekleniyor. Özellikle Blair ve dönemin Dış İşleri Bakanı Jack Straw‘un komisyona verdikleri bilgiler yayımlanabilirse Irak İşgâli’nin perde arkası daha da aydınlanmış olacak ve muhtemelen Blair ve dönemin ilgili İngiliz bakanları daha da zor durumda kalacaklardır.

Irak’taki milyonlarca dul ve yetim, Irak’ın harap olması, hâlâ dinmeyen gözyaşı, fiilî bölünmüşlük, mezhep çatışmaları ve nihayet ülkenin terör örgütlerinin cirit attığı bir alan haline gelmesi, red oyu verenlerin ne kadar isabet ettiğinin göstergeleridir.

Tezkerenin geçmesi gerektiğini düşünenler, “şayet biz de Amerika’yla birlikte Irak’a girseydik, Kandil’i temizlerdik, terörle mücadelede büyük bir avantaj elde ederdik.” diyorlar.

Bu inandırıcı mı? Biz Suriye’de İŞİD’e karşı savaşan koalisyon güçleri içinde değil miyiz ? Bu konuda Amerika’nın müttefiki değil miyiz? Bu böyleyken Amerika, PYD Meselesi’nde inisiyatifi bize mi bırakıyor? PYD konusunda bizim hükümetimizle aynı görüşte midir?

Kaldı ki, eğer dış politikada tek çıkış noktamız ülke menfaati olsaydı, Filistin’in yanında değil İsrail’in yanında; Mursi‘nin yanında değil, Sisi‘nin yanında; Suriyeli muhaliflerin yanında değil Beşar Esad‘ın yanında durmamız gerekirdi. Halbuki Ak Parti hükümetleri, bu tercihleri yaparken kuvvetlinin yanında değil, haklının yanında olduğunu ilan etmiştir. Eğer insanlık vicdanının sesi olmak gibi bir iddiamız olmasaydı bu kadar Suriyeli mülteci Türkiye’de olur muydu ? Irak Savaşı’nda ABD ve müttefikleri güçlü ama haksız idiler; Irak halkı güçsüz ve haklı idi. Evet Sadam bir diktatördü. Ancak bu diktatörü palazlandıran ve silahlandıranlar yine Irak’ı işgal edenlerdi. Amerikalılar birgün çekip gideceklerdi ama biz kapı komşumuzla kan davalı olacaktık.

Bu arada yeri gelmişken bir hususa da işaret etmeden geçemeyeceğim. Ben, henüz, 3,5 aylık bakanken aklımın ve vicdanımın kabul etmediği bu meselede gerekirse bakanlığı elimin tersiyle kenara itebileceğimi ortaya koydum. Bize “görevdeyken niye konuşmadınız, makamda otururken niye yanlışlara itiraz etmediniz“diyenlere bir çok örnekten sadece bir örnek olmak üzere bu hususu ithaf ediyorum. Oylama gizliydi. Makam sevdasında olsak paravanın arkasında red oyu kullanır, dışarda evet oyu verdiğimizi söyleyebilirdik. Biz ne yaptık? Sadece red oyu kullanmakla kalmadık bunu gerekçeleriyle o gün kamuoyuna açıkladık. En kötü özelliğin münafıklık olduğunu bilenlerdeniz. Biz, içeride başka, dışarıda başka olmadık. 12 Şubat tarihli gazetelere bakılırsa Sn. Başbakanımızın bizim bugün dile getirdiğimiz benzer hususları görevdeyken de dillendirdiğimizi söylediğini göreceklerdir.

Büyüklerimiz ne güzel demiş: “Günün adamı olmaya çalışma, hakikatın adamı olmaya çalış; çünkü gün değişir ama hakikat değişmez.”

Not: Bir başka yazıda ise,tezkerenin red edilmesinden birkaç ay sonra, beni ve benim gibileri, red oyu vermeye sevk eden sebepleri öğrenmek için Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki makamımda beni ziyarete gelen dönemin ABD Ankara Büyükelçisi W. Robert PEARSON‘la aramızda geçen konuşmaları ele alacağım.

Büyüklerimiz “müsademe-i efkârdan barika-i hakikat doğar” demişlerdir. Yani: fikirlerin çatışmasından gerçek denen şimşek doğar. Allah insanları farklı farklı yaratmıştır. Yaradılışın özü, çeşitlilik ve çoğulluktur. Yaratıcı kudret, isteseydi insanları tornadan çıkmış malzeme gibi tek tip, tek renk, tek ebat ve tek desen yaratabilirdi. Ne var ki Hz. Adem’den bugüne kadar yaratılan hiç bir insanın saç kılındaki DNA bile aynı değildir. O halde, farklılık ve çeşitliliğin varlığı, beraberinde farklı görüş ve tartışmayı da getirir.

Asr-ı Saadet’te İstişâre ve Eleştiri

Asr-ı Saadet’te istişare ve tartışma vardı. Hz. Peygamber, Allah’ın Peygamberi olmasına rağmen, vahye mazhar olmasına rağmen, hakkında Allah tarafından kesin hüküm konmayan her meseleyi sahabe ile istişare ederdi. Çünkü Allah emrediyordu: “Ve şâvirhum fi’l emr” (Ali İmran, 159) Yani: İşlerde onlarla istişare et.” Başka bir ayette de “Ve emruhum şûrâ beynehum“(Şura, 38) deniyor. Yani: “Onlar işlerini aralarında istişare ederek yaparlar.” Ayrıca Hz. Peygamber ve Dört Halife, her türlü tartışmaya ve eleştiriye açıktı. Asr-ı Saadet ve Dört Halife Devri, adı konmamış bir cumhuriyet uygulaması idi.

Emevilerle beraber, istişare, tartışma ve eleştiri rafa kalktı. İslam tarihinde ne yazık ki Cumhurî uygulama, yerini saltanata bıraktı. Saltanat, ortak ve aykırı görüş kabul etmez.

Eleştiri Demokrasinin Olmazsa Olmazıdır

Oldum olası Batı demokrasilerinde de istişare, tartışma, hatta rahatsız edecek derecede aykırı düşme ve eleştiri olmazsa olmaz kabul edilmektedir.

