Haber

ABD’nin 2003’te Irak’ ı işgal etme gerekçesi, Irak’ın elinde bölge ve dünya için tehdit oluşturacak güç ve miktarda kimyasal silahlar olduğu iddiası idi.

Daha sonra bunun kocaman bir yalan olduğu ortaya çıktı. Irak işgalinde, ABD’nin bir numaralı müttefiki, Tony Blair Başbakanlığındaki İngiliz hükümeti idi. Tony Blair’in 1997-2001 yılları arasındaki Dış İşleri Bakanı olan Robin Cook, İngiliz İşçi Partisi’nin en etkin isimlerinden biri ve Irak İşgâli başladığı sırada Hükümetin Parlamento ilişkilerinden sorumlu bakan ( The Leader of House of Commons) idi. Cook, 17 Mart 2003’te İngiltere’nin haksız bir savaşa sokulduğunu söyleyerek Bakanlıktan istifa etti. Ertesi gün istifasının gerekçesi ile ilgili olarak Parlamento’da yaptığı konuşma bir manifesto niteliğindeydi.(http://news.bbc.co.uk/2/hi/2859431.stm) Cook, bununla da yetinmedi, yazdığı kitapta lideri Blair’in İşçi Partisi’nin başına o güne kadar gelmiş geçmiş en başarılı lider olduğunu teslim etmekle beraber, Blair’in, kimyasal silah iddialarının yalan olduğunu bile bile Bush’un telkinleriyle İngiltere’yi kirli bir savaşa soktuğunu ortaya koydu.

2005’te İskoçya’da dağdan düşerek hayatını kaybeden Cook, Filistinlilerin haklı davasını destekleyen, Sırp zulmüne karşı Uluslararası Camianın Kosova’ya müdahalesini sağlayan politikacılardan biriydi.
Evet, Irak Savaşı hiç bir haklı zemine dayanmayan kirli bir savaştı ve Türkiye’nin de bu savaşa girmesi isteniyordu. Bu hareketin arkasında NATO, AB ve BM Güvenlik Konseyi gibi uluslararası kuruluşların hiç biri yoktu.

1 Mart Tezkeresi gündeme geldiği zaman ben, 58. Abdullah Gül Hükümeti’nde Kültür Bakanı idim. Bu konu, Bakanlar Kurulu’nda gündeme geldiğinde söz istedim. Sayın Gül’e

Sayın Başbakanım, uzak diyarlardan bir adam size gelse ve dese ki, ‘ şu balkonunu kısa bir süreliğine yüksek bir fiyatla bana kiraya ver’. Siz soruyorsunuz ‘burada ne yapacaksın’ . Adam diyor ki ‘ben burada bir düzenek kuracağım ve senin kapı komşunu buradan vuracağım.’ Böyle bir durumda fiyat ne kadar yüksek olursa olsun, siz balkonunuzu bu adama verir misiniz? ” diye sordum. “Ben şahsen vermem” dedim. Konuşmamın devamında bütün gerekçelerimi ortaya koyarak tezkereye “evet” oyu veremeyeceğimi söyledim. Benim dışımda iki bakan arkadaş da net bir biçimde böyle bir vebalin altına giremeyeceklerini söylediler.

Sayın Gül, tezkerenin Meclis’e sevkinde tıkayıcı olmamamız gerektiğini, iradenin esas sahibinin TBMM olduğunu söyledi. Biz de hükümet tezkeresini imzalayarak Meclis’e sevkettik. Çünkü esas tercihimizi orada yapacaktık. Ben, büyüklerimize tavrımın Parti’de ve hükümette sıkıntı yaratması halinde bakanlıktan istifa edebileceğimi söyledim.

Başbakan Sayın Abdullah Gül olmakla beraber Parti’nin lideri Sayın Recep Tayyip Erdoğan‘dı. O günün güdümlü yargısının verdiği çok haksız bir kararla, başında bulunduğu Ak Parti, 3 Kasım 2002’de yapılan seçimde 363 milletvekili alarak tek başına iktidara gelmişti ama onun milletvekilliği engellenmişti. Sayın Gül’den sonra, tezkere ile ilgili duruşumu Sayın Erdoğan’la da paylaşmamın ahlâkî olacağını düşünerek Balgat’taki Genel Merkez’imize gittim ve bir saat boyunca kendisine tezkerenin red edilmesi gerektiği yönündeki görüşlerimi arz ettim. Sayın Cumhurbaşkanı’mız tezkerenin kabul edilmesi gerektiği düşüncesindeydi.

Tezkere’nin oylanacağı günden bir gün önce Sayın Erdoğan,Siirt seçimi için Siirt’e gitmek üzere havaalanı yolunda iken kendisini telefonla aradım ve şunları söyledim : ” Efendim, ben oylama günü bir program için Bursa’da olacağım. Benim yerime oyumu kullanması için vekaletimi Başbakan Yardımcısı Sayın Ertuğrul Yalçınbayır’a bıraktım ve red oyu vermesini rica ettim. Bunu bilmenizi isterim.

Benimle beraber Başbakan Yardımcısı Sayın Ertuğrul Yalçınbayır ve Devlet Bakanı Sayın Mehmet Aydın da red oyu vereceklerini açıkça söylemişlerdi.

Nitekim Tezkere 3 oy farkla red edildi. Başka bakan arkadaşlardan da red oyu kullanmışlar olabilir ama onlar oylarının rengini açıklamamışlardı.

Tezkerenin red edilmesi, hem TBMM’nin hem de Hükümetimizin itibarını bütün dünyada zirveye çıkardı hem de Türkiye, haksız ve kirli bir savaşın ortağı veya payandası olmaktan kurtuldu.

Dönemin İngiltere Başbakanı Tony Blair, 25 Ekim 2015 tarihinde, CNN International’a çıktı. Fareed Zakaria’ya konuşan Blair, Irak Savaşı’nda düştükleri hatadan dolayı halkından özür diledi. Blair, bu mülakatta yanlış istihbarat aldıklarını, planlama hataları yaptıklarını ve Irak’taki yönetimin devrilmesinden sonra sebebiyet verdikleri kaosu itiraf etti.

Aslında Blair, bu özürle başına gelebileceklerle ilgili olarak ön kesmeye çalışıyordu. Çünkü İngiliz Hükümeti, 2009’da bir araştırma komisyonu kurarak Irak Savaşı dosyasını yeniden açmıştı. Sir John Chilcot başkanlığındaki komisyon, Blair’in İngiliz Meclisi’nden daha karar çıkmadan, Bush’la yaptığı 155 adet yüz yüze ve telefon görüşmesi notuyla savaşa katılma kararı verdiğini tespit etmiş durumda. Rapor, ulusal güvenlik endişesiyle bir türlü yayımlanamadı. 2016’nın yaz aylarında yayımlanması bekleniyor. Özellikle Blair ve dönemin Dış İşleri Bakanı Jack Straw‘un komisyona verdikleri bilgiler yayımlanabilirse Irak İşgâli’nin perde arkası daha da aydınlanmış olacak ve muhtemelen Blair ve dönemin ilgili İngiliz bakanları daha da zor durumda kalacaklardır.

Irak’taki milyonlarca dul ve yetim, Irak’ın harap olması, hâlâ dinmeyen gözyaşı, fiilî bölünmüşlük, mezhep çatışmaları ve nihayet ülkenin terör örgütlerinin cirit attığı bir alan haline gelmesi, red oyu verenlerin ne kadar isabet ettiğinin göstergeleridir.

Tezkerenin geçmesi gerektiğini düşünenler, “şayet biz de Amerika’yla birlikte Irak’a girseydik, Kandil’i temizlerdik, terörle mücadelede büyük bir avantaj elde ederdik.” diyorlar.

Bu inandırıcı mı? Biz Suriye’de İŞİD’e karşı savaşan koalisyon güçleri içinde değil miyiz ? Bu konuda Amerika’nın müttefiki değil miyiz? Bu böyleyken Amerika, PYD Meselesi’nde inisiyatifi bize mi bırakıyor? PYD konusunda bizim hükümetimizle aynı görüşte midir?

Kaldı ki, eğer dış politikada tek çıkış noktamız ülke menfaati olsaydı, Filistin’in yanında değil İsrail’in yanında; Mursi‘nin yanında değil, Sisi‘nin yanında; Suriyeli muhaliflerin yanında değil Beşar Esad‘ın yanında durmamız gerekirdi. Halbuki Ak Parti hükümetleri, bu tercihleri yaparken kuvvetlinin yanında değil, haklının yanında olduğunu ilan etmiştir. Eğer insanlık vicdanının sesi olmak gibi bir iddiamız olmasaydı bu kadar Suriyeli mülteci Türkiye’de olur muydu ? Irak Savaşı’nda ABD ve müttefikleri güçlü ama haksız idiler; Irak halkı güçsüz ve haklı idi. Evet Sadam bir diktatördü. Ancak bu diktatörü palazlandıran ve silahlandıranlar yine Irak’ı işgal edenlerdi. Amerikalılar birgün çekip gideceklerdi ama biz kapı komşumuzla kan davalı olacaktık.

Bu arada yeri gelmişken bir hususa da işaret etmeden geçemeyeceğim. Ben, henüz, 3,5 aylık bakanken aklımın ve vicdanımın kabul etmediği bu meselede gerekirse bakanlığı elimin tersiyle kenara itebileceğimi ortaya koydum. Bize “görevdeyken niye konuşmadınız, makamda otururken niye yanlışlara itiraz etmediniz“diyenlere bir çok örnekten sadece bir örnek olmak üzere bu hususu ithaf ediyorum. Oylama gizliydi. Makam sevdasında olsak paravanın arkasında red oyu kullanır, dışarda evet oyu verdiğimizi söyleyebilirdik. Biz ne yaptık? Sadece red oyu kullanmakla kalmadık bunu gerekçeleriyle o gün kamuoyuna açıkladık. En kötü özelliğin münafıklık olduğunu bilenlerdeniz. Biz, içeride başka, dışarıda başka olmadık. 12 Şubat tarihli gazetelere bakılırsa Sn. Başbakanımızın bizim bugün dile getirdiğimiz benzer hususları görevdeyken de dillendirdiğimizi söylediğini göreceklerdir.

Büyüklerimiz ne güzel demiş: “Günün adamı olmaya çalışma, hakikatın adamı olmaya çalış; çünkü gün değişir ama hakikat değişmez.”

Not: Bir başka yazıda ise,tezkerenin red edilmesinden birkaç ay sonra, beni ve benim gibileri, red oyu vermeye sevk eden sebepleri öğrenmek için Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki makamımda beni ziyarete gelen dönemin ABD Ankara Büyükelçisi W. Robert PEARSON‘la aramızda geçen konuşmaları ele alacağım.

Büyüklerimiz “müsademe-i efkârdan barika-i hakikat doğar” demişlerdir. Yani: fikirlerin çatışmasından gerçek denen şimşek doğar. Allah insanları farklı farklı yaratmıştır. Yaradılışın özü, çeşitlilik ve çoğulluktur. Yaratıcı kudret, isteseydi insanları tornadan çıkmış malzeme gibi tek tip, tek renk, tek ebat ve tek desen yaratabilirdi. Ne var ki Hz. Adem’den bugüne kadar yaratılan hiç bir insanın saç kılındaki DNA bile aynı değildir. O halde, farklılık ve çeşitliliğin varlığı, beraberinde farklı görüş ve tartışmayı da getirir.

Asr-ı Saadet’te İstişâre ve Eleştiri

Asr-ı Saadet’te istişare ve tartışma vardı. Hz. Peygamber, Allah’ın Peygamberi olmasına rağmen, vahye mazhar olmasına rağmen, hakkında Allah tarafından kesin hüküm konmayan her meseleyi sahabe ile istişare ederdi. Çünkü Allah emrediyordu: “Ve şâvirhum fi’l emr” (Ali İmran, 159) Yani: İşlerde onlarla istişare et.” Başka bir ayette de “Ve emruhum şûrâ beynehum“(Şura, 38) deniyor. Yani: “Onlar işlerini aralarında istişare ederek yaparlar.” Ayrıca Hz. Peygamber ve Dört Halife, her türlü tartışmaya ve eleştiriye açıktı. Asr-ı Saadet ve Dört Halife Devri, adı konmamış bir cumhuriyet uygulaması idi.

Emevilerle beraber, istişare, tartışma ve eleştiri rafa kalktı. İslam tarihinde ne yazık ki Cumhurî uygulama, yerini saltanata bıraktı. Saltanat, ortak ve aykırı görüş kabul etmez.

Eleştiri Demokrasinin Olmazsa Olmazıdır

Oldum olası Batı demokrasilerinde de istişare, tartışma, hatta rahatsız edecek derecede aykırı düşme ve eleştiri olmazsa olmaz kabul edilmektedir.

Bir yerde eleştiri ve tartışma varsa orada gelişme vardır, ortak akıl vardır, hayır ve bereket vardır. Eğer eleştiri ve tartışma yerini kayıtsız şartsız tasdik etmeye, ululamaya, şakşak’a, külah kapmak için tabasbus ve yalakalığa bırakmışsa orada ortak akıl kaybolmuştur, hayır ve bereket yok olmuş demektir. Eleştiri ve tartışmanın olmadığı yerde önce durağanlık, sonra çürüme başlar.

Yanlış anlaşılmasın istişare, önceden biri veya birileri tarafından kararlaştırılan konuların bir heyete tasdik ettirilmesi değildir. İstişare, her türlü peşin kabulden arınmış bir tartışmayı ve fikir alışverişini gerektirir. Yani miş gibi yapmak istişare olmaz.

Mevlana, “İyi bir dostu olanın aynaya ihtiyacı yoktur.” der. Dost, yüzümüze ayna tutandır. Tabii ki bu aynanın çukur ayna, tümsek ayna değil düz ayna olması lazım. Aynadaki görüntümüz bizi rahatsız etmemeli. Saçı başı dağınık olan biri aynaya kızmak yerine saçını başını düzeltmelidir.