Bir yerde eleştiri ve tartışma varsa orada gelişme vardır, ortak akıl vardır, hayır ve bereket vardır. Eğer eleştiri ve tartışma yerini kayıtsız şartsız tasdik etmeye, ululamaya, şakşak’a, külah kapmak için tabasbus ve yalakalığa bırakmışsa orada ortak akıl kaybolmuştur, hayır ve bereket yok olmuş demektir. Eleştiri ve tartışmanın olmadığı yerde önce durağanlık, sonra çürüme başlar.

Yanlış anlaşılmasın istişare, önceden biri veya birileri tarafından kararlaştırılan konuların bir heyete tasdik ettirilmesi değildir. İstişare, her türlü peşin kabulden arınmış bir tartışmayı ve fikir alışverişini gerektirir. Yani miş gibi yapmak istişare olmaz.

Mevlana, “İyi bir dostu olanın aynaya ihtiyacı yoktur.” der. Dost, yüzümüze ayna tutandır. Tabii ki bu aynanın çukur ayna, tümsek ayna değil düz ayna olması lazım. Aynadaki görüntümüz bizi rahatsız etmemeli. Saçı başı dağınık olan biri aynaya kızmak yerine saçını başını düzeltmelidir.

Biz AK Parti’nin Yanaşmaları Değiliz

Genç kardeşlerimize hatırlatmakta belki fayda vardır. Biz AK Parti’nin yanaşmaları değil aslî unsurlarıyız: Ben, DYP’den ayrılıp AK Parti’nin kurucuları arasında yer alırken, bugün büyüklerimizin iltifatlarına mazhar olan, uçaklarından ve heyetlerinden hiç eksik olmayan, kapılarını bolca aşındıran birçok kimse, Milli Görüşçü damgası yiyip, 28 Şubatçıların hışmına uğramamak için selamlarını bile esirgiyorlardı. Daha parti kurulmadan, kurulacak partinin program taslağını hazırlamak üzere Uludağ’da on beş gün kampa giren on bir kişiden biri bizdik.

AK Parti kurulduktan sonra, Meclis’te Grup Başkanı’mız Sayın Arınç’tı. Ben, Mehmet Ali Şahin ve Salih Kapusuz ise Grup Başkanvekili idik. Sonra 58. Abdullah Gül Hükümeti’nde Kültür Bakanı, 59 ve 60. Recep Tayyip Erdoğan Hükümetleri’nde Milli Eğitim Bakanı olarak yer aldım. 5 yılı aşkın bir süre Tanıtım ve Medyadan Sorumlu AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcülüğü yaptım. Sayın Erdoğan’ın ve Sayın Davutoğlu’nun başdanışmanlıklarında bulundum. Bizim bu aktif görevlerde bulunduğumuz zamanlar, müesses nizamın bütün kurumları ve aktörleri ensemizde boza pişiriyordu. 28 Şubat‘ın habis ruhu o zaman bütün devlete ve hayata hakimdi. Siyasî güç bu günkü gibi prangalarından kurtulmuş değildi.

Bütün görevlerim esnasında partiyi, misyonu ve lideri sahiplenme konusunda can siperane bir gayret içersinde olduğumuzu başta tabanımız olmak üzere vicdan sahibi herkes tasdik eder. Sözcülüğüm esnasında Sayın Erdoğan’a, Partimize ve Hükümetimize yönelik eleştirileri yine eleştiri dili ile karşılayıp ne gerekiyorsa onu söyledik. Ancak başta Sayın Erdoğan’a olmak üzere camiamıza hakaret edenlere de onların seviyesine inmeden en sert cevapları verdiğimize kamuoyu ve kayıtlar şahittir. 27 Nisan Bildirisi‘nin yayınlandığı gece bazılarının sıcak yataklarında sadece korkudan uykuları kaçarken, biz sabaha kadar Sayın Gül’ün konutunda ayakta idik ve karşı bildiriyi hazırlayan ve sonrasının stratejisi üzerinde çalışan birkaç kişilik ekibin içindeydik. 28 Nisan‘da dut yemiş bülbül kesilenlerin aksine biz televizyon televizyon dolaşarak bu bildirinin aptallığını anlatıyorduk.

Niye Dışarıda konuşuyoruz ? 

Ne var ki, biz bu görevler esnasında dışarıya karşı etkin ve aktif mücadele ederken; içerde, kendi aramızdaki görüşmeler esnasında doğruyu, hakkı söylemekten hiç geri durmadık. İçeride öz eleştiri yapılması gerektiği zaman yaptık. Lider ve yönetim eleştirilecekse saygımızı bozmadan yapıcı bir dille eleştirimizi yaptık. Gün geldi, insanlar çoğunlukla sadece liderin ve liderliğin hoşuna gidecek şeyler söylemeyi tercih etti.

Eğer içerideki dar gruba bir şey söyleme, meram ifade etme, olması gerekenleri ve olmaması gerekenleri söyleme imkan ve şansınız kalmamışsa, siz mecburen aynı camianın dışarıdaki ve olup bitenlerden habersiz milyonlarca mensubuna hitap etmek durumunda kalırsınız.

Eleştiri hak, hakâret acizliktir

Sayın Arınç’ın, benim veya başka bir arkadaşımızın söyledikleri, yazdıkları bazı AK Partili arkadaşların, bazı kapıkulu gazetecilerinin veya sosyal medya kullanıcısı sözümona troll ve troliçelerin hoşuna gitmeyebilir. Bizi bundan dolayı eleştirmek de en tabii haklarıdır. Ancak tuvaletlerin kapısının arkasına  bile yazılamayacak ifadelerle bize saldırılmasının akıl tutulmasından başka izahı yoktur. Ben AK Partilileri ve AK Parti gençliğini bundan tenzih ederim. Çünkü AK Parti gençliğinin böyle bir seviyesizliğe alet olmayacağına inanıyorum. Eleştirmekle hakaret etmek, haysiyet cellatlığı yapmak, işi şahsiyata dökmek, insanların aile fertlerine saldırmak, onları paralelci ilan etmek ve nihayet bütün bunları fikrini söyleyen, itirazını medeni bir şekilde dillendiren kişiye karşı bir linç kampanyasına dönüştürmek demokrasiyle de insanlıkla da, islamlıkla da bağdaşmaz. Hele ki bu kimseler, yıllarca bu Parti’nin taşıyıcı kolonları olarak vazife almışlarsa… Hele ki bu insanlar, çileli günlerin baş eğmeyen neferleri İse… Hele ki bunlar, en zor gün ve anlarda sizinle beraber hak, hukuk ve demokrasi mücadelesi veren gazetecilerse…

Özgüven patlaması ve güç zehirlenmesi, sitem eden, kırgın olan veya zarar vermemek adına kenarda duran herkese “sanki kunduramdan bir çivi düşmüş” muamelesi yaparsa gün gelir yalın ayak kalmak mukadder olur. Bizden söylemesi.

Not: Ahmet Hakan, geçen Perşembe günü benimle bir söyleşi yaptı ve geçen Cumartesi günü Hürriyet’teki köşesinde bana sorduğu bazı soruları zikredip söyleşinin önümüzdeki Çarşamba günü Hürriyet’te yayımlanacağını yazdı. Bunun üzerine bazı AK Partili arkadaşlarım beni arayarak “niye Ahmet Hakan, niye Hürriyet?” diye sordular. Ben de onlara “diğerlerinden teklif geldi de biz mi red ettik.” dedim.

Tek Partili dönemde Türkiye’deki dört kesim maalesef ötekileştirilmiştir. Bunlar:

  1.  Kürtler
  2.  Aleviler
  3.  Gayrimüslimler
  4.  Mütedeyyin kesim

AK Parti iktidarının ülkeyi demokratikleştirme çabası sonucunda ötekileştirilen veya kendini öteki hisseden kesimlerle ilgili kayda değer reformlar yapıldı.

Kürtler, dindarlar ve gayrimüslimlerle ilgili, temel hak ve özgürlük alanlarında, kültürel ve dini konularda, mülkiyet, örgütlenme ve temsil alanlarında son 15 yıl çok ciddi iyileştirmelere sahne oldu. Esasen AK Parti programının gereği de bu idi.

Alevilik Konusunda Neler Yapıldı?

Alevilik konusundaki ilk ciddi adım, 59. AK Parti hükümeti döneminde bizim Milli Eğitim Bakanlığımızda Alevilik’in müfredata dahil edilmesidir. Bununla amacımız sadece Alevi ailelerin çocuklarına Aleviliği öğretmek değil, aynı zamanda Sünni çocuklarının da bu ülkede yaşayan milyonlarca Alevinin inançları ve dinî pratikleri hakkında doğru bilgi sahibi olmalarını sağlamaktı.

Bugün Tarım Bakanı olan Faruk Çelik’in başkanlığında yapılan Alevi Çalıştayları, dönemin başbakanı Erdoğan’ın Muharrem Orucu sebebiyle Alevi STK’ların düzenledikleri iftar yemeklerine katılması, dönemin Cumhurbaşkanı Gül’ün ülke tarihinde ilk defa Cemevi’ne giden Cumhurbaşkanı olması ve benzeri adımların hepsi ümit vericiydi.

Devletin Din, Mezhep ve Farklı İnançlar Karşısındaki Tavrı

Oldum olası devletimiz, Alevi vatandaşlarımıza hep şaşı bakmıştır. Laik bir ülkede, devlet vatandaşa din ve mezhep dayatmaz. Sadece insanların inandıkları dine ve mezhebe göre dini pratiklerini yapmaları için himaye edici ve kolaylaştırıcı olur. Bizim devletimiz ise resmen olmasa da hakim tavrıyla herkesin Sünnî-Hanefî olmasını ancak Alevî gibi yaşamasını dayatmıştır.

Unutmayalım ki Alevilik sadece Türkiye’nin değil, dünyanın gerçeğidir. Bir meseleyi yok saymamız ve görmezden gelmemiz onu yok etmiyor.

 Öteden Beri Şahsen Tavır ve Söylemimiz

Bizim bu konudaki duyarlılığımız ve söylemlerimiz bugüne mahsus değil. Mili Eğitim Bakanlığı yaptığım dönemde, İstanbul Kağıthane’deki Nurtepe Cemevi’nin arsasını talep üzerine biz tahsis etmiştik. Başta Cem Vakfı olmak üzere Alevî vatandaşlarımıza ait birçok STK’nın faaliyetlerine hükümeti temsilen katıldığımızı ve buralarda yaptığımız konuşmalarda incinmiş gönülleri onarmaya çalıştığımızı konuyu yakından takip edenler bilir.

2006 yılında dönemin Tunceli Milletvekili Sinan Yerlikaya’nın TBMM’de Muharrem ayı dolayısıyla yaptığı gündem dışı konuşmaya Milli Eğitim Bakanı sıfatıyla hükümet adına verdiğimiz cevabın bir bölümünde şunları söylemiştik:

“Alevilik, bizim inanç dünyamızın, inanç dünyamız içerisindeki gökkuşağının farklı bir rengidir. Aleviliği İslam pratiği dışında ve İslamın tarihî gerçekliği dışında düşünmek, aslında, Alevilere ve Alevilik meselesine yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.

 Alevilik’i bir inanç meselesi olmaktan çıkarıp folklorik bir unsur haline getirmeye çalışan, iyi niyetli olmayan çabalar vardır ve bunların da, maalesef, her geçen gün arttığını esefle görüyoruz. Bunlar, birleştirici değil, ayrıştırıcıdır.

Anayasamız “Demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” derken, birinci sıraya demokrasiyi koymuş. 

Bakın, demokrasilerde renklerin birbirine dönüşme mecburiyeti yoktur; mavi kırmızıya, kırmızı maviye, sarı beyaza dönüşmek zorunda değildir. Her renk kendisi olarak kalsın; o renk, o desen, o güzellik bizim sosyal hayatımız içerisinde, demokratik hayatımız içerisinde varlığını sürdürsün.

Türkiye’de Sünnilik ve Alevilik gibi meseleleri ön plana çıkararak bizi bizden ayıracak, bizi bizden uzaklaştıracak yaklaşımlardan ve tavırlardan kaçınmalıyız. Alevilik, gerçek şekliyle, özü itibariyle nedir, ne değildir, tespit edilmiştir ve müfredata konmuştur.