Biz AK Parti’nin Yanaşmaları Değiliz

Genç kardeşlerimize hatırlatmakta belki fayda vardır. Biz AK Parti’nin yanaşmaları değil aslî unsurlarıyız: Ben, DYP’den ayrılıp AK Parti’nin kurucuları arasında yer alırken, bugün büyüklerimizin iltifatlarına mazhar olan, uçaklarından ve heyetlerinden hiç eksik olmayan, kapılarını bolca aşındıran birçok kimse, Milli Görüşçü damgası yiyip, 28 Şubatçıların hışmına uğramamak için selamlarını bile esirgiyorlardı. Daha parti kurulmadan, kurulacak partinin program taslağını hazırlamak üzere Uludağ’da on beş gün kampa giren on bir kişiden biri bizdik.

AK Parti kurulduktan sonra, Meclis’te Grup Başkanı’mız Sayın Arınç’tı. Ben, Mehmet Ali Şahin ve Salih Kapusuz ise Grup Başkanvekili idik. Sonra 58. Abdullah Gül Hükümeti’nde Kültür Bakanı, 59 ve 60. Recep Tayyip Erdoğan Hükümetleri’nde Milli Eğitim Bakanı olarak yer aldım. 5 yılı aşkın bir süre Tanıtım ve Medyadan Sorumlu AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcülüğü yaptım. Sayın Erdoğan’ın ve Sayın Davutoğlu’nun başdanışmanlıklarında bulundum. Bizim bu aktif görevlerde bulunduğumuz zamanlar, müesses nizamın bütün kurumları ve aktörleri ensemizde boza pişiriyordu. 28 Şubat‘ın habis ruhu o zaman bütün devlete ve hayata hakimdi. Siyasî güç bu günkü gibi prangalarından kurtulmuş değildi.

Bütün görevlerim esnasında partiyi, misyonu ve lideri sahiplenme konusunda can siperane bir gayret içersinde olduğumuzu başta tabanımız olmak üzere vicdan sahibi herkes tasdik eder. Sözcülüğüm esnasında Sayın Erdoğan’a, Partimize ve Hükümetimize yönelik eleştirileri yine eleştiri dili ile karşılayıp ne gerekiyorsa onu söyledik. Ancak başta Sayın Erdoğan’a olmak üzere camiamıza hakaret edenlere de onların seviyesine inmeden en sert cevapları verdiğimize kamuoyu ve kayıtlar şahittir. 27 Nisan Bildirisi‘nin yayınlandığı gece bazılarının sıcak yataklarında sadece korkudan uykuları kaçarken, biz sabaha kadar Sayın Gül’ün konutunda ayakta idik ve karşı bildiriyi hazırlayan ve sonrasının stratejisi üzerinde çalışan birkaç kişilik ekibin içindeydik. 28 Nisan‘da dut yemiş bülbül kesilenlerin aksine biz televizyon televizyon dolaşarak bu bildirinin aptallığını anlatıyorduk.

Niye Dışarıda konuşuyoruz ? 

Ne var ki, biz bu görevler esnasında dışarıya karşı etkin ve aktif mücadele ederken; içerde, kendi aramızdaki görüşmeler esnasında doğruyu, hakkı söylemekten hiç geri durmadık. İçeride öz eleştiri yapılması gerektiği zaman yaptık. Lider ve yönetim eleştirilecekse saygımızı bozmadan yapıcı bir dille eleştirimizi yaptık. Gün geldi, insanlar çoğunlukla sadece liderin ve liderliğin hoşuna gidecek şeyler söylemeyi tercih etti.

Eğer içerideki dar gruba bir şey söyleme, meram ifade etme, olması gerekenleri ve olmaması gerekenleri söyleme imkan ve şansınız kalmamışsa, siz mecburen aynı camianın dışarıdaki ve olup bitenlerden habersiz milyonlarca mensubuna hitap etmek durumunda kalırsınız.

Eleştiri hak, hakâret acizliktir

Sayın Arınç’ın, benim veya başka bir arkadaşımızın söyledikleri, yazdıkları bazı AK Partili arkadaşların, bazı kapıkulu gazetecilerinin veya sosyal medya kullanıcısı sözümona troll ve troliçelerin hoşuna gitmeyebilir. Bizi bundan dolayı eleştirmek de en tabii haklarıdır. Ancak tuvaletlerin kapısının arkasına  bile yazılamayacak ifadelerle bize saldırılmasının akıl tutulmasından başka izahı yoktur. Ben AK Partilileri ve AK Parti gençliğini bundan tenzih ederim. Çünkü AK Parti gençliğinin böyle bir seviyesizliğe alet olmayacağına inanıyorum. Eleştirmekle hakaret etmek, haysiyet cellatlığı yapmak, işi şahsiyata dökmek, insanların aile fertlerine saldırmak, onları paralelci ilan etmek ve nihayet bütün bunları fikrini söyleyen, itirazını medeni bir şekilde dillendiren kişiye karşı bir linç kampanyasına dönüştürmek demokrasiyle de insanlıkla da, islamlıkla da bağdaşmaz. Hele ki bu kimseler, yıllarca bu Parti’nin taşıyıcı kolonları olarak vazife almışlarsa… Hele ki bu insanlar, çileli günlerin baş eğmeyen neferleri İse… Hele ki bunlar, en zor gün ve anlarda sizinle beraber hak, hukuk ve demokrasi mücadelesi veren gazetecilerse…

Özgüven patlaması ve güç zehirlenmesi, sitem eden, kırgın olan veya zarar vermemek adına kenarda duran herkese “sanki kunduramdan bir çivi düşmüş” muamelesi yaparsa gün gelir yalın ayak kalmak mukadder olur. Bizden söylemesi.

Not: Ahmet Hakan, geçen Perşembe günü benimle bir söyleşi yaptı ve geçen Cumartesi günü Hürriyet’teki köşesinde bana sorduğu bazı soruları zikredip söyleşinin önümüzdeki Çarşamba günü Hürriyet’te yayımlanacağını yazdı. Bunun üzerine bazı AK Partili arkadaşlarım beni arayarak “niye Ahmet Hakan, niye Hürriyet?” diye sordular. Ben de onlara “diğerlerinden teklif geldi de biz mi red ettik.” dedim.

Tek Partili dönemde Türkiye’deki dört kesim maalesef ötekileştirilmiştir. Bunlar:

  1.  Kürtler
  2.  Aleviler
  3.  Gayrimüslimler
  4.  Mütedeyyin kesim

AK Parti iktidarının ülkeyi demokratikleştirme çabası sonucunda ötekileştirilen veya kendini öteki hisseden kesimlerle ilgili kayda değer reformlar yapıldı.

Kürtler, dindarlar ve gayrimüslimlerle ilgili, temel hak ve özgürlük alanlarında, kültürel ve dini konularda, mülkiyet, örgütlenme ve temsil alanlarında son 15 yıl çok ciddi iyileştirmelere sahne oldu. Esasen AK Parti programının gereği de bu idi.

Alevilik Konusunda Neler Yapıldı?

Alevilik konusundaki ilk ciddi adım, 59. AK Parti hükümeti döneminde bizim Milli Eğitim Bakanlığımızda Alevilik’in müfredata dahil edilmesidir. Bununla amacımız sadece Alevi ailelerin çocuklarına Aleviliği öğretmek değil, aynı zamanda Sünni çocuklarının da bu ülkede yaşayan milyonlarca Alevinin inançları ve dinî pratikleri hakkında doğru bilgi sahibi olmalarını sağlamaktı.

Bugün Tarım Bakanı olan Faruk Çelik’in başkanlığında yapılan Alevi Çalıştayları, dönemin başbakanı Erdoğan’ın Muharrem Orucu sebebiyle Alevi STK’ların düzenledikleri iftar yemeklerine katılması, dönemin Cumhurbaşkanı Gül’ün ülke tarihinde ilk defa Cemevi’ne giden Cumhurbaşkanı olması ve benzeri adımların hepsi ümit vericiydi.

Devletin Din, Mezhep ve Farklı İnançlar Karşısındaki Tavrı

Oldum olası devletimiz, Alevi vatandaşlarımıza hep şaşı bakmıştır. Laik bir ülkede, devlet vatandaşa din ve mezhep dayatmaz. Sadece insanların inandıkları dine ve mezhebe göre dini pratiklerini yapmaları için himaye edici ve kolaylaştırıcı olur. Bizim devletimiz ise resmen olmasa da hakim tavrıyla herkesin Sünnî-Hanefî olmasını ancak Alevî gibi yaşamasını dayatmıştır.

Unutmayalım ki Alevilik sadece Türkiye’nin değil, dünyanın gerçeğidir. Bir meseleyi yok saymamız ve görmezden gelmemiz onu yok etmiyor.

 Öteden Beri Şahsen Tavır ve Söylemimiz

Bizim bu konudaki duyarlılığımız ve söylemlerimiz bugüne mahsus değil. Mili Eğitim Bakanlığı yaptığım dönemde, İstanbul Kağıthane’deki Nurtepe Cemevi’nin arsasını talep üzerine biz tahsis etmiştik. Başta Cem Vakfı olmak üzere Alevî vatandaşlarımıza ait birçok STK’nın faaliyetlerine hükümeti temsilen katıldığımızı ve buralarda yaptığımız konuşmalarda incinmiş gönülleri onarmaya çalıştığımızı konuyu yakından takip edenler bilir.

2006 yılında dönemin Tunceli Milletvekili Sinan Yerlikaya’nın TBMM’de Muharrem ayı dolayısıyla yaptığı gündem dışı konuşmaya Milli Eğitim Bakanı sıfatıyla hükümet adına verdiğimiz cevabın bir bölümünde şunları söylemiştik:

“Alevilik, bizim inanç dünyamızın, inanç dünyamız içerisindeki gökkuşağının farklı bir rengidir. Aleviliği İslam pratiği dışında ve İslamın tarihî gerçekliği dışında düşünmek, aslında, Alevilere ve Alevilik meselesine yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.

 Alevilik’i bir inanç meselesi olmaktan çıkarıp folklorik bir unsur haline getirmeye çalışan, iyi niyetli olmayan çabalar vardır ve bunların da, maalesef, her geçen gün arttığını esefle görüyoruz. Bunlar, birleştirici değil, ayrıştırıcıdır.

Anayasamız “Demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” derken, birinci sıraya demokrasiyi koymuş. 

Bakın, demokrasilerde renklerin birbirine dönüşme mecburiyeti yoktur; mavi kırmızıya, kırmızı maviye, sarı beyaza dönüşmek zorunda değildir. Her renk kendisi olarak kalsın; o renk, o desen, o güzellik bizim sosyal hayatımız içerisinde, demokratik hayatımız içerisinde varlığını sürdürsün.

Türkiye’de Sünnilik ve Alevilik gibi meseleleri ön plana çıkararak bizi bizden ayıracak, bizi bizden uzaklaştıracak yaklaşımlardan ve tavırlardan kaçınmalıyız. Alevilik, gerçek şekliyle, özü itibariyle nedir, ne değildir, tespit edilmiştir ve müfredata konmuştur.

Asırlardır aynı Allah’a inanan, aynı peygambere inanan, ancak, İslamı yorumlayış biçimleri farklı olan insanlar, sanki birbirlerinin hasımlarıymış gibi değerlendirmelere zaman zaman tabi tutulabiliyor. Bu, ülkemizin birliği, dirliği açısından ve ülkede yaşayan insanların kardeşliği açısından son derece olumsuz bir tavırdır.”

(Türkiye Büyük Millet Meclisi, Genel Kurul Tutanağı, 22. Dönem, 4. Yasama Yılı, 60. Birleşim, 08/Şubat/2006 )

Alevilik Meselesine Teolojik Yaklaşmaktan Vazgeçilmeli 

Hükümetin tüm iyi niyetli girişimlerine, çabalarına rağmen Alevi vatandaşlarımızın “öteki” duygusundan kurtulmaları için henüz radikal bir adım atılamamıştır. Kanaatimize göre bunun temel sebebi hala konuya siyasi değil, teolojik olarak bakılması… Meseleye teolojik bir mesele olarak baktığımız sürece bir gelişme sağlayamayız.

Sevindirici olan şey, hükümetin bu konuda somut adımlar atılması için kararlı görünmesidir.

Umarız ki en kısa zamanda şunun bunun hatırına değil, hak ve hakikat adına, demokrasi adına, temel insan hak ve özgürlükleri adına, vicdan adına ve nihayet sosyal barışımız ve kardeşliğimiz adına vadedilen somut adımlar bir an evvel atılır.

Yönetilmesi en zor ülke, gayrimemnunu fazla olan ülkedir. Hiçbir ülkede insanları yüzde yüz memnun edemezsiniz. Ancak gayrimemnunları asgariye indirebilirsiniz.

Ben Sünnî bir vatandaş olarak bunları söylemeyi insani bir vecibe olarak görüyorum.

Bu ülkede Türkler Kürtlerin, Kürtler Türklerin; Sünniler Alevilerin, Aleviler Sünnilerin; sağcılar solcuların, solcular sağcıların haklarını savunmadığı sürece veya birbirlerinin uğradıkları haksızlıklar karşısında seslerini yükseltmedikleri sürece biz demokratik ve medeni bir toplum olamayız.

Doç. Dr. Hüseyin Çelik

PKK, hendek siyaseti ile bölge insanını felakete sürüklemiştir. Silaha teslim olan HDP siyaseti ise bu tavrı ile maalesef yüzlerce genç insanın kanına ekmek doğramıştır.

Dağda, mezrada, yaylada, mağarada bulunan PKK’lı teröristlerin silahlarıyla birlikte şehirlere yerleşmeleri, filin züccaciyeci dükkanına girmesi gibidir. Fil oradan eninde sonunda ölü olarak çıkarılabilir ancak… Dükkanda sağlam cam, porselen veya kristal kalmayacaktır. Bugünkü manzara ne yazık ki budur.