Asırlardır aynı Allah’a inanan, aynı peygambere inanan, ancak, İslamı yorumlayış biçimleri farklı olan insanlar, sanki birbirlerinin hasımlarıymış gibi değerlendirmelere zaman zaman tabi tutulabiliyor. Bu, ülkemizin birliği, dirliği açısından ve ülkede yaşayan insanların kardeşliği açısından son derece olumsuz bir tavırdır.”

(Türkiye Büyük Millet Meclisi, Genel Kurul Tutanağı, 22. Dönem, 4. Yasama Yılı, 60. Birleşim, 08/Şubat/2006 )

Alevilik Meselesine Teolojik Yaklaşmaktan Vazgeçilmeli 

Hükümetin tüm iyi niyetli girişimlerine, çabalarına rağmen Alevi vatandaşlarımızın “öteki” duygusundan kurtulmaları için henüz radikal bir adım atılamamıştır. Kanaatimize göre bunun temel sebebi hala konuya siyasi değil, teolojik olarak bakılması… Meseleye teolojik bir mesele olarak baktığımız sürece bir gelişme sağlayamayız.

Sevindirici olan şey, hükümetin bu konuda somut adımlar atılması için kararlı görünmesidir.

Umarız ki en kısa zamanda şunun bunun hatırına değil, hak ve hakikat adına, demokrasi adına, temel insan hak ve özgürlükleri adına, vicdan adına ve nihayet sosyal barışımız ve kardeşliğimiz adına vadedilen somut adımlar bir an evvel atılır.

Yönetilmesi en zor ülke, gayrimemnunu fazla olan ülkedir. Hiçbir ülkede insanları yüzde yüz memnun edemezsiniz. Ancak gayrimemnunları asgariye indirebilirsiniz.

Ben Sünnî bir vatandaş olarak bunları söylemeyi insani bir vecibe olarak görüyorum.

Bu ülkede Türkler Kürtlerin, Kürtler Türklerin; Sünniler Alevilerin, Aleviler Sünnilerin; sağcılar solcuların, solcular sağcıların haklarını savunmadığı sürece veya birbirlerinin uğradıkları haksızlıklar karşısında seslerini yükseltmedikleri sürece biz demokratik ve medeni bir toplum olamayız.

Doç. Dr. Hüseyin Çelik

PKK, hendek siyaseti ile bölge insanını felakete sürüklemiştir. Silaha teslim olan HDP siyaseti ise bu tavrı ile maalesef yüzlerce genç insanın kanına ekmek doğramıştır.

Dağda, mezrada, yaylada, mağarada bulunan PKK’lı teröristlerin silahlarıyla birlikte şehirlere yerleşmeleri, filin züccaciyeci dükkanına girmesi gibidir. Fil oradan eninde sonunda ölü olarak çıkarılabilir ancak… Dükkanda sağlam cam, porselen veya kristal kalmayacaktır. Bugünkü manzara ne yazık ki budur.

 Çözüm süreci ne yazık ki katledilmiştir

Çok iyi niyetlerle ve büyük bir cesaretle başlatılan Çözüm Süreci, ne yazık ki katledilmiştir. Çözüm Süreci esasen başlangıç için iki şart getiriyordu:

  1. Parmaklar tetikten çekilecek.
  2. Tüm silahlı PKK’lı unsurlar ülke sınırlarını terk edecek.

Birinci şarta hem devletin silahlı güçleri hem de PKK uydu. Ancak silahlı PKK’lılar ülkeyi terketmek yerine gelip kentlere yerleştiler.

‘Çözüm Süreci’ni bozmamak adına ve tamamen iyi niyetle, valiler, kaymakamlar, savcılar, hakimler, polis, asker, jandarma ve korucular, PKK’nın yapıp ettikleri karşısında adeta elleri kolları bağlı sabrın sınırlarını zorlayarak beklediler.

PKK, ‘Çözüm Süreci’ni kendi lehine ama Kürt halkının aleyhine istismar etti. Gelinen nokta ise vahim… Siyaset inisiyatifi silahlara bıraktı!

Biz, bölgeyi ve bölgenin dinamiklerini bilen birisi olarak, 2009’dan itibaren olanları ve olabilecekleri, Bakanlar Kurulu’nda, AK Parti MYK’sında, MKYK’sında, AK Parti Ortak Söylem toplantılarında ve nihayet Çözüm Süreci konulu tüm özel toplantılarda yetkili arkadaşların, Sayın Başbakan’ın ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın huzurunda, bütün açıklığı ve netliği ile ortaya koyduk.

Zaman zaman kendisini Çözüm Süreci’nin romantizmine kaptırarak bütün fotoğrafı görmek istemeyen bazı yetkili arkadaşların ciddi tepkilerine de muhatap olduk. 2014’teki Afyon’daki AK Parti İstişare ve Değerlendirme Toplantısı’nda benzer bir yaklaşım ve tutumla endişelerini dile getiren ve uyaran ciddi sayıdaki milletvekili, bu yetkili arkadaşlar tarafından tepkiyle karşılandı.

Keşke yanılmış olsaydık

Ancak zaman, bizi ve konuyu bizim gibi gören AK Partili milletvekillerini haklı çıkarmıştır. Keşke yanılmış olsaydık da bugünkü manzara ile karşılaşmasaydık…

Bugün adeta borsa göstergeleri gibi her gün ölüm rakamlarının verildiği zamanlara geldik. Unutmayalım ki ölümler her iki yakada da kinleri, nefretleri ve öç alma duygularını büyütüyor.

Bazıları Sur’u Çermik gibi, Çüngüş gibi Diyarbakır’ın herhangi bir ilçesi zannedebilir. Ancak bilenler bilir ki Sur kadim Diyarbakır’dır, yanı Diyarbakır surlarının çevrelediği tarihî Diyarbakır şehridir. Fatih ilçesi İstanbul için ne ise… Sur da Diyarbakır için aynıdır. PKK, ağır silahlarıyla gelip metropol bir şehre yerleşmişse bunda kendisi için ders ve sorumluluk çıkaracak birçok ‘yetkili’ olmalıdır.

Bir AK Partili, bir Kürt, bir vatandaş olarak…

Bir AK Partili, bir Kürt ve herşeyden önemlisi bu ülkede feryat etme sorumluluğu hisseden bir vatandaş olarak hayatının baharında toprağa düşen şehitler ve onların geride bıraktıkları gözü yaşlı aileleri adına bu çatışmalarda hayatını kaybeden Kürt gençlerin geride kalan bağrı yanık anneleri adına, bu ülkenin heba olmaya devam eden kaynakları adına, harap olan şehirler adına ve bu ülkenin dinamitlenen bin yıllık kardeşliği adına derin bir elem ve ızdırap duyuyorum.

Her zaman söyledik, söylemeye devam edeceğiz. Dünyanın hiç bir yerinde silahla saldıran terörist gruplara çiçek buketleri ile karşılık verilmez. Elbette kısa ve orta vadede silahlı mücadele terörle mücadelenin olmazsa olmazıdır. Ya uzun vade daha ne kadar uzayacak? Silah ”hard power”dır. Yani kaba güçtür. Siyaset, konuşma, müzakere, diyalog özetle akıl ”Soft Power”dır. Yani yumuşak güçtür. Kaba güç de ancak akılla yani yumuşak güçle idare edilirse bir işe yarar. Aksi takdirde yarayı derinleştirir. Doktorun tıbbî yöntemlerle yarayı deşmesi ile herhangi bir insanın bildiği yöntemlerle yarayı kurcalaması şüphesiz ki çok farklı şeylerdir.

Gönüller bölünürse toprak neye yarar!

Özetle demem odur ki silahlı mücadele devam ederken siyaset, yanı akıl bütün imkanlarını devreye sokmalıdır. Bunun yolunu, yöntemini ve kapsamını da akıl tayin edecektir. Yeter ki akla yol verilsin. Aklımız duygularımızı idare ederse milletçe kazanırız. Tersi olur da duygularımız aklımızı idare ederse hep birlikte kaybederiz. Tarih, duyguları aklına galip gelenlerin trajik sonlarının örnekleri ile doludur.

Ben, bu ülkede toprak bölünmesi olmayacağına inananlardanım. Ne var ki gönüller ve beyinler bölündükten sonra toprak bütünleşik kalmış neye yarar! Unutmayalım ki toprak insan içindir; insan toprak için değil.

Hüseyin Çelik

AK Parti Genel Başkan Başdanışmanı Çelik: “(Abdullah Gül’ün adaylığı) Sayın Gül’ün böyle bir niyeti olduğu zaman biz bundan ancak şeref duyarız”

AK Parti Genel Başkan Başdanışmanı ve Gaziantep Milletvekili Hüseyin Çelik, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün genel seçimlerde aday olup olmayacağına ilişkin “Sayın Gül’ün böyle bir niyeti olduğu zaman biz bundan ancak şeref duyarız” dedi.

Gül, cuma namazını Beyoğlu Anadolu İmam Hatip Lisesi Mescidi’nde kıldı. Abdullah Gül’e, Hüseyin Çelik ile AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin de eşlik etti.

Çelik, gazetecilerin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, genel seçimlerde Abdullah Gül’ün adaylığına ilişkin değerlendirmesini hatırlatmaları üzerine, şunları söyledi:

“Sayın Gül’ün böyle bir niyeti olduğu zaman biz bundan ancak şeref duyarız. Kendisi zaten AK Parti’nin kurucularındandır. Kurucu genel başkan yardımcısıdır. 58. AK Parti Hükümeti’nin ilk başbakanıdır, dışişleri bakanıdır. Sayın Gül’ün bütün bu hizmetlerinin sonrasında da çok başarılı bir Cumhurbaşkanlığı süreci vardır. Kendisi böyle bir şeye niyet ederde ve aday olursa biz bundan şeref duyarız. Ancak böyle bir şey olursa benim açıklamam uygun olmaz, kendisine sorarsınız.”

Abdullah Gül, Şahin ve Çelik, cuma namazının ardından okulun yemekhanesinde öğrencilerle öğle yemeğinde bir araya geldi.

AK Parti Genel Başkan Başdanışmanı Çelik: “Temenni ederim ki bu sözde kalmaz, lafta kalmaz, hayata geçer. Bunun uygulamalarını görmeden, bunun sokağa, bunun araziye yansımasını görmeden şu anda çok fazla bir şey söylemek istemem”

AK Parti Genel Başkan Başdanışmanı ve Gaziantep Milletvekili Hüseyin Çelik, PKK’ya silah bırakma çağrısına ilişkin, “Temenni ederim ki bu sözde kalmaz, lafta kalmaz, hayata geçer. Bunun uygulamalarını görmeden, bunun sokağa, bunun araziye yansımasını görmeden şu anda çok fazla bir şey söylemek istemem” dedi.

Çelik, AK Parti Mersin İl Başkanlığı tarafından Edip Buran Spor Salonu’nda düzenlenen milletvekili aday adaylarına yönelik temayül yoklamasına katıldı.

Burada gazetecilere açıklama yapan Çelik, siyasi partiler içerisinde en profesyonel çalışan, halkın nabzını tutan bir siyasi parti olduklarını ve bu sayede 9 kez sandıkta halkın kendilerinden yana tercihte bulunduğunu söyledi.

Teşkilatın ne istediğini belirlemek için temayül yoklaması yaptıklarını aktaran Çelik, 10. kez de sonucun AK Parti’den yana olacağına inandıklarını, anketlerin de bunu gösterdiğini ifade etti.

PKK’ya silah bırakma çağrısının hatırlatılması üzerine Çelik, şöyle konuştu:

” Temenni ederim ki bu sözde kalmaz, lafta kalmaz, hayata geçer. Bunun uygulamalarını görmeden, bunun sokağa, bunun araziye yansımasını görmeden şu anda çok fazla bir şey söylemek istemem. Uygulamalarını görmek benim için çok daha anlamlı olacaktır. O beklenti içerisindeyiz.”