 Çözüm süreci ne yazık ki katledilmiştir

Çok iyi niyetlerle ve büyük bir cesaretle başlatılan Çözüm Süreci, ne yazık ki katledilmiştir. Çözüm Süreci esasen başlangıç için iki şart getiriyordu:

  1. Parmaklar tetikten çekilecek.
  2. Tüm silahlı PKK’lı unsurlar ülke sınırlarını terk edecek.

Birinci şarta hem devletin silahlı güçleri hem de PKK uydu. Ancak silahlı PKK’lılar ülkeyi terketmek yerine gelip kentlere yerleştiler.

‘Çözüm Süreci’ni bozmamak adına ve tamamen iyi niyetle, valiler, kaymakamlar, savcılar, hakimler, polis, asker, jandarma ve korucular, PKK’nın yapıp ettikleri karşısında adeta elleri kolları bağlı sabrın sınırlarını zorlayarak beklediler.

PKK, ‘Çözüm Süreci’ni kendi lehine ama Kürt halkının aleyhine istismar etti. Gelinen nokta ise vahim… Siyaset inisiyatifi silahlara bıraktı!

Biz, bölgeyi ve bölgenin dinamiklerini bilen birisi olarak, 2009’dan itibaren olanları ve olabilecekleri, Bakanlar Kurulu’nda, AK Parti MYK’sında, MKYK’sında, AK Parti Ortak Söylem toplantılarında ve nihayet Çözüm Süreci konulu tüm özel toplantılarda yetkili arkadaşların, Sayın Başbakan’ın ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın huzurunda, bütün açıklığı ve netliği ile ortaya koyduk.

Zaman zaman kendisini Çözüm Süreci’nin romantizmine kaptırarak bütün fotoğrafı görmek istemeyen bazı yetkili arkadaşların ciddi tepkilerine de muhatap olduk. 2014’teki Afyon’daki AK Parti İstişare ve Değerlendirme Toplantısı’nda benzer bir yaklaşım ve tutumla endişelerini dile getiren ve uyaran ciddi sayıdaki milletvekili, bu yetkili arkadaşlar tarafından tepkiyle karşılandı.

Keşke yanılmış olsaydık

Ancak zaman, bizi ve konuyu bizim gibi gören AK Partili milletvekillerini haklı çıkarmıştır. Keşke yanılmış olsaydık da bugünkü manzara ile karşılaşmasaydık…

Bugün adeta borsa göstergeleri gibi her gün ölüm rakamlarının verildiği zamanlara geldik. Unutmayalım ki ölümler her iki yakada da kinleri, nefretleri ve öç alma duygularını büyütüyor.

Bazıları Sur’u Çermik gibi, Çüngüş gibi Diyarbakır’ın herhangi bir ilçesi zannedebilir. Ancak bilenler bilir ki Sur kadim Diyarbakır’dır, yanı Diyarbakır surlarının çevrelediği tarihî Diyarbakır şehridir. Fatih ilçesi İstanbul için ne ise… Sur da Diyarbakır için aynıdır. PKK, ağır silahlarıyla gelip metropol bir şehre yerleşmişse bunda kendisi için ders ve sorumluluk çıkaracak birçok ‘yetkili’ olmalıdır.

Bir AK Partili, bir Kürt, bir vatandaş olarak…

Bir AK Partili, bir Kürt ve herşeyden önemlisi bu ülkede feryat etme sorumluluğu hisseden bir vatandaş olarak hayatının baharında toprağa düşen şehitler ve onların geride bıraktıkları gözü yaşlı aileleri adına bu çatışmalarda hayatını kaybeden Kürt gençlerin geride kalan bağrı yanık anneleri adına, bu ülkenin heba olmaya devam eden kaynakları adına, harap olan şehirler adına ve bu ülkenin dinamitlenen bin yıllık kardeşliği adına derin bir elem ve ızdırap duyuyorum.

Her zaman söyledik, söylemeye devam edeceğiz. Dünyanın hiç bir yerinde silahla saldıran terörist gruplara çiçek buketleri ile karşılık verilmez. Elbette kısa ve orta vadede silahlı mücadele terörle mücadelenin olmazsa olmazıdır. Ya uzun vade daha ne kadar uzayacak? Silah ”hard power”dır. Yani kaba güçtür. Siyaset, konuşma, müzakere, diyalog özetle akıl ”Soft Power”dır. Yani yumuşak güçtür. Kaba güç de ancak akılla yani yumuşak güçle idare edilirse bir işe yarar. Aksi takdirde yarayı derinleştirir. Doktorun tıbbî yöntemlerle yarayı deşmesi ile herhangi bir insanın bildiği yöntemlerle yarayı kurcalaması şüphesiz ki çok farklı şeylerdir.

Gönüller bölünürse toprak neye yarar!

Özetle demem odur ki silahlı mücadele devam ederken siyaset, yanı akıl bütün imkanlarını devreye sokmalıdır. Bunun yolunu, yöntemini ve kapsamını da akıl tayin edecektir. Yeter ki akla yol verilsin. Aklımız duygularımızı idare ederse milletçe kazanırız. Tersi olur da duygularımız aklımızı idare ederse hep birlikte kaybederiz. Tarih, duyguları aklına galip gelenlerin trajik sonlarının örnekleri ile doludur.

Ben, bu ülkede toprak bölünmesi olmayacağına inananlardanım. Ne var ki gönüller ve beyinler bölündükten sonra toprak bütünleşik kalmış neye yarar! Unutmayalım ki toprak insan içindir; insan toprak için değil.

Hüseyin Çelik

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun bayram öncesinde tamamladığı koalisyon görüşmelerinin ilk turundan çıkan sonucu AK Parti’nin kurmaylarından Genel Başkan Başdanışmanı Hüseyin Çelik ile konuştuk. Çelik, Davutoğlu’nun koalisyon müzakerelerine hazırlık için oluşturduğu CHP komisyonundaki isimlerden biri. Dolayısıyla da ortaya koyduğu perspektif AK Parti açısından oluru olmazı anlamak açısından önemli şifreler barındırıyor. Çelik’in 7 Haziran seçiminin sonuçlarına ilişkin analizleri kadar, görüştüğünü söylediği 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün pozisyonuna ilişkin ifadeleri de çok konuşulur.

Fotoğraf: Levent KULU

İHTİYATLI İYİMSERLİK İÇİNDEYİM

– Koalisyon görüşmelerinin ilk turu bayram öncesinde tamamlandı. Hem MHP hem de HDP size ‘Koalisyonu öncelikle CHP ile kurmaya çalışın’ dedi. CHP şu an tek seçeneğiniz gibi duruyor. Nasıl görüyorsunuz gidişatı?

Şu anda CHP ile daha ileri bir noktadayız denebilir. Böyle bir şey gerçekleşirse bu 390 milletvekili eder ve yüzde 66’lık bir çoğunluğa dayanır. Bence iyi bir koalisyon protokolüyle bu iş yürüyebilir. Doğrusunu isterseniz MYK ve MKYK’da bu konular konuşulurken, tabanımızdan AK Parti-MHP’nin daha iyi olabileceği yönünde bazı sinyaller gelse de, ben şahsen AK Parti-CHP koalisyonunun hep daha sürdürülebilir olacağını düşünenlerdenim. Gerekçem de şudur; tabanı birbirine yakın siyasi partilerin anlaşması çok daha zordur. Aynı sektörde çalışan iki tüccar, hele hele de işyerleri yan yana ise, birbirlerine rakip olurlar. Ama biri tekstilci biri gıdacıysa aynı sıkıntılar yaşanmayabilir. Ben hatta arkadaşlara espri yoluyla dedim ki ‘Aynı kıza âşık olan iki genç birbirini harap eder’. Nitekim bunun örneklerini de bizzat yaşadık. DYP-ANAP koalisyonunu, biliyorsunuz çok kısa sürdü, bir nisan yağmuru gibi geldi geçti. Ama DYP ve SHP koalisyonu bazı sıkıntılara rağmen yürüdü. Bunu koalisyonlar çok iyidir anlamında söylemiyorum. Mümkün olsa tek parti hükümetinin ben yine Türkiye’nin derdine deva olacağını düşünüyorum.

– Ama şu noktada koalisyondan umutsuz değilsiniz…

Gelin ata binmiş, ya nasip ya kısmet demiş. Koalisyon protokolü hazırlanıp, hükümet kurulup işbaşı yapmadıkça bu işte bir ihtiyat payının olması gerekiyor. Ben açıkçası ihtiyatlı bir iyimserlik içindeyim.

– Önünüze gelen kamuoyu araştırmalarına göre 7 Haziran’dan sonraki süreçte Ak Parti’nin yüzde 44-45 bandına çıktığı söyleniyor. Bunlar doğru rakamlar mı?

Doğru. Biz bir kere kendimizi kandırmayız, halkı hiç kandırmayız. Biz bugüne kadar yaptığımız anketleri hiç boyamadık. Ben 5 yıl tanıtım medya başkanlığı yaptım, anketler evvel emirde bana gelirdi. ‘Şu anketi hafif bize kırın’ demek kendimizi kandırmak anlamına gelir. Geçmişte bazı liderlerin aleyhlerinde olan kamuoyu araştırmalarına çok kızdıklarının bizzat şahidiyim.

SAÇIN BAŞIN KARIŞIKSA AYNAYA NİYE KIZASIN

– Tayyip Bey kızmaz mı?

Hayır, niçin kızsın. Tayyip Bey, kamuoyunun sesine kulak tıkasaydı bugünlere gelebilir miydi? Esasen günün ortasında gözünü kapatan sadece kendisine gece yapar, gün ışımaya devam eder. Sonuçlar geliyor biz MYK’da yansıtıyoruz ekrana, Tayyip Bey zamanında da Ahmet Bey zamanında da. Arkadaş şu ilde kötüyüz. Tabii niye kötüyüz diye hayıflanıyorsunuz ama bu sonuç niye böyle çıktı demek aynaya kızmak gibi bir şey. Saçın başın karışıksa sen niye aynaya kızıyorsun? Kendine kız, onu düzelt. Bu açıdan yapılacak bir seçimin ben bize avantaj getireceğine inanıyorum. Diyelim ki bariz bazı hatalar var…

3 DÖNEMLİK 68 KİŞİNİN 30’U PARTİNİN TAŞIYICI KOLONUDUR

– Nedir AK Parti’nin son seçimde ortaya çıkan bariz hataları?

Listelerimizde isabetsizlikten söz edilen yerler var. Mesela biz listelerimizi gözden geçirebiliriz. Bu önemli faktörlerden biridir. Bazı teşkilatlarımızda bir rehavet de olabildi. Üç dönem kuralı bana göre yanlıştı ve bunu hep söyledim. İsmet Paşa mecliste 50 yıl kaldı. Churchill 52 yıl kaldı. Bu bir tecrübe birikimidir, kurumsal hafızadır. Bu kural başta 2001’de tüzüğe konulurken de ben buna karşı çıkanlardandım. Bu seleksiyon zaten kendi içinde oluyor. Nitekim bizim 3 dönemde 1031 milletvekilliği pozisyonumuz var, son olarak 3 döneme kalan 68 kişi idi. Tabii şartlar içinde olsa bu 68’in muhtemelen 38’i de elenecekti. Ama bu 30 kişi partinin adeta taşıyıcı kolonlarıdır.

– 3 dönem kuralı da AK Parti’ye son seçimde puan kaybettirdi mi sizce?

E tabii ki. Başkanlık sistemini de bizim AK Partili taban bile doğru düzgün anlamadı. Dolayısıyla oradan istediğimizi bulamadık. Hatta yapılan algı operasyonu ile bu bazı kaygılara bile yol açtı. Artı bazı sözler çok kötü şekilde çarpıtıldı.

– Neyi kastediyorsunuz?

Mesela Sayın Cumhurbaşkanı 7 Ekim 2014’te Gaziantep Islahiye’de yaptığı konuşmada ‘Kobani düştü düşüyor’ dedi. Bunu Sayın Cumhurbaşkanı’nın memnuniyeti, temennisi olarak Kürt vatandaşlarımıza yansıttılar. Bu çok alçakça bir çarpıtmaydı. Onun öncesinde ve sonrasında Sayın Cumhurbaşkanı’nın ne söylediği ortadadır: ‘Havadan bombalamak suretiyle bu sorunlar çözülmez. İşte IŞİD terör örgütü çıktı. Bu Suriye’de güç buldu. Bunlar İslam adına Allah-ü ekber diyerek, Allah-ü ekber diyenleri öldürüyorlar. Müslüman müslümanı bu şekilde öldürebilir mi? Müslümanın müslümana kanı, canı, malı, ırzı haramdır. Kardeşlerim şunu çok iyi bilmemiz lazım. Sadece havadan bombalamak suretiyle bu terörü sona erdiremezsiniz. Aylar geçti herhangi bir netice yok. Şu anda Kobani de düştü düşüyor. Uçuşa yasak bölge ilan edilmesi lazım. O bölgeye paralel güvenli bölge ilan edilmesi lazım. Suriye’de ve Irak’ta ılımlı muhalif kesimin hem eğitilmesi hem donatılması lazım.’ Görüldüğü gibi Sayın Cumhurbaşkanı teessüfünü dile getiriyor, hayıflanıyor. Bunu Kobani Kürtlerine düşmanlık olarak yansıttılar.

BİZİM YÜZDE 4.5 HDP’YE GİTTİ

– Sanıyorum HDP yanında hizalanan Kürtlerin tek meselesi o konuşma değildi. O dönemin psikolojisi iktidarın genel olarak Kobani direnişine karşı bir tavır aldığı görüntüsü vardı. Seçimde bir etkisi olduysa….

AK Parti’nin yüzde 4.5 oy oranı HDP’ye gitti. Bu, yüzde 9 demek.

– Bu kadar büyük bir kayma sadece bir cümlenin manipülasyonu yüzünden olabilir mi? Yoksa Türk milliyetçisi kesimleri mutlu kılacak tonda bir seçim kampanyası yürütmenizden mi?