CHP Grup Başkanvekili Sn. Muharrem İnce, 19 Temmuz 2014 tarihinde TBMM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada, AK Parti Hükümetleri döneminde, kendince İsrail'e yönelik politikalarımızdaki çelişkilerden söz etmiş, şahsımla ilgili olarak da bir iddiada bulunmuştur. İnce, konuşmasında, “13 Şubat 2009'da Genel Başkan Yardımcınız Hüseyin Çelik imzasıyla bütün okullara gönderilen genelgede 'İsrail'in mallarını boykot etmeyin' denildi mi?” diye soruyor. Peşinen söyleyeyim: DENİLMEDİ.

Konunun aslı şudur: Milli Eğitim Bakanlığım döneminde, yine İsrail'in Gazze'ye saldırıları ile ilgili olarak toplumumuzda ciddi bir hassasiyetin var olduğu bir zamanda, Yabancı Sermaye Derneği Yönetim Kurulu Üyeleri ziyaretime gelerek, Türkiye'de faaliyet gösteren, binlerce insana istihdam sağlayan, ülkemize vergi veren, ekonomimize ciddi katkılar sağlayan birçok  Uluslararası firmanın kasıtlı bir şekilde, hiç ilgisi olmadığı halde İsrail'le ilişkilendirilerek söz konusu firmaların mallarının boykot edilmesi çağrısında bulunulduğunu, yalan ve yanlış bilgilerle kamuoyu hassasiyetinin istismar edilerek haksız rekabet oluşturulduğunu, okullarımızın ve öğrencilerimizin de buna alet edildiğini örnekleriyle aktardılar.

Ben de Küresel sermayenin önemine vurgu yapan, ülkemizin yabancı yatırımcılar nezdindeki güvenine zarar verilmemesi gerektiğine dikkat çeken bir genelge yayımlayarak okullarımızın ve öğrencilerimizin bu yanlışlıklara alet edilmemesini istedim.

13 Şubat 2009 tarih, 2009/17 sayılı Genelge’de “İsrail mallarını boykot etmeyin” veya bu anlama gelecek bir ifadeye asla yer verilmemiştir. Genelge'de “İsrail” kelimesinin geçtiği birinci paragraf şöyledir:

“İsrail'in Gazze'ye saldırılarını finanse ettiği iddiasıyla Türkiye'de bulunan birçok Uluslararası şirkete ve ürünlerine yönelik boykot çağrıları yapıldığı, çeşitli kurumların bu yönde girişimleri olduğu, bu faaliyetlerde okullarımızın ve öğrencilerimizin de kullanılabileceği duyumları alınmıştır.”

Ayrıca söz konusu Genelge, ekte de mevcut olup, tümü rahatlıkla görülebilir.

Bugün de genelgedeki tavır ve yaklaşımımın, ülkemizin ve halkımızın menfaatleri doğrultusunda doğru bir tavır ve duyarlılık olduğunu düşünüyorum. Hükümetlerimizin bu doğru yaklaşımındandır ki, 2002'de ülkemizdeki yabancı sermayeli şirket sayısı 3200 iken, bu sayı 2014'ün birinci yarısında 38.000'i geçmiştir. 1923-2002 yılları arasında ülkemize gelen doğrudan yatırım sermayesi, 19 milyar dolar iken; 2002-2014 yılları arasında bu rakam 145 milyar dolar olmuştur. Bu vizyona sahip olmayanların bizim yaptıklarımızı anlaması elbette mümkün değildir.

Hal böyle iken, çarpıtmaları ile ünlü CHP' li Grup Başkanvekilinin meseleyi bu şekilde sunması ve daha çok aşırı uçların yayın organlarının buna asli şekliyle değil, Sayın İnce'nin sunuş biçimiyle yer vermesi ahlaktan ve dürüstlükten yoksun bir davranıştır.

Bizim İsrail'le ilgili samimiyetimizi sorgulamak, samimiyet kelimesiyle asla bir araya gelemeyeceklerin haddi değildir.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

Doç. Dr. Hüseyin Çelik
Genel Başkan Yardımcısı
Parti Sözcüsü

AÇIKLAMADA BAHSİ GEÇEN GENELGE:

Son günlerde Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin müellifi bulunduğu Risale-i Nur Külliyatı’nın basımının engellendiği veya devlet tekeline alındığı yönünde bazı basın ve yayın organlarında çeşitli iddialar yer almıştır ve bu yayınlar devam etmektedir.

Öncelikle şunun altını çizmek isterim ki, Risale-i Nur’ların basım ve yayımının zorlaştırıldığı, engellendiği veya devlet tekeline alındığı iddiaları kesinlikle doğru değildir.

Daha önce Twitter üzerinden bazı açıklamalar yapmıştım. Burada bir kez daha problemi ve bu problemin nasıl aşılmaya çalışıldığını kamuoyu ile paylaşmak isterim.

1-Kanunen bir müellifin vefatından sonra basılı eserler 70 yıl boyunca koruma altındadır. Yani bir müellifin atanmış veya sıhri (akrabalıktan kaynaklanan) varislerinin izni olmadan 3. Şahıslar bu eserleri basamazlar.

2- Bediüzzaman Hazretleri’nin vefatının üzerinden 54 yıl geçmiştir ve daha 16 yıl boyunca bu eserler koruma altında olacaktır.

3- Daha önce  bandrol alıp Külliyatı basan birçok yayınevi koruma süresinin dolduğunu beyan etmiş ve ilgililer de beyana itibar ederek işlem yapmışlardır. Herhangi bir itiraz olmadığı için de her isteyene bandrol verilmiştir.

4-Bediüzzaman Hazretleri, sağlığında 10’dan fazla talebesini atanmış varis tayin etmiş ve eserlerinin basımını onlara havale etmiştir.

5- Son yıllarda Risale-i Nur eserlerinde bazı gereksiz sadeleştirmeler ve tahrifatlar yapılınca hayatta bulunan atanmış varis olan talebeler, mahkemeye müracaat etmişlerdir. Bu müracaat üzerine, Risalelerin kanunlara aykırı şekilde basıldığı ortaya çıkmıştır.

6-Atanmış varislerin elindeki belgeler, noter tasdikli olmadığı için mahkeme ilk etapta, söz konusu şahısların Bediüzzaman’ın atanmış varisleri olduğunu kabul etmemiştir. Mahkeme süreci halen devam etmektedir. Dolayısıyla şu aşamada “Ağabeyler” denen varislerin birilerine basım için muvafakat vermeleri mümkün değildir.