Ben bir örnek olsun diye bunu söyledim. Netice itibariyle sizin ne dediğinizden ziyade, karşı tarafın sizi nasıl anladığı daha önemli.
Çözüm süreci AK Parti’nin iradesiyle başlamış bir süreçtir. Biz 2005’te Sayın Erdoğan’la birlikte Diyarbakır’a gittik, orada ‘Kürt meselesi benim meselemdir’ dedi. Biz Kürt meselesiyle ilgili hangi adımı attıysak PKK ve onun uzantısı olan partiler ve STK’lar ‘Bakın biz vuruyoruz, can alıyoruz, kan döküyoruz, bunun karşılığında da kıymık kıymık taviz koparıyoruz, biz olmazsak bu haklar verilmez’ gibi bir propaganda yaptılar. 90’lı yıllarda bölgede devlet yargısız infaz yapıyordu, köy boşaltıyordu, gözaltında insanlar kayboluyordu, işkence hayatın normali haline gelmişti. JİTEM korkusu vardı. Şimdi JİTEM’in yerini PKK aldı. PKK vatandaşı tehdit ediyor, haraç alıyor. Mesela bu seçimde Van’da AK Parti’nin 600 müşahidi PKK tarafından tehdit edildi. İnsanlar can korkusuyla geldiler ‘Biz müşahitlik yapamayacağız’ dediler. Bir, kendi iradesiyle oyunu gidip HDP’ye veren vatandaş var. Apo’yu lider olarak gören, gönüllü olarak gidip oy veren insanlar var. Ama bir de ciddi tehdit ve şantajla insanlar sindirildi. Ha bizim bazı arkadaşlarımızın yanlış söylemleri olabilir mi? Olabilir. Biz hatadan beri falan da değiliz. Ama algı operasyonları yapıldı. Bazı aday tercihlerimizde yanlışlar olmuş olabilir. Neden HDP İstanbul 3. bölgede 5 milletvekili çıkarsın?

CUMHURBAŞKANI’NIN AK PARTİ-CHP’YE KARŞI BİR TELKİNİ YOK

– Sanki şöyle bir görüntü var; Sayın Cumhurbaşkanı AK Parti-CHP koalisyonunun çok yaşayabilir olduğuna inanmıyor. En son HDP milletvekili Celal Doğan yaptıkları görüşmedeki hissiyatı böyle nakletti. Bu tür değerlendirmeler Erdoğan’ın Türkiye’yi yeni bir seçime götürecek bir azınlık hükümetinden taraf olduğu yönünde yorumlara neden oluyor. Sizin böyle bir hissiyatınız var mı? AK Parti içinde koalisyon ve erken seçim ayrışması var mı?

Bizim partinin bir ortak söylem grubu var. Geçen hafta da toplandık biz. Benim de içinde bulunduğum bu grupta Sayın Beşir Atalay, Sayın Bülent Arınç, Sayın Yalçın Akdoğan, Sayın Nabi Avcı, Sayın Ömer Çelik, Sayın Mahir Ünal var. Orada da bu konuşuldu hiçbiri Sayın Cumhurbaşkanı’ndan böyle bir telkin almamış. Ben gidip birebir Sayın Cumhurbaşkanı ile bu konuları konuşmuş değilim ama arkadaşlarımın hiçbirisi ‘Cumhurbaşkanı CHP-AK Parti koalisyonunu uygun görmüyor’ şeklinde bir telkin yapıldığını ifade etmedi. O zaman bu nedir? İnsanlar tahmin yürütüyorlar. Tabii Sayın Cumhurbaşkanı’nın ya da başka bir yetkilinin farklı görüşleri de olabilir. Görüşü öyleyse ona da saygı duymamız gerekiyor. Neticede iki siyasi partinin protokol metninde anlaşması halinde ve sürdürülebilirliği olan bir hükümet kurması halinde ben Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu konuda farklı bir tutum içinde olacağı kanaatinde değilim. Kaldı ki Sayın Cumhurbaşkanımız biz eski milletvekillerine verdiği iftar yemeğinde yaptığı konuşmada bir azınlık hükümetini tasvip etmediğini açıkça söyledi.

BU ANAYASA KALDIKÇA CUMHURBAŞKANI KENAN EVREN’İN YETKİLERİNİ KULLANIR

– CHP’nin seçim kampanyasından bugüne ‘Cumhurbaşkanı’nın anayasal sınırlar içine çekilmesi’ gibi bir meselesi var. İlk turda bunun konuşulmadığını anlıyoruz. AK Parti CHP koalisyonuna doğru daha da derinleşse bile bu mesele kırmızı çizgi olarak mı kalacak? Yoksa bunun bir marjı var mı?

Cumhurbaşkanı hükümet kurma görevlendirmesini yapan makam. Başbakan kendisini görevlendiren bir makamla ilgili olarak oturup bu manada bir müzakere süreci içinde olamaz, bu doğru da değil. Sayın Cumhurbaşkanı halkın yüzde 52 oyuyla seçilmiştir. Cumhurbaşkanı’nın meşruiyetini zaten kimse tartışmıyor. Ben bugüne kadar Sayın Erdoğan’ın ağzından ‘Ben anayasal sınırları aşarım taşarım’ gibi bir şey duymadım. Neticede yorum farkıdır. Hiç kimse, Cumhurbaşkanı da dahil, anayasa ve kanunların vermediği bir yetkiyi kullanamaz. Anayasa’nın 104. maddesinde cumhurbaşkanına verilen yetkiler bellidir. Bana sorarsanız Sayın Erdoğan’ın şahsından soyutlayarak söylüyorum. Parlamenter demokratik sistemde bu yetkiler çok fazladır. Sayın Gül cumhurbaşkanı olduğu dönemde de ben bunu söylemiştim. Bugünkü yetkiler Kenan Evren’e göre hazırlanan yetkilerdir, parlamenter demokratik sisteme uygun yetkiler değil. Düşünebiliyor musunuz, bir bakan kendi danışmanını cumhurbaşkanının onayı olmadan seçemez. Kenan Evren’in darbeden sonra kendisi için hazırlattığı yetkiler duruyor. Bunları Tayyip Bey kendisi için icat etmiş değil. Ama bu Anayasa yürürlükte olduğu sürece Sayın Cumhurbaşkanı bu yetkileri kullanır.

CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’IN AÇILIŞLARI AK PARTİ’YE YARAMADI

– ‘Sayın Cumhurbaşkanı acaba kendi çerçevesi dışında siyasi alana müdahale mi ediyor’ sorusunun en net vücut bulduğu nokta seçim kampanyası sırasında AK Parti için meydanlara çıkmasıydı. Cumhurbaşkanlığının tarafsızlığı konusunda çarpık bir görüntü verilmedi mi?

Sayın Cumhurbaşkanı yetkisini halktan alan bir kişi. Kimse Cumhurbaşkanı’na ‘Meydanlara inme, açılış yapma’ diyemez. Fakat o açılışların, o meydanlara inmenin AK Parti’ye oy isteme amacına yönelik olduğu algısı, bu propagandanın zemin bulması AK Parti’ye yaramamıştır. Bu zaten kamuoyu araştırmalarıyla ortaya çıkmış bir şey.

– Peki Cumhurbaşkanı Erdoğan bunun farkında mı?

Tabii ki farkındadır. Netice itibariyle bir anketi sadece bir-iki şirket yapsa örneklem iyi değil, tutarsızlık var derseniz. Ama bir, iki, üç, beş bunu ortaya koyuyorsa başka. Eğer muhalefetin bütün meselesi buysa bu zaten geride kaldı. Siz herkesin AK Partililiğinden şüphe edebilirsiniz de Sayın Tayyip Erdoğan’ın AK Partililiğinden şüphe etmezsiniz. Şu anda cumhurbaşkanıdır, yasal olarak tarafsız olmak durumundadır ama AK Parti’nin kurucusu Sayın Tayyip Erdoğan’dır.

– 7 Haziran’da ortaya çıkan tablo sonrasında Tayyip Erdoğan başkanlık arzusundan vazgeçmiş midir?

 Onun vazgeçip vazgeçmeyeceğine ben veya siz karar veremezsiniz, kendisi karar verecektir.

 – Parti vazgeçti mi?

Başkanlık Sistemiyle ilgili olarak Sayın Başbakan, bu seçim sonuçlarıyla en azından şimdilik başkanlık sisteminin vatandaşın gündeminde olmadığını ortaya koyduğunu ifade etti. İster iyi anlatılamadı deyin ister başka türlü, sonuç bu. Halkın mesajını partimizin doğru okuduğuna inanıyorum.

– Biz bu süreçte AK Partili pek çok yetkili ağızdan da başkanlık sisteminin Türkiye için tek çıkış yolu olduğu söylemini sıklıkla duyduk.

AK Parti’de bu konuda değişik görüşler olabilir. AK Parti’nin ön saflarında yer alan arkadaşların çoğu (bakan, genel başkan yardımcısı, MYK, MKYK üyeleri olanlar) bugünkü gibi bir koalisyon çıkmazının olmaması için başkanlık sisteminin Türkiye için daha iyi olacağına inanıyor. Ama sizin bir şeye inanmanız başka, bugün Türkiye’deki şartların ve kamuoyunun tercihi başka. Siz halkın arzularına uymak zorundasınız. Eğer vatandaş ‘Arkadaş, bu başkanlık sistemi benim çok da kafama yatmadı’ dediyse o zaman bunda ısrarcı olmayacaksınız.

17-25 ARALIK İÇİN HÜKÜMETİN DEĞİL MECLİS’İN NE DİYECEĞİ ÖNEMLİ

– 17-25 Aralık koalisyon görüşmelerinde nasıl bir mutabakata bağlanabilir sizin açınızdan? 

Neticede icra organının ne söylediğinden ziyade Meclis’in ne dediği veya diyeceği önemlidir. Hükümetler bir şey söyler ama parlamentolar farklı kararlar alabilir. Ben 2003’te 58. Abdullah Gül hükümetinde kültür bakanıydım. 1 Mart tezkeresine karşıydım. Ret oyu verdim, oy gizli olmasına rağmen bunu ilan ettim. Bakanlar Kurulu’nda Sayın Gül’e tavrımın hükümet içinde sıkıntı yaratması halinde istifa edebileceğimi söyledim. Hatırlarsanız o zaman AK Parti’den 97 milletvekili ret oyu kullandı. Parti yönetimi, tezkerenin geçmesini ısrarla istemesine rağmen sonuç aksine çıktı. Biliyorsunuz, parti çok gayretler gösterdi.

ÇAMURUN ÜZERİNE OTURMAYIZ

– Meclis soruşturması dosyalarının açılması gündeme gelebilir mi?

Diyelim ki meclis soruşturması dosyaları yeniden açıldı, dikkat edin oralarda kullanılan oylar gizli oylardır. Siyasi partilerin bağlayıcı bir grup kararı alması zaten yasal olarak söz konusu olmaz. Koalisyon ortakları diyelim ki böyle bir karar verdi, bu oturup konuşulabilecek bir meseledir. Bunu yeniden dosyaları açalım, yeniden yargılayalım anlamında söylemiyorum. Nitekim Sayın Başbakan da ‘Hiç kimse sorgulanmaz değildir, ben dahil’ dedi. Biz hepimiz dünyada da ahirette de hesap vermek durumundayız. Bir yanlışın üzerine bile bile hiç kimsenin oturmaması gerekiyor. Geçmişten beri de hep şunu söyledik; ‘Arkadaş, adımız AK Parti ise biz çamurun üzerine oturamayız’. Tabii 17-25 Aralık operasyonlarının bir başka anlamı var. Malum bu, bugün paralel denen ekibin bir operasyonuydu. Biz hükümet ve millet iradesi üzerindeki bütün vesayetleri reddediyoruz.

CEMAATLE MÜCADELEDE CHP İLE ANLAŞMAMIZ MÜMKÜN

TOPYEKÛN CADI AVI DOĞRU DEĞİL

– CHP’nin koalisyon ortağı olması durumunda devletin içinde vesayet kurmaya çalıştığını söylediğiniz Gülen cemaatine karşı mücadelede sizinle aynı noktaya gelebileceğine yönelik sinyaller alındı mı şu ana kadar?

Tabii CHP’nin eğilimini biz tayin edemeyiz. Ama tüm vesayetlere karşı duruş sergilenmesi gerektiği hususunda CHP ile anlaşabilmemiz mümkündür. Birisi Adıyaman şeyhini sever, birisi Fethullah Hoca’yı sever, birisi Cübbeli Ahmet Efendi’yi sever vs. Birisi de ateisttir, bu taraklarda bezi yoktur. İnsanlar birini sevme  veya sevmeme konusunda özgürdür. Ne var ki, bu sevgilerini veya mensubiyetlerini bulundukları makama ve kararlarına karıştıramazlar. Düşünün ki AK Parti değil de CHP iktidardadır fakat bir müsteşar veya bir genel müdür veya bir emniyet müdürü, hiyerarşik yapı içinde kendisine gelen talimatlara göre değil de kendi cemaatinin, tarikatının, ideolojik grubun veya bağlı bulunduğu locanın talimatlarına göre hareket ediyor. Bu kabul edilebilir mi? Bir de şunu söyleyeyim; topyekûn birilerinin düşman ilan edilmesi, topyekûn bir cadı avına çıkılmasını da ben demokratik hukuk devletinde doğru bulmam.

– Ama son 3 yılda tam da böyle bir cadı avı görüntüsü çıkmadı mı?

Karşı tarafta yanlış yapan birileri vardır diye, o yanlışlara karşı tedbir alırken bizim de başka yanlışlar yapma gibi bir lüksümüz yok. Mesela PKK bir terör örgütüdür, şiddet de yapar, kurunun yanında yaşı da yakar. Ama devlet böyle bir şey yapamaz.

BALYOZ’UN DARBE EYLEM PLANI OLDUĞUNA HÂLÂ İNANIYORUM

– Siz AK Parti’nin idare ettiği devletin son iki senedir Gülen cemaatine yönelik yaklaşımında yanlışlar yapıldığını düşünüyor musunuz?

Ben tabii teker teker soruşturmaların seyrini dosya dosya bilemem. Burada önemli olan şey suçların ferdiliği prensibidir. Her dönemin itibar edilen yaftaları var. Gerçekten yerine oturan tespitlerle beraber, birisini harcamak için vurulan yaftalar da var. DSP iktidarı sırasında ‘mürtecidir’ diyorlardı. Bugün birisi diğerinin ayağını kaydırmak için ona ‘paralelci’ diyor olabilir. Bu tür haksızlıklar yapılıyor olabilir. Ama AK Parti’nin hükümet iradesi olarak bu yanlışı yapmak istediği kanaatinde değilim. Ama uygulamada kurunun yanında yaş da yanabilir. Ergenekon olayında olduğu gibi. Şimdi Balyoz davası için ben ilk gün söylediklerimin hâlâ arkasındayım. Efendim harp planı hazırlıyorduk, oyun oynuyorduk ama kişilerin adını vererek konuşuyordunuz. Bir bunun karar vericileri var, bir de….

– O karar verici dedikleriniz de beraat etti ama…

Mahkeme beraatına bakacak olursanız Menderes’i idam ettiren de bir mahkemedir. Ama ben Menderes’in masum olduğuna inanıyorum.

– O halde Balyoz plan seminerinin bir darbe hevesi olduğuna dair düşünceniz bugün de net şekilde devam mı ediyor?

Kesinlikle devam ediyor. Ben Balyoz’un darbe eylem planı olduğuna o gün de inanıyordum, bugün de inanıyorum. Ama bu arada Balyoz davası yürütülürken kurunun yanında yaş da yandı. Burada yanlışlar var. Ama evet millete karşı bir oyun oynuyordunuz ve işin garip tarafı tarih 15 Mart 2003. Biliyorsunuz 59. hükümetin kurulduğu gündür Balyoz eylem planının karara bağlandığı gün. Efendim elektronik kayıtlar ne kadar doğru ne kadar yanlış ayrı bir olay. Benim vicdani kanaatim hâlâ aynı. Paralelle mücadeleye dönersek… Şimdi birisi suçludur da onun yanına 5 kişi ilave edilerek kurunun yanında yaş da yanıyorsa burada anormallik var demektir. Bu durumla ilgili çok iddia var. Hatta kendisi paralelcidir, alakasız bir adamı ‘paralelci’ diye ihbar ediyor. Mağduriyet söz konusu olunca da onlara aleyhte propaganda yapma şansı doğuyor tabii.

– Sizin daha 2012’de şöyle bir açıklamanız var; ‘Cemaat, devleti ele geçirdi iddialarına kargalar güler’.

Ben o gün eldeki verilere dayanarak bunu söyledim. Ben bugün, Fethullah Gülen cemaatine mensup veya sempatizan bazı yetkililerin belli kademelere geldikten sonra bir güç zehirlenmesi yaşadıklarını ve içinde bulundukları camianın gücünü arkalarına alıp siyaseti ve devleti dizayn etmeye kalktıklarına inanıyorum. Bunlarla ilgili hukuk ve kanunlar ne söylüyorsa o yapılmalı. Ancak sıradan mensupların rahatsız ve rencide edilmemesi gerektiğini hep söyledik, söylüyorum. Aksi bir durum, hukuk devletine de hakkaniyete de uymaz.

İÇİMİZDE BİR GENEL BAŞKANLIK TARTIŞMASI YOK

– Siz geçtiğimiz haftalarda erken seçim olursa 3 dönem kuralı ortadan kalkar şeklinde bir beyanda bulundunuz. Bu konu bugün AK Parti içinde Sayın Davutoğlu ile birlikte üzerinde çalışılan bir konu mu? AK Parti’nin ağustos sonundaki kongresinin bir gündem maddesi mi bu?

Kongre ağustosta, eylülde de olabilir, ekimde de olabilir. Şu anda ha denilse bizim olağan kongremizin yasal süre içinde toplanmasının önünde herhangi bir engel yok. Ama önceliğimiz Türkiye’yi bir an önce bir hükümete kavuşturmaktır. Ayrıca içimizde bir genel başkanlık tartışması da yok. Ama eğer neticede bir seçim olursa 68 kişi için 3 dönem kuralı otomatikman kalkmış olur. Ama bu 68 kişi yine listeye girecek diye bir şart yok. Bir kısım arkadaşımız kendisi aday olmayacak. Bir kısmı müracaat etse de konmayabilirler. Ama hükümet kurma mesaimizden dolayı bu konu gündeme de gelmedi, hiç konuşulmadı bile. Ama benim şahsi fikrim her halükârda bu kuralın kaldırılması yönünde. Biz, 2015’te bir seçim yapılır ve Türkiye kemiksiz bir 4 yıl kazanır gibi bir beklenti içindeydik. Biliyorsunuz, uluslararası finans çevreleri istikrara bakar, önünü görmek ister. Maliye Bakanımızın açıklaması var biliyorsunuz; ‘Bir daha seçime gidersek 2015’i de kaybedebiliriz’. Bu doğru bir tespittir. Ben 3 dönemlik arkadaşlar içinde de ‘Aman hemen seçime gidelim’ diye bir tavırla karşılaşmadım.

ABDULLAH GÜL’LE GÖRÜŞÜYORUM KIRGINLIKLARI OLABİLİR AMA AK PARTİ’YE KARŞI BİR TUTUM İÇİNDE OLMAZ

– ‘Üç dönemlikler Abdullah Gül ile yeni bir parti kurma hazırlığında’ şeklindeki tevatürler nereden çıkıyor o halde? Tam da bu söylentiler Ahmet Sever’in kitabının çıktığı döneme gelince farklı yorumlandı. Hem de o kitapta Gül ile Erdoğan’ın olaylara bakış ve yönetim farkının vurgulandığı bir kitap olunca belli çevreler ‘Acaba bir hazırlık mı var’ diye düşündü.

Metropol’ün son araştırmasında yüzde 35 ve üstü vatandaş desteğine sahip olan Türkiye’de 3 lider var. Sayın Tayyip Erdoğan, Sayın Abdullah Gül ve Sayın Ahmet Davutoğlu. Türkiye’de ilk 3 sıradaki liderin bizim partimizden çıkmış olması AK Parti açısından iftihar vesilesidir. AK Parti’de lider vasfına sahip birçok insan bulabilirsiniz. Bu bizim zenginliğimizdir. Sayın Gül bu partinin kurucularındandır, AK Parti hükümetlerinin ilk başbakanıdır, sonra dışişleri bakanıdır, en son da 7 yıl şerefiyle cumhurbaşkanlığı yapmıştır. Sayın Gül’ün kamuoyunda da ciddi bir karşılığı var, bizim nezdimizde de çok büyük sevgi ve sempatisi var. Herkes kendini bir insana daha yakın ya da uzak hissedebilir. Herkesin farklı sempatileri olabilir. Sayın Gül’ün AK Parti’ye ya da Türkiye’nin siyasi istikrarına zarar verecek bir tutum içinde kesinlikle olmayacağına inanıyorum. Sayın Gül’ü seven, cumhurbaşkanlığından ayrıldıktan sonra da çeşitli vesilelerle görüşen biri olarak söylüyorum.

KURUMSAL DAVET OLMADAN ADAY OLMAZ

– En son ne zaman görüştünüz?

15-20 gün önceydi. Kendisini ziyaret eden, dertleşen, konuşan bir insan olarak bunu söylüyorum. Sayın Gül siyasi ahlakı tescillenmiş olan bir insandır. Kendisi başbakandı, Siirt seçiminin sonucu belli oldu, Sayın Erdoğan daha mazbatayı bile almadan istifa etti. Sonra Cumhurbaşkanı oldu. ‘Ben yine adayım’ diye ortaya çıkabilirdi, çıkmadı. Benim Ahmet Sever’in kitabı üzerinden ya da bir başkasının değerlendirmesi üzerinden bir Abdullah Gül değerlendirmesi yapmam doğru değil. Müsade edin ben tanıdığım Abdullah Gül’ü değerlendireyim.

– Ama o kitaptan şöyle bir tablo çıkıyor: Biraz önce bahsettiğiniz noktalarda tamam o tavrı sergiledi ama geçen sene AK Parti kurultayının apar topar bir hamleyle kendisinin cumhurbaşkanlığını bırakmasından önceki bir tarihe çekilmesinden rahatsızlık duymuş. Ahmet Sever’in böyle bir tespiti var. Siz kendisiyle bu kadar istişare yapan bir insan olarak böyle bir kırgınlığı olduğunu düşünüyor musunuz?

‘11. Cumhurbaşkanı bir daha cumhurbaşkanı adayı olamaz’ diye bir kanun çıkardığınız zaman bundan 11. Cumhurbaşkanı’nın hoşnut olmasını bekleyebilir misiniz? Bu bir kırgınlık yaratır mı? Yaratabilir. Sayın Abdullah Gül’ün bazı konularda farklı düşünmesi, bazı şeylere kırılmış olması, bazı konularda sitemlerinin olmasını kimse yadırgamasın. Tayyip Bey’in de belki bazı zamanlarda ona bazı sitemleri olmuştur. 40 yıllık yol ve dava arkadaşı olan insanlar tornadan çıkmış malzeme gibi olmak zorunda değildir. Biz ayrı bireyleriz, farklı görüşlerimiz olabilir ama büyük fotoğrafta birlikteysek gerisi teferruattır. Neticede AK Parti içindeki büyük fotoğrafta Sayın Abdullah Gül de, Sayın Erdoğan ya da Sayın Davutoğlu arasında büyük bir kırgınlık ya da büyük bir ayrılık olduğu kanaatinde değilim. Bir de şu var; büyük yürek sahipleri birini severken kendisini diğerine karşı olmak durumunda hissetmez. Tayyip Erdoğan’ı sevmek için Abdullah Gül’e karşı olmak gerekmez. Abdullah Gül’ü sevmek için Tayyip Erdoğan’a karşı durmak gerekmez.

– Peki partiye dönmesini isteyenler var mı?

 Diyelim ki önümüzde kongre var, Sayın Gül gelip de ‘ben de adayım , ey il başkanları, ey delegeler bana oy verin’ gibi bir tavrın içine hayatta girmez. Ama günün birinde bu parti – genel başkanından yetkili kurullarına kadar- rızaya dayalı olarak Sayın Abdullah Gül’e ‘Bizim size şurada ihtiyacımız var’ diye bir  davette bulunursa, Abdullah Gül’ün ‘Ben yokum, kendimi emekliye ayırdım’ diyeceği kanaatinde değilim. Bunun dışında kalan tahmin ve dedikoduları Sayın Gül de partimiz de ciddiye almıyor. Ben Sayın Abdullah Gül gibi devletin her kademesinde bulunmuş bir tecrübe birikiminin verebileceği bir çok hizmet olduğunu düşünüyorum. Ama siyasetin içinde ama bir düşünce kuruluşunda ama bir uluslararası kuruluşta. Abdullah Bey o dinamizme sahiptir.

Röportajı Hürriyet Gazetesi’nde görmek için tıklayın

AK Parti Genel Başkan Başdanışmanı Hüseyin Çelik, “Meclis Başkanlığını tayin ve tespit ederek seçtiğimiz gibi Allah’ın izniyle hükümeti de kuracağız ve gümbür gümbür Türkiye’mize hizmet etmeye devam edeceğiz” dedi.

AK Parti Kütahya İl Başkanlığı tarafından verilen iftar yemeğine katılan Çelik, burada yaptığı konuşmada, vatandaşın taktirinin başlarının üzerinde olduğunu söyledi.

AK Partisiz bir Türkiye’nin olamayacağını dile getiren Çelik, “Bakın muhalefetteki üç partiyi söylüyorum. Biri Türkçülük üzerinden siyaset yapıyor, diğeri Kürtçülük, bir diğeri mezhepçilik üzerinden siyaset yapıyor. Eğer AK Parti olmazsa Allah göstermesin Türkiye, Suriye ve Irak gibi olur ama bu memleketin sahibi vardır. Şu anda AK Parti TBMM’deki sandalyelerin yüzde 47’sine sahiptir” diye konuştu.

Çelik, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakan Ahmet Davutoğlu’na hükümeti kurma görevini verdiğini, Pazartesi gününden itibaren de turlara başlanacağını anımsattı.

Temennilerinin diğer partilerin “ipe un sermemeleri” ve “uçuk kaçık” vaatlerle ortaya çıkmamaları olduğunu ifade eden Çelik, şöyle konuştu:

“Vatandaş eğer koalisyonu işaret etmişse 13 yıl tek başına iktidar olmuş bir partinin koalisyonu sineye çekmesi kolay bir şey değil ama vatandaşımız bunu söylüyor ve bunu emrediyorsa biz ona şapka çıkarırız. Demokrasi uzlaşma işidir. İyi niyetle Sayın Başbakanımız turlarına başlayacaktır. Türkiye hükümetsiz kalmayacaktır. AK Parti Türkiye’nin hükümetsiz kalmaması için üzerine düşen ne gerekiyorsa bunu yapacaktır. Dolayısıyla Türkiye’nin karamsar olmaması gerekiyor. Kimse karamsarlığa kapılmasın, insanların hayatında olduğu gibi kurumların da hayatında inişler çıkışlar olur. Hayat, her zaman düz bir çizgi değildir. AK Parti başladığı günden bugüne Türkiye’de vatandaşların yüzde 75’ini idare etmiş bir partidir. Allah’a şükürki ‘sosyal belediyecilik ve sosyal devlet’ nedir bunu gösterdik. Meclis Başkanlığını tayin ve tespit ederek seçtiğimiz gibi Allah’ın izniyle hükümeti de kuracağız ve gümbür gümbür Türkiye’mize hizmet etmeye devam edeceğiz. Eğer bunlar ipe un sermeye devam ederlerse eğer bizden davul tozu, minare gölgesi, Hz. İsa’nın nefesi, Hz. Musa’nın asasını isterlerse bu düğüm Ankara’da çözülmeyecek demektir. O zaman demokrasilerde düğümü vatandaş çözer. Biz erken seçimi tercih etmiyoruz. Bakın vatandaş çok yoruldu. 2009’dan bu yana neredeyse her sene seçim oldu. Vatandaş da politikacı da teşkilatlarımız da piyasalar da yoruldu. Dolayısıyla biz illede seçime gitmek istemiyoruz da seçimden kaçmıyoruz da. Seçime en hazır parti AK Partidir.”

Programa, AK Parti Kütahya milletvekilleri Şükrü Nazlı, İshak Gazel, Belediye Başkanı Kamil Saraçoğlu, İl Genel Meclisi Başkanı Musa Yılmaz, AK Parti İl Başkanı Ali Çetinbaş, partililer ve vatandaşlar katıldı.

AK Parti Genel Başkan Başdanışmanı Hüseyin Çelik, “Biz ülkeyi hükümetsiz bırakmamak için geceli gündüzlü çalışıyoruz. Başbakanımızla, arkadaşlarımızla, partili yetkililerle bir araya geliyoruz. Biz, samimi bir şekilde Türkiye’nin bir hükümete kavuşmasını istiyoruz” dedi.

AK Parti Elazığ İl Başkanlığı tarafından verilen iftar yemeğine katılan Çelik, burada yaptığı konuşmada vatandaşın yüreğine dokunan siyaset yapmaya çalıştıklarını dile getirdi.

Hiçbir başarının tesadüfi olamadığını söyleyen Çelik, şöyle konuştu:

“Vatandaş bizim kara kaşımıza, gözümüze aşık olduğu için bizden yana tercihini kullanmıyor, oyunu bunun için vermiyor. Vatandaş bakıyor ki bu ekip farklı bir ekip, bu kadro farklı bir kadro. Son seçimde AK Parti’ye yüzde 41 oy verdi halkımız. Biz, yüzde 41 oy aldık, ‘AK Parti mağlup oldu’ dediler. CHP, ayı, güneşi vadetmesine rağmen, yalanın, dolanın, iftiranın sınırını tanımadan çok çirkin bir propaganda yürütmesine rağmen geçen seçimdekinin altında yüzde 25 oy aldı. Şimdi CHP seçimin galibi kabul ediyor kendisini. MHP seçimin galibi kabul ediyor. HDP yüzde 13 ile seçimi kazanmış. Nasıl oluyorsa yüzde 41 kaybetmiş. Bu halka sırtımızı dönemeyiz. 10 seferdir önüne sandık gidiyor ve bu seçimlerin açık ara galibi AK Parti’dir. TBMM’de şu anda yine sandalyelerin yüzde 47’si AK Parti’dedir. AK Parti, CHP ve MHP’nin aldığı toplam oy kadar oy almıştır.”

HDP’lilere seslenen Çelik, “Bu HDP’liler çok rahatlıkla yalan söylerler. Bunlarda yalan, iftira, dedikodu son derece sıradan şeylerdir. AK Parti dedi ki; ‘Biz Kürtçü de değiliz, Türkçü de değiliz.’ Türkiye’de iki parti birbirini besliyor. HDP ile MHP karşılıklı olarak birbirini besleyen iki partidir. Biri Kürtçülük zemininde siyaset yapıyor, biri Türkçülük zemininde siyaset yapıyor. CHP mezhepçi bir zeminde siyaset yapıyor. Ne yazık ki bu böyle” dedi.

AK Parti’nin toparlayıcı ve kucaklayıcı yapısının olmaması halinde Türkiye’nin Suriye ve Irak gibi olacağını kaydeden Çelik, “Biri Türkçülük diğeri Kürt ırkçılığı yapacak, birisi mezhepçilik yapacak. Halkını bölen, kategorize eden bir anlayışla karşı karşıyayız” ifadelerini kullandı.

“Ülkeyi hükümetsiz bırakmamak için geceli gündüzlü çalışıyoruz”

Hükümet kurma çalışmaları hakkında değerlendirmede bulunan Çelik, şöyle konuştu:

“Biz ülkeyi hükümetsiz bırakmamak için geceli gündüzlü çalışıyoruz. Başbakanımızla, arkadaşlarımızla, partili yetkililerle bir araya geliyoruz. Biz, samimi bir şekilde Türkiye’nin bir hükümete kavuşmasını istiyoruz. Bizimle MHP makul bir çizgide, bu hükümeti kurmak isterse MHP ile kurarız. CHP kurmak isterse, buna yanaşırsa CHP ile kurarız. Ama mızıkçılık yaparlarsa, ipe un sererlerse, gerçekleştirilemeyecek hayaller ve taleplerle önümüze gelirlerse bu hükümet kurulamaz. Düğüm Ankara’da çözülmezse bu düğümü vatandaş çözer. Nasıl çözer? Seçime gideceğiz, vatandaş bu düğümü çözer. Ama benim ve partimin kanaatini sorarsanız, bu halk seçimden yoruldu. 2009’dan bu yana neredeyse her yıl seçim var.”

AK Parti Genel Başkan Başdanışmanı Çelik: “Avcı eğer cömertçe yem saçıyorsa, bu onun cömertliğinden, şefkat ve merhametinden değildir, gelen kuşları avlama hissindendir diye atasözümüz var. Bizim halkımızı kuş yerine koyuyorlar. Kendi akıllarınca akla hayale gelmez vaatlerde bulunanlar, bu seçimde de yanılacaklarını görecekler”

AK Parti Genel Başkan Başdanışmanı ve Gaziantep Milletvekili Hüseyin Çelik, muhalefet partilerinin seçim vaatlerini eleştirerek, “Avcı eğer cömertçe yem saçıyorsa, bu onun cömertliğinden, şefkat ve merhametinden değildir, gelen kuşları avlama hissindendir diye atasözümüz var. Bizim halkımızı kuş yerine koyuyorlar. Kendi akıllarınca akla hayale gelmez vaatlerde bulunanlar, bu seçimde de yanılacaklarını görecekler” dedi.

Zonguldak’ın Devrek İlçe Belediyesini ziyaret eden Çelik,  Belediye Başkanı Mustafa Semerci’den çalışmaları hakkında bilgiler aldı.

Çelik, burada yaptığı konuşmada, vatandaşlara hizmet götürmek için her zaman seferber olduklarını, Ankara’ya kendilerini hapsetmediklerini söyledi.

Hiçbir başarının tesadüf olmadığını belirten Çelik, “Eğer halkımız 9 sefer sandıkta AK Parti teveccühünde bulunmuşsa,  9 kez halkın önüne sandık götürüldüğü zaman bu sandığın galibi AK Parti olmuşsa bunu tesadüfle ifade edemezsiniz.  Bunu sıradan bir olay olarak değerlendiremezsiniz. Allah’a hamdolsun, biz halkımıza karşı bu süreçte mahcup olmadık” diye konuştu.

Çelik, yalancının mumunun yatsıya kadar yanacağını vurgulayarak, şöyle devam etti:

“Siz vatandaşa ayı ve güneşi vaat edebilirsiniz ama iktidara geldiğiniz zaman ‘taç giyen baş akıllanır’ diye bir atasözü var. İşin başına geçtiğiniz zaman o uçuk vaatlerle halkı kandırdıysanız gelir önünüze çatar. Biz hiçbir seçimde mahcup olmadık. Çünkü, biz halka hiçbir zaman uçuk şeyler söylemedik. Bir şeyi söylediysek yaptık, yapamayacaksak da asla vaat etmedik. Çünkü, biz birbirimizi kandıramayız. ‘Avcı eğer cömertçe yem saçıyorsa, bu onun cömertliğinden, şefkat ve merhametinden değildir, gelen kuşları avlama hissindendir’ diye atasözümüz var. Bizim halkımızı kuş yerine koyuyorlar. Kendi akıllarınca akla hayale gelmez vaatlerde bulunanlar, bu seçimde de yanılacaklarını görecekler. Biz ayakları yere sağlam basan bir iktidarız. Dünyadaki ekonomik gelişmeleri iyi okuyan, ekonomik gelişmeyi ve potansiyeli iyi değerlendiren, birçok şey yapan ve yapacak olan bir iktidarız.”

Son dönemlerde yapılan seçimlere değinen Çelik, Türkiye’nin iktidarları döneminde çok büyük mesafe kat ettiğini dile getirdi.

– Gökçebey ve Çaycuma’ya ziyaret

Hüseyin Çelik, Gökçebey İlçe Belediyesini de ziyaret ederek partililerle bir araya geldi.

Daha sonra da Çaycuma ilçesinde partisinin seçim bürosunun açılışına katılan Çelik, kentten geçmiş yıllarda 5 milletvekilinden 3’ünü kazandıklarını, bu sayının an az 4 olmasını istedi.

Çelik, 7 Haziran’dan sonra Türkiye’nin yine istikrarla ve güvenle yoluna devam edeceğine inandığına işaret ederek “Vatandaşımız güvene istikrara tercihini yapacak ya da birilerinin de macera ve fos iddialar ile menfaatlerine kanacaktır. Halkımız artık bilinçlidir. Ben bu seçimin sonuçlarının da geçen seçimlerin sonuçları gibi olacağına inanıyorum” ifadesini kullandı.

Van, asırlar boyunca, Müslümanlarla Ermenilerin bir arada huzur içinde yaşadıkları bir doğu Anadolu şehridir. Yöre 638 yı­lında îslâm orduları tarafından fethedilmiş, ancak esas hâkimiyetin 9’uncu asrın son çeyreğinden sonra Abbasiler tarafından temin edildiği bilinmektedir.1 Eyyûbîler, Harzemşahlar, Selçuklular, Karakoyunlular, Moğollar, Akkoyunlular, Osmanlılar, Safevîler ve tekrar Osmanlıların hâkimiyetine giren şehirde Ermeni nüfus, Birinci Dünya Savaşı’na kadar varlığım hep sürdürmüştür. 1653 yı­lında Van’a gelen Evliya Çelebi’ye göre, şehirde gayrimüslim tebaa olarak sadece Ermeniler mevcuttur.2 Gerçekten, Van’da Rum, Yahudi vs. nüfusun yaşadığına dair bir belgeye rastlanmamaktadır.

Ermenilerin en çok önem verdikleri üç merkezden biri, Van’da bulunan Ahtamara (Akdamar) Adasıdır. Çeşitli dönemlerde Gregoryan Ermenilerin merkezi konumunda bulunan Akdamar Adası, ünlü kilisesi ve ruhban okulu ile Ermeni tarihinde önemli bir yer işgal eder. Ondokuzuncu asrın neredeyse son çeyreğine kadar Ermeniler, bazı ferdî çıkışların dışında, Osmanlı Devletine sadık kaldılar. Ermeni Patriği Nerses Varjabendanyan’ın, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşının galibi olarak Yeşilköy’e kadar gelen Rus ordusunun başkomutanlık karargâhına gidip Grandük Nikola’dan, Doğu’da Rusların himayesinde bir Ermeni devleti kurulmasını talep etmesi bir dönüm noktası olmuştur.

Bağımsız bir Ermenistan kurma çabası, “93 Harbi’nden (1877-78) sonra ivme kazanmıştır. Van vilâyeti, Osmanlı Devletinde Ermeni nüfusun en yoğun olarak bulunduğu iki vilâyetten biriydi. Ermeni nüfusu yoğunluğu itibariyle birinci sırada Bitlis, ikinci sı­rada Van geliyordu. 1914 yılında tamamlanan resmî nüfus istatistiğine göre, Van’da yaşayan 179.380 Müslüman nüfusuna karşılık 67.792 Ermeni bulunuyordu.O zaman Hakkâri’nin Van’a bağlı sancak olduğu, bugün Bitlis’e bağlı olan Adilcevaz kazasının da Van’a bağlı olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Söz konusu istatistiğe göre, Van’ın merkezinde Ermenilerin Müslümanlara oranı üçte-birdir. Ermenilerin Van’da çıkardıkları ilk isyan 1895 yılındadır. Rus Generali Mayewski’nin bildirdiğine göre, Ermeni komiteleri, Ermenileri ayaklanmaya teşvik etmiş, hattâ anarşi ve teröre karşı çıkan bazı Ermenileri şiddetle cezalandırmışlardır. Bunların en tipik olanı 6 Ocak 1895’te kilisede ayin icra etmeğe giden papaz Boghos’un (Bogos) öldürülmesidir.Van’daki olaylarda Van Ermenilerinden çok, dışarıdan, özellikle Rusya’dan gelen Ermeniler ön ayak olmuşlardır. General Mayewski, her vesileyle Ermenilerin 1895’teki Van ayaklanmasındaki kayıplarından söz edüdiğini söyler, ancak Müslümanların kayıplarının dile getirilmemesiyle ilgili olarak şöyle der: “Maamafih, bu vukuat esnasında Türklerin zayiatı (hiç kimse hiçbir zaman hatırına bile getirmemiştir) büyük bir yekûn teşkil ediyordu, kıyam eden Ermeni ihtilâlcilerinin bombalarına karşı Müslümanları himaye tarzında hiç kimse faaliyet gösteremedi”.5

İkinci Meşrutiyetten önce Sultan İkinci Abdülhamid’in yönetimini bahane ederek her vesileyle sorun çıkaran Ermenileri, İkinci Meşrutiyetin ilânı da tatmin etmemiştir. Van’daki İngiliz Konsolos Yardımcısı Teğmen Bertram Dickson, İstanbul’daki İngiliz Büyü­kelçisi Sir Gerard Lowther’e gönderdiği 30 Eylül 1908 tarihli raporda, Ermeniler’in o günlerde Van’daki faaliyetleri hakkında ayrıntılı bilgi verilmiştir.Dickson’a göre, Van’da Ermenilerin Taşnaklar (Daşnaglar) ve Armenistler olmak üzere iki partisi vardır. Taşnaklar aynı zamanda Hınçaklarla sıkı ilişkiler içersindedirler. İkinci Meşrutiyet sonrasındaki ilk milletvekili genel seçiminde Varhad Papazyan’ı Van’dan milletvekili seçtiren de Taşnaklar’dır. Armenistlerin adayı Terzibaşıyan seçimi kaybetmiştir. Taşnak, aslında bir siyasi partiden çok bir fedaî örgütüdür. Bu örgütün Van’daki önderleri Aram, Varhad Papazyan, Sarkis ve İşhan’dır. Bunların hepsi Vanlı olmayıp Rusya’dan gelme kimselerdir. İkinci Meşrutiyetin ilânı ile birlikte şu veya bu suçtan içeri atılmış bütün Ermeni fedailer serbest bırakılmıştır. İngiliz Konsolos yardımcısı Dickson raporunda ayrıca Ermenilerin Van ve civarında gizlice silâhlandıklarını, bu silâhların Rusya’dan geldiğini, Van’a birçok Ermeni fedainin doluştuğunu belirtir.

1978-1981 yılları arasında Van’da 1915’teki Ermeni isyanı ve Van’ın Ruslar tarafından işgal edilmesine şahit olan yaşlı vatandaşlarımızla röportajlar yapmış, o günlere ait anılarını kasetlere kaydetmiştim. 1993 yılında Görenlerin Gözüyle Van’da Ermeni Mezalimi adı altında yayınladığım kitap, söz konusu dedelerin, ninelerin
anlattıklarına dayanıyordu. Yaklaşık yirmi yıl önce görüştüğümüz bu görgü tanıklarının hepsinin ses kayıtları şahsî arşivimde korunmaktadır. Ermeni meselesi ile ilgili hatıralarını derlediğimiz yirmi kişinin hepsi bugün itibariyle vefat etmiş bulunmaktadırlar. Bizim burada da tanıklığına başvuracağımız bu insanlar, o gün olan biteni yakından görmüş, olayları bizzat yaşamış kimselerdir. Hemen hepsi Van’ın tanınmış ailelerinden olan görgü tanıklarının çocukları, torunları hâlâ Van’da yaşamaktadırlar.

Görgü tanığı olarak dinlediğimiz kişiler şunlardır: Nafia Çabuker, Ahmet Çinkılıç, Zahide Coşkun, İbrahim Sargın, İsmail Perihanoğlu, Şadiye Talay, Celâl Şener, Bekir Yörük, Akif Yurtbay, Hacı Ömer Selçuk, Hacı Şevket Çaldağ, Mehmet Delibaş, Hamit Ekinci, Hamit Camuşçu, Cemâl Talay, İsmail Başıbüyük, Refik Özkanlı, Müştak Boysan, Salih Taşçı ve Osman Gemicioğlu.

Ayrıca, Van’ı Tanıma ve Tanıtma Derneği tarafından 1963’te yayınlanan Zeve isimli kitapçıkta hatıralarına yer verilen Hamza Dayı, Güllü Bacı, Esma Nine ve Menveşe Bacı, Nafıa Ana ve Kıymet Başıbüyük ile Yrd. Doç. Dr. Ergünöz Akçora’nın görüştüğüMehmet Reşit Efendi’nin de anlattıkları burada değerlendirilecektir. Mülakatlarımı yaptığım sırada (1978-1981) bu şahıslar vefat ettiklerinden veya kendilerine ulaşamadığım için, zaman zaman mukayese amacıyla onların Zeve ile ilgili tanıklıklarından faydalandım.

Görgü tanıklarının anlattıklarını bazı başlıklar altında toplamak konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

1915 Öncesinde Van’da Ermenilerin Sosyal Statüsü ve Müslümanlarla Ermenilerin İlişkileri

Görüştüğümüz bütün görgü tanıkları, Ermenilerle çok iyi komşuluk münasebetlerinin olduğundan söz etmektedirler. Köprüköylü Zahide Coşkun, “Bizim hem köyün içinde, (o zaman Göllü köyünde oturuyormuş) hem de yakın komşu köylerde Ermeni komşularımız vardı. Biz bu komşularımızla Müslümanlarla geçindiğimiz gibi geçinirdik. Herşey iyiydi. Sonra birden dünya bozuldu. Ermeni komşularımız bize ihanet ettiler”8 demektedir. Zeveli İbrahim Sargın, Ermenilerle Müslümanlar arasında zaman zaman bazı kavgaların yaşandığını ancak bunların iki Müslüman komşu arasında meydana gelebilecek türden anlaşmazlıklar olduğunu ifade etmektedir.9

Celâl Şener’e göre, “Ermeniler Van’da çok rahat bir hayat yaşı­yorlardı. Bütün ticaret, sanat onların elinde idi. Kunduracıdan tutun da terziye kadar hep Ermeni idi. Çevrenin en zenginleri onlardı. Hattâ, çocuklarını Avrupa’ya tahsil yapmak için gönderiyorlardı. Avrupa’ya giden bu tığalar (Ermeni gençleri) orada kandırıldılar”.10

Bekir Yörük’ün anlattıkları da Celâl Şener’in söylediklerini teyid etmektedir: “Van’da bin taneye yakın dükkân vardı. Bunların yüzde sekseni Ermeniler’e aitti. Ticaret, kazanç, sanat onların elinde idi. Biz o eski gâvurlarla iyi geçiniyorduk. Vakta ki, Hınçak, Taşnak komiteleri meseleye el attılar, işte herşey o zaman bozuldu. Ermeni tığaları (gençleri) bu komitelere yazıldılar”.11

İkinci Meşrutiyet sonrasıda yapılan mahallî seçimlerde Vanlı­lar Bedros Kapamacıyan’ı belediye başkanı seçmiştir. Bekir Yörük, Müslümanlar şehirde çoğunluğu oluştururken bir Ermeni’nin belediye başkanı seçilmesini “Bizim Müslümanlar da oyunu ona verdiler. O daha iyi becerir diye bizimkiler itimat ettiler”12 şeklinde değerlendirir. Mehmet Delibaş’a göre, Kapamacıyan gerçekten tarafsız bir belediye başkanlığı yapmıştır. Ermeni bir esnafa ceza kestiği için, yani Ermenileri kayırmadığı için Van’daki Taşnak komitesi’nin reisi Aram Paşa tarafından ismine karahaç basılmış ve baba belediye başkanı kendi oğluna öldürtülmüştür. Kapamacıyan’ın oğlu meyhaneye götürülmüş, iyice içki içirilmiş daha sonra Reis faytonla şehirden geçerken oğlunun sıktığı beş kurşunla ölmüştür.13 İsmail Başıbüyük’ün beyanına göre, Kapamaciyan sadece çok zengin bir Ermeni değil, aynı zamanda reis olmadan önce hiçbir Ermeniyi işsiz, mesleksiz bırakmayan biridir.14 Kapamaciyan’ın oğlu tarafından öldürüldüğü ile ilgili olarak Mehmet Reşit Efendi, “Bunlar kendilerine hizmet etmeyen Ermenileri de yaşatmıyorlardı. Meselâ, burada bir belediye başkanı vardı. İsmi yanılmıyorsam Kapamaciyan olacak, bu onlara pek taraftar olmadığından onu oğluna öldürttüler”15 demektedir.

1915’te Van’da Ermeniler’in elinde olan sadece sanat ve ticaret değildir. Van Gölü’nde taşımacılık yapan irili ufaklı 400 gemi ve tekne de Ermeniler’e aittir. Konuyla ilgili olarak görgü tanıklarından Hacı Şevket Çaldağ, “Gemicilerin hemen hemen hepsi Ermeni idi. Zaten Van’daki sanatkârların, tüccarların çoğu Ermenilerdendi. Binde biri Müslüman çocuklarını yanına çırak almazdı”16 demektedir. Görgü tanıklarından Mehmet Delibaş, Birinci Dünya Savaşı başladığı zaman eski Van’da Cengüloğlu Agop isminde bir Ermeni’nin yanında kunduracı çırağı olarak çalıştığını belirttikten sonra, durumunun bir istisna olduğu ile ilgili olarak şu sözleri ilave etmeden geçemiyor: “Ermeniler kolay kolay bizim Müslümanlardan yanlarına çırak almıyorlardı. Ama nasıl olduysa, adam beni yanına çırak olarak almıştı”.17

Özellikle gemiciliğin tamamen Ermeniler’in elinde olduğu bütün görgü tanıklarının üzerinde birleştikleri bir gerçektir. Öyle ki, 1981 yılında kendisiyle görüşmeye gittiğim Hacı Osman Gemicioğlu’nun soyadı beni şaşırtmıştı. Hem Van’ın yerlisi, hem Müslüman, hem de soyadı Gemicioğlu olacak. Bu çelişen bir durumdu. Ben Hacı Osman Efendi’ye “Bir yanlışlık olmasın ya siz Van’ın yerlisi değilsiniz, ya Karadeniz tarafından gelmesiniz veya soyadınızda bir karışıklık vardır” dedim. Bunun üzerine Hacı Osman Gemicioğlu aslen Ermeni olduğunu, iskele köyünde oturduklarını, ailesinin gemici olduğunu ve sonraki hikâyesini bana anlattı.

Hem yazılı kaynaklar hem görgü tanıklarının anlattıklarına bakılırsa, Ermeniler genellikle sahillerdeki, arazisi verimli köylerde, Kürtler ise daha çok dağ köylerinde oturmaktadırlar. 1915’te Van Ermenileri’nin okuma, yazma tahsil durumu Van’daki Müslümanlara göre çok daha iyi durumdadır. Tehcir başlamadan önce Ermenilerin Van’da yayımlanan Van Kartalı ve Araratlı isimli iki tane gazetesi vardır.18

İkinci Meşrutiyetin İlânı ve Ermeniler 

İngiltere’nin Van Konsolos Yardımcısı Dickson’un bildirdiğine göre, İkinci Meşrutiyetin ilânı ile beraber Ermeniler iyice kanun ve nizam tanımaz olmuşlardır. Meşrutiyetin ilânında en büyük payı kendilerine çıkaran Ermenilerin bütün mahkûm ve tutukluları da serbest bırakılmıştır. Dickson, Meşrutiyet sonrasında esen hürriyet rüzgârlarının Ermeniler açısından “Türkiye Ermenileri şimdiye dek eşi görülmemiş bir özgürlüğe sahip olacaklardır”19 şeklinde değerlendirmektedir.

Görgü tanıklarından Celâl Şener, İkinci Meşrutiyet sonrası durumu “savaş başlamadan evvel Ermeniler çok keyfî yaşıyorlardı”20 şeklinde değerlendirirken, bir Ermeni kunduracının yanında çırak olarak çalışan Mehmet Delibaş, Meşrutiyetin ilânından itibaren olan gelişmeyi şöyle özetler:

“Bir sabah dükkânı açtığımda usta bana, ‘bir yere ayrılma ben bir yere gideceğim’ dedi. Biraz sonra usta gitti. Dönüşünde bana ‘Artık hürriyet oldu. Hürriyet ilân edildi; onu kutlamaya gittik’ dedi. O günlerde herkesin ağzında ‘Hürriyet, Adalet, Mü­savat, Yaşasın Millet’ sözleri dolaşıyordu. Hürriyeti bizim Müslümanlarla Ermeniler beraber kutladılar. Şehirde davul-zurnalar çalmaya başladı. Ermeniler buna çok sevinmişlerdi. Onlar bizimkilerden çok fazla neşeliydiler. Hürriyet olduktan sonra benim ustanın dükkânına yabancılar gelip gitmeye başladı…

“Biz de hürriyet olunca herşey bitti zannediyorduk. Bizim hocalarla onların keşişlerini kucaklaştırdılar. Demek ki, bizi aldatıyorlarmış”21 şeklinde ifade etmektedir. Mehmet Reşit Efendi ise ” İkinci Meşrutiyet zamanındaki Hürriyet, Müsavat, Adalet gibi şeyler onları daha da şımarttı”22 diyerek Şener ve Delibaşı teyid ediyor.

İkinci Meşrutiyet’in getirdiği hürriyet ortamında bütün ayrılıkçı hareketlerin daha serbestçe hareket ettikleri bir vakıadır. Başından beri İkinci Abdülhamid’in devrilmesi ülkeye meşrutî bir yönetim getirilmesi hususunda Jön Türklerle dirsek temasında olan Ermeni komitelerinin, hürriyetin ilânından kendi adlarına yeteri kadar faydalanmaları kaçınılmazdı.

Van’ın Yerli Ermenilerinin İsyana Taraftar Olmaması

Vanlı görgü tanıklarından özellikle şehirde oturanların hepsi yerli Van Ermenileri’nin başlangıçta isyan etmek gibi bir niyetlerinin olmadığında, bu insanların Rus Ermenileri ve onların öncülük ettiği komiteler tarafından iğfal edildiklerinde hemfikirdirler. Konuyla ilgili olarak görgü tanıklanın söylediklerine şöyle bir bakalım: “Ne zaman ki Van’da komiteler teşekkül etti, işte o zaman Ermeniler başladılar azıtmaya. Aslında Van’ın yerlisi olan Ermeniler’in çoğu isyana taraftar değildi”. (Celâl Şener)23

“Van’daki, Hınçak, Taşnak komiteleri meseleye el attılar. İşte herşey o zaman bozuldu. Ermeni tığaları (gençleri) bu komitelere yazıldılar”. (Bekir Yörük)24

“Biz Van’da Ermenilerle beraber yaşıyorduk, önceleri aramızda herhangi bir münaferet (karşılıklı düşmanlık) yoktu. Daha sonra Van’da komiteler peyda olmaya başladı. Her gün Van’a Vanlı olmayan birçok Ermeni geliyordu. Bu yabancı Ermeniler bizim yerli Ermenileri de devamlı isyan için kışkırtıyorlardı. Bu yabancılar hep Rusya’dan gelirdi. Van’daki Komiteleri Aram Paşa diye bir gâvur idare ediyordu”. (Akif Yurtbay)25

“Ermeniler yıllardır devleti hiçe sayarak yaşıyorlardı. Ermenilerle bizim çatışmamıza komiteler sebep oldu. Komiteler halkı mütemadiyen kışkırtıyorlardı. Komite mensupları da devamlı bizim askerlere çatıyorlardı. Komiteler kışkırtmadan evvel ne bizden onlara, ne onlardan bize bir zarar dokunmuyordu. Vakta ki komiteler Van’da yerleştiler, yerlileri kışkırttılar, işte o zaman Ermeniler azdıkça azdı. Yoksa bizimkiler kat’i surette onlara haksız yere ilişmezdi. Yıllarca bizim dedelerimizle onlar beraber yaşamışlar. Ruslar ve diğer devletler onlara muhtariyet vaa’d etti. Onlara silâh ve para verdi”. (Hacı Ömer Selçuk)26

“Komiteler kışkırtmasaydı Van’ın yerli Ermenisi ses çıkarmı­yordu. Bütün imkânlar onların elindeydi”. (Hacı Şevket Çaldağ)27

Mehmet Delibaş, 1970’lı yıllarda İstanbul’da karşılaştığı aslen Vanlı, kapalıçarşıda halıcılık yapan Karapit Nedeniyan isimli bir Ermeni vatandaşımızın şöyle teessüf ettiğini nakleder: “Ah sebep olanlar ah, eviniz yıkılsın. Güzel güzel yaşıyorduk. Müslümanlar’m çekmediği sefayı biz çekiyorduk. Bizim gençlerimizi kandırarak kendi emelleri uğruna çalıştırdılar. Şimdi her birimiz dünyanın bir yerindeyiz”.28

Aynı şekilde Van’da çok saygın bir isim olan Şeyh Mehmet Reşit Efendi, Musul’da karşılaştığı yine aslen Vanlı bir Ermeni esnafın kendisini kucaklayarak memleket hasretinden söz ettiğini ve şöyle yakındığını anlatır: “Allah o Aram Paşa’ya lanet etsin. Aram Paşa bizi devlet kuracağım diye kandırdı. Böylece bizi yaktı. Biz Türklerden gördüğümüz insaniyeti hiç unutmayız. Onlar bize dünyamızı kazandırmışken, bizlere şefkatle muamele etmişken, bunları tekmeledi. Onun için Allah bize belâ verdi. Her tarafa dağıldık”.29

“Bir ara da Fransızcamı ilerletmek için Ermeni Merkez Mektebi’ne devam ettim. Orada Ermeni papaz ve öğretmenler bizim gözümüzün içine baka baka Ermeni gençlerine Müslümanlara karşı kin ve nefret tohumu aşılıyorlardı”. (Hamit Çavuşçu)30

“Ne zaman ki Ermeni tığalan (gençleri) komite kurdular, işte o zaman Ermeniler bize karşı olan düşmanlıklarım açığa vurdular”. (Refik Özkanlı)31

“Savaş başlamadan 20 yıl kadar önce de Ermeniler Van’da isyan çıkarmıştı. Fakat savaş başlamadan önce genel olarak yüzümüze karşı iyi görünüyorlardı. Bu söylediğim esnaf ve yerli Ermenilerin tavrı idi. Rusya’dan gelen, Avrupa’ya gidip tahsil gören Ermeni geçleri ise Müslümanları alçaltıcı sözlerle küçük düşürmeye çalışıyorlardı”. (Müştak Boysan)32

“Yaşlı Ermeniler isyana taraftar değildi. Yalnız Avrupa’da tahsil gören tığalar (gençler) onları zorla işin içine soktular”. (Salih Taşçı)33

“Doğrusunu istersen Van’daki aklı başında Ermeniler isyana taraftar değildi. Çünkü niye isyan etsin? Herşey Ermenilerin elinde idi; bütün servet Ermenilerindi. Komiteler kurulunca esnafı zorla isyana teşvik ettiler. İştirak etmeyene de hain gözüyle bakıyorlardı”. (Osman Gemicioğlu)34

İngiliz Konsolosluğunun raporları da yukarıda alıntı yaptığımız görgü tanıklarının anlattıklarını onaylamaktadır. Söz konusu raporlarda Ermeni komitelerinin kendileriyle işbirliği yapmayan, onlara katılmayan Ermenilere karşı şiddet uyguladığı da belirtilmektedir.35

Ermenilerin Silâhlanması

Görüştüğümüz bütün görgü tanıkları, Ermenilerin büyük bir isyan için gizliden gizliye silahlandıklarını ifade etmektedirler. Van­ ‘daki en büyük silâh depoları yine bir Ermeni’nin ihbarı üzerine ortaya çıkarılmıştır. Anlatıldığına göre, Davit isminde bir Ermeni genci, Vatan isminde bir Ermeni kızına aşık olmuştur. Ancak Davit Taşnak komitesine mensuptur. Evlenmesi için Aram Paşa’dan (Aram Manukyan) izin almak zorundadır. Ancak, Aram Paşa, bütün ısrarına rağmen, Davit’e evlenme izni vermemiştir. Bunun üzerine Davit Aram Paşa’ya karşı gelmiştir. Aram Paşa derhal Davit’in ismine kara haç basmıştır. Davit’i öldürme emri, en yakın arkadaşı Dacat’a verilmiştir. Dacat, Davit’i kaçıp kaybolması için uyarmıştır, ama Davit, Müslüman olmakla yetinmemiş, bildiği kadarıyla Ermenilerin depoladıkları bütün silâhların yerini ihbar etmiştir. Türk ordusuna teğmen olarak kabul edilen Davit, Mehmet ismini almış ve “Muhbir Mehmet” olarak tanınmıştır. Bir gün Hamamönü mevkiinde Dacat’la karşılaşan Davit, arkadaşının kendisini öldürmesine ihtimal vermemiş ama Dacat tabancayla Davit’i öldürmüştür.36

Davit’in ihbarı üzerine başta Yedikilise köyü olmak üzere Ermeniler’in meskûn olduğu birçok mahalde, okul ve kilisede çok sayıda silâh ve mühimmat ele geçirilmiştir. Van’daki İngiliz Konsolos Yardımcısı Dickson, daha 31 Mart 1909’da yazdığı bir raporda, Ermenilerin Van’daki silâhlanma faaliyetine dikkat çekmektedir.37

Bütün görgü tanıkları, Ermenilerin Van’a silâhları, deve yükü ile gelen gazyağı varillerinin içerisinde saklayarak soktuklarını ifade etmektedirler. Nitekim, 1915 Nisanında Van’da Ermeni ayaklanması başladığında Ermenilerin ne denli silahlandığı ortaya çıkmıştır. Van isyanında Ermeniler’e karşı Türk ordusunda subay olarak görev almış olan Venezüellalı Rafael de Nögalis,38 yayınladığı Hilâl Altında Dört Yıl (İspanyolca aslı: Cuatro Arios bajo la Media Luna) isimli hatıratında, Ermenilerden yana, Müslümanlara karşı bir tutum takındığı halde, Ermenilerin korkunç düzeydeki silâhlanmalarını inkâr etmez. Kitabında birçok tutarsızlık bulunan Nögalis, Van’da 1915’te büyük bir ayaklanma ve Müslümanlara karşı taarruz başlatan Ermenilerle ilgili olarak “Ermenistan’ın halâsı ve mukaddes salibin galebesi için, evlerinin kararmış enkazları arasında son nefese kadar mücadele eden Ermenilerin bize gösterdikleri müşkilât çok büyüktü. Fakat fena talih yüzünden din kardeşlerimin felâketi için sarfettiğim zamana lanet ediyorum”39 dediği halde, Ermenilerin Müslümanlar’a karşı silâhça üstünlüğünü açıkça ifade eder. Ancak, gözden kaçırılmaması gereken husus, Müslümanları ellerindeki silâhları Osmanlı Devleti’ne, Ermenilerin ellerindeki silâhları ise Osmanlı Devleti’nin hâkimiyeti altında bulunan bir vilayetteki ayrılıkçı Ermeni komitelerine ait olduğudur.

“Ermeniler, mavzer tabancaları ile iyi teslih edilmişlerdi (silahlandırılmışlardı). Bu tabancalarla kısa mesafelerde iyi netice istihsal ediyorlardı. Adeta makinalı tüfek gibi, 4 ile 6 tabanca ekseriya aynı zamanda aynı hedefe ateş ediyorlardı. Bundan başka bir nevi burgu icat etmişlerdi. Bununla evlerin tuğla duvarlarını çabuk deliyorlardı. Ermenileri bir mevziden attıktan sonra tabancaları diğer yerde birçok deliklerden görünmeye başlıyordu; biz vaziyetin ne şekil aldığını anlayıncaya kadar bunlar ateşleriyle ölüm saçıyorlardı”.40

Nögalis, Ermenilerin uzun boylu bir isyana hazırlık dönemi yaşadıklarını ve seksen hâkim noktada direniş mevzileri hazırladıklarını ifade etmektedir: “Bağlar mahallesi (bugünkü Van’ın kurulduğu yer, H.Ç.) münferit ve etrafı tuğla duvarlarla çevrilmiş sayfiyelerden ibarettir. Ermeniler bu sayfiyeleri maharetle birbirine raptetmişler ve bu suretle kuvvetli mevziler vücuda getirmişlerdir. Topçularımıza mukavemet edebilecek bu tesisattan başka Ermeniler, Van’ın etrafında 80 nokta-i istinat yapmışlardı; bunların ateşi etrafa hâkimdi”.41

Nögalis’in burada sözünü ettiği Ermeni evlerinin birbirine bağlanması yer üstünden değil, yer altından tüneller marifetiyle olmuştur. Görüştüğümüz görgü tanıklarının büyük bir çoğunluğu bu tünellerden ve Ermeniler’in bu yolla haberleştiklerinden ve birbirlerine silâh ve insan takviyesi yaptıklarından söz etmektedirler. Yine aynı tüneller vasıtasıyla Müslüman evlerine veya askerî noktalara ulaşıp havaya uçurabiliyorlar. Nitekim, Nögalis’in günü gününe naklettiği Van isyanında, 28 Nisan 1915 tarihinde Ermeniler Reşadiye mahallesinin yarısını bu yolla havaya uçurmuştur. Adı geçenin bu olayla ilgili olarak düştüğü not şöyledir: “Bugün Ermeniler bir lağım yardımıyla Reşadiye mahallesinin yarısını berhava ettiler; bu mahallede Yüzbaşı Reşit Bey ve Bargiri Kaymakamı Bağlar Mahallesinin büyük kısmına ateşleriyle hâkim bulunuyorlardı”.42

Nögalis Ermeniler’in sadece silâh depoladıklarından değil, onların bizzat imal ettikleri toplardan söz etmektedir: “Mahsurların (Ermenilerin, H.Ç) ellerindeki top kendilerinin bizzat imal eyledikleri eski bomba topları idi. Bu topları tuğla evler içinde muhafaza ediyorlar; bunları evler arasından her tarafa, köşelere, methallere ve barakalar arasından müdafaa edilebilecek sokaklara kolayca gönderebiliyorlardı. Ermeniler’in elinde binlerce mavzer tabancasından başka çok miktarda filinta ve tüfek de vardı; bunları senelerce satın alarak depo etmişlerdi. Ermeniler’de, bize çok zayiat verdiren, el bombası da mebzulen mevcut idi”.43

Hemen bütün görgü tanıkları Ermenilerin ellerindeki üstün ve o zamana göre modern silâhlardan, Müslümanların ellerinde, hükümetin dağıttıkları dahil, basit martin tüfeklerinden dert yanmaktadırlar. Hattâ, bunlardan Şeyhine köyünden Hamza Dayı, Zeve Köyü’nde Ermenilerle giriştikleri çatışma esnasında, elindeki basit tüfeğin namlusunun birkaç atıştan sonra patladığını büyük bir teessüfle anlatır.44 Bir yanda namlusu patlamasın diye soğan sürülerek soğutulan basit tüfekler, öte yanda Rusya’dan getirtilmiş modern silâhlar…

Nögalis bütün Ermeni yanlısı tutumuna rağmen, “Ermeniler için her ev bir kale halinde idi”45 demekten de kendini alamayacaktır. Ermeniler sadece birer kale haline getirdikleri evlerinden ateş açmıyorlar, kiliselerini de birer taarruz yeri haline getirmiş­ lerdir. Bu kiliselerden gerek kullanım, gerekse mimarî tarzı açısından en önemli olanlarından biri Van’ın merkezinde bulunan Peter Pavlos Kilisesidir. Ermeniler bu kilisenin kubbesinden Müslümanlar’a ateş etmişlerdir.46

Ermeniler’in silâhlarının üstünlüğü karşısında onlara karşı duran aşiret mensupları basit silâhlara ve çok sınırlı cephaneye sahiptirler. Nitekim Nögalis, bu durumu “Kürtler fişekten iktisat yapmak için daha ziyade esliha-i cerihalarını (bıçak, süngü gibi) kullanıyorlardı”47 cümlesiyle ifade edecektir.

Ermeni İhtilâlciler Müslüman Milislere Karşı

1915’te Doğu Cephesi yarılınca Van’daki bütün askerî birlikler buraya sevkedilmiştir. Şehirde yok denecek kadar az muharip birlik ve yine az sayıda jandarma bulunmaktadır. Halbuki, aynı zamanda Rus işgali ile birlikte şehri ele geçirmeye hazırlanan 30.000 silâhlı Ermeni vardır.48

Ermeniler’in isyanı başlatması üzerine Vali Cevdet Bey tarafından halka kendilerini korumaları için silâh dağıtılmış ve aynı zamanda gönüllü milis birlikleri teşkil edilmiştir. Görgü tanıklarının hemen hepsi, esas savaşabilecek erkeklerin zaten çeşitli cephelerde silâh altında olduklarını, milislerin yaşlı insanlarla henüz yeni buluğa ermiş çocuk denebilecek gençlerden oluştuğunu ifade etmektedirler.

Görgü tanıklarından Ahmet Çinkılınç “Van’da hiç Osmanlı askeri yoktu, Ermeniler bunu fırsat bilip Vanlıları ateşe tutmuşlardı”49 derken, İbrahim Sargın ‘Van’da asker namına kimse yoktu, bu durumdan istifade eden Ruslar ve Ermeniler işbirliği yaptılar”50 ifadesiyle aynı şeyi