7- Bunun dışında Bediüzzaman Hazretleri’nin 4 kanuni varisi vardır. Merhum Abdülmecid Ünlükul ‘un kızı Saadet Hanım ile Merhum Suat Ünlükul’un üç evladı. Bu varislerden dördünün birden bir yetki belgesini imzalamaması halinde işlem yapmak kanunen mümkün değildir. Saadet Hanım, hiç kimseye muvafakat vermeme konusunda kararlılığını sürdürmektedir.

8-Her iki yol ve koldan konu çözülemediği  için mevzu Sayın Başbakan’a intikal etmiş ve Sayın Başbakan Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Ömer Çelik’e meseleyle ilgili bir çözüm üretmek üzere talimat vermiştir.

9- Torba Kanun kapsamında yapılan düzenleme ile koruma süresi dolmadan eserlerin kamuya mal edilmesi, dolayısıyla basılıp yayımlanması mümkün kılınmaktadır.

10- “Eskiden herkes istediği gibi basıyordu” diyenler çıkacaktır. Şu anda mahkemede devam eden davadan dolayı eskinin sürdürülmesi mümkün değildir.

11- İşaratül-İ’caz’ı Diyanet eliyle basıp dağıtan iktidarın Risale-i Nurların neşrine mani olmak veya zorlaştırmak gibi bir tavrı olamaz.

12- Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin “Ağabeyler” denen talebeleri Kültür Bakanı’nı ziyaret ederek gündemdeki düzenleme ile ilgili muvafakatlarını ve memnuniyetlerini bildirmişlerdir.

13-Başta Sayın Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik olmak üzere, konuyla ilgili tüm bürokratlarla yaptığım görüşmelerde, hepsinin bu problemi çözme yönünde son derece iyi niyetli çabalar içerisinde olduklarını gördüm.

14- Ayrıca gündemdeki yasal düzenlemeye yönelik itirazları olanlar, bugüne kadar alternatif bir çözüm önerisi getirmemişlerdir.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

Doç. Dr. Hüseyin Çelik

Genel Başkan Yardımcısı

Parti Sözcüsü

MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli, bugün yaptığı basın toplantısında, her zaman olduğu gibi önüne konan “Hakaretnâme” metnini okumuş, Sayın Başbakan başta olmak üzere Anketörlere ve Sayın Başbakan'ı destekleyen kesimlere bir yığın hakarette ve iftirada bulunmakla yetinmemiş, YSK'yı da alenen tehdit etmiştir.

Sayın Bahçeli'nin kendisi, hayırlı hiçbir şey yapmadığı veya yapamadığı için, oturduğu yerden kimin ne yapması ve ne yapmaması gerektiği ile ilgili olarak ahkam kesmektedir.

Kendisi ve rehberi Sayın Kemal Kılıçdaroğlu milletin önüne çıkma cesareti gösteremedikleri gibi, partilerinden birini de aday yapmaya yürekleri yetmemiştir.

Sayın Bahçeli, Sayın Başbakan'ın adaylık vizesi alamayacağını ve siyasî ömrünün çürümekte olduğunu iddia etmektedir.

Öncelikle Sayın Bahçeli bilsin ki demokrasilerde siyasetçilere vizeyi halk sandıkta verir. Sayın Başbakan, Ak Parti'nin kuruluşundan beri 8 sefer sandıkta artan bir destekle milletinden hep vize almıştır. Ancak bu halk, yıllardır size ve ortağınız olan CHP'ye vize vermediği gibi, yaptığı tercihle tüm iftira ve hakaretlerinizi size iade etmiştir.

Esas çürüyen, sizin ortağınızla beraber özlemini duyduğunuz Eski Türkiye anlayışıdır. Halk kimin çürüdüğünü kimin her gün kendisini ve ülkesini yenileyerek yeniden doğduğunu çok iyi görüyor ve takdir ediyor.

Sayın Bahçeli ve Tüm Çatı'ya çıkanlar, şimdiden çatının çatırdadığını görmenin telaşı içindedirler. Sayın Başbakan'ın Başbakanlıktan istifa etmesi gerektiği ile ilgili tezleri, seçim sonrası mukadder olan hezimetlerine bir kılıf bulma çabasından başka bir şey değildir. Daha önce de kamuoyu ile paylaştığımız gibi bir kez daha söylüyoruz ki Sayın Başbakan'ın istifasını gerektirecek siyasî, ahlâkî ve yasal hiçbir gerekçe yoktur.

Sayın Bahçeli, 2002'deki seçime Başbakan Yardımcısı olarak girerken rakipleriyle olacak haksız rekabetten hiç söz etmemiştir. Ancak vatandaş, bu sıfatına rağmen kendisini de partisini de TBMM'nin dışına atmıştır.

Her genel seçim, aynı zamanda bir BAŞBAKANLIK seçimidir. Genel seçime giderken bugüne kadar hangi başbakan rakipleriyle eşit şartlarda rekabet etmek adına istifa etmiştir. Dünyanın hangi ülkesinde makamda bulunanlar, tekrar o makama talip olurken istifa ediyor?

2007 referandumu ile yapılan Anayasa değişikliği ile artık adaylar Cumhurbaşkanlığına 5'er yıllık iki dönem için seçilebilecekler. “Başbakan, aday olduğu için başbakanlıktan istifa etmelidir” diyen mantığa göre birinci dönemin sonunda ikinci 5 yıl için aday olan Cumhurbaşkanının da istifa etmesi gerekiyor. İkinci dönem için aday olacak Cumhurbaşkanının rakipleri de cumhurbaşkanı olmayacaklarına göre, bu kafaya göre, o zaman da haksız rekabet olacak.

İsmet Paşa ve merhum Ecevit, sıfırlanarak seçimi kaybettiklerinde Başbakanlık koltuğunda oturuyorlardı. Halkın tercihi eğer siz değilseniz, sizi istemiyorsa, hangi makamda olursanız olun sizi oradan alaşağı eder. Tıpkı Sayın Bahçeli'yi ettiği gibi.

Sayın Kılıçdaroğlu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne aday olduğu zaman, dokunulmazlığı olan bir milletvekili idi. Kadir Topbaş'ın ise dokunulmazlığı yoktu. Kemal Bey, Topbaş'la eşit şartlarda rekabet etmek için Milletvekilliğinden istifa etti mi?

30 Mart seçimlerinde CHP, MHP ve BDP'li belediye başkanları, rakipleriyle eşit şartlarda yarışmak için Belediye Başkanlığından istifa mı ettiler?

Üniversite rektörlükleri dahil, seçimle gelinen makamlarda bulunanlar seçim için istifa etmezler.

Dünyadaki ve ülkemizdeki benzer uygulamalar da hep böyle olmuştur.

Sayın Bahçeli'nin bir başka iddiası da Sayın Başbakan'ın sanal açılışlar yaptığıdır. Sayın Bahçeli! Halkımız sizin kadar dünyadan bîhaber değildir. Başbakan sanal açılışlar yapsaydı 12 yıldır başbakan kalamazdı. Bir tek gerçek olmayan açılış gösterin ki vatandaş nezdinde alay konusu olmayın. Ama sadece iddia edersiniz ispat edemezsiniz. Sayın Bahçeli! Başbakanlık zor iştir. Zirvelerde rüzgarlar sert eser. Siz Başbakan Yardımcısı olarak eteklerde bile ancak 3 yıl dayanabildiniz. Sayın Başbakanı 12 yıldır zirvede tutan sanal değil gerçek zeminlerde siyaset ve icraat yapmasıdır.

Devlet Bey, Sayın Başbakanı “detone olan bir şarkı”ya benzetiyor. Detone olan devam edemez. Sayın Başbakan ve Partisi bunca tuzak ve badireyi aşarak yoluna devam ettiğine göre, milletimiz bu şarkıya gür sesle eşlik ettiğine göre, Sayın Bahçeli siz yine ofsayta düşüyorsunuz. Ama iyi olan Sayın Bahçeli'nin hareketimizin bir şarkı olduğunu kabul etmesidir. Unutmayın ki, sizin gürültünüze rağmen halkımız hep liste başı olan bu şarkıyı zevkle dinliyor.

Sayın Bahçeli'nin en komik iddiası, “Sanki Hitler'in ruhu Başbakan'a nüfûz etmiş” şeklindeki iddiadır.

Peşinen söyleyeyim ki, bizim Hitler'le maddi ve manevi bir tanışıklığımız veya akrabalığımız yoktur. Bizim bildiğimiz, Hitler'in meşhur kitabının yıllarca Sayın Bahçeli ve onun gibilerinin başucundan hiç eksik olmadığıdır.

Sayın Bahçeli, kendileri dışındaki herkesi bölücü olarak niteleme hastalığına yakalanmıştır. Eğer onun ” bölücü” olarak nitelediği Başbakan ve Partisi olmasaydı şu anda Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğusu, en azından siyaseten PKK ve paralelindeki kadrolara tümüyle teslim edilmiş olacaktı. Çünkü orada ne Sayın Bahçeli'nin partisi ne de ortağının partisi var. Yani anlayacağınız orada Çatı'nızın çivisi bile yok ama Ak Parti var. Siz fiilen kafanızda ülkeyi ve insanı zaten bölmüşsünüz. Onun için hepiniz mahalli ve mevzii partilersiniz. Türkiye'nin her yerinde var olan ve tüm vatandaşları kucaklayabilen Ak Parti'den başka siyasi hareket var mı?

Sayın Bahçeli “bölücü” derken sanırım kendi yansımasından söz ediyor.

Sayın Bahçeli haddini aşarak kimin Cumhurbaşkanı olup kimin olamayacağına, hatta kimin aday olup olamayacağına dair ahkam kesiyor. Kimin aday olup olmayacağına Anayasamız ve kanunlarımız, kimin Cumhurbaşkanı olacağına ise kadirşinas halkımız karar verir. Sayın Bahçeli'ye de kendisini gereksiz yere paralamak kalır.

Kamuoyuna saygıyla arz olunur.

 

Doç. Dr. Hüseyin Çelik

Genel Başkan Yardımcısı

Parti Sözcüsü

Verdiğim her iki mülakatta da üzerinde durduğum ve vurguladığım hususlar şunlardır:

1- Biz, Irak'ın toprak bütünlüğünden yanayız. Türkiye'nin bugüne kadar tüm çabası hep bu yönde olmuştur. Irak'ın birliği, Irak halkının bir bütün olarak huzur, refah ve güvenliği hep önceliğimiz olmuştur. Ülkemizin bu yöndeki politikasında herhangi bir değişiklik bulunmamaktadır.

2- Maalesef. Yanlış politikalardan dolayı bugün Irak, fiilen üçe bölünmüş gibi bir görünüm sergilemektedir. Asla temenni etmeyiz ama şayet Irak'ın resmen bölünmesi sözkonusu olursa Irak'taki tüm halklar gibi, Kuzey Irak'taki Kürtlerin de kendi siyasi geleceklerine, kendilerinin karar verme hakkı vardır. Böyle bir durumda Irak'taki tüm halkların kendi güvenlik ve esenliği bakımından menfaatlerinin korunacağı bir çözüm bulunması ülkemizin tercihi olacaktır.

3- Kürt ve Kürdistan kelimeleri geçmişte Türkiye'de tabu idi. Artık bu ifadeler tabu olmaktan çıkmıştır.

4- Mülakatlarda, Kuzey Irak'taki Kürtler bağımsızlık ilan ederse “tanırız” veya “tanımayız” gibi bir ifade asla kullanılmamıştır.

5- Sözkonusu açıklamalarımın dışındaki yorum, değerlendirme ve çarpıtmalar, mülakatları yayımlayan ve onlardan iktibas yapan basın ve yayın kuruluşlarına aittir.

Kamuoyuna saygı ile arz olunur.

Hüseyin Çelik
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve
Parti  Sözcüsü

GAZİANTEP

SOSYAL MEDYA

302Subscribers+1
1,012,864FollowersFollow

SON GÖRÜNTÜLENLER

Yenimahalle Samanyolu Kültür ve Kongre Merkezi'nde, Kaynak Yayınları ile Samanyolu Eğitim Kurumları ''Kültür Günleri'' düzenlendi. Etkinliğin açılışında konuşan Çelik,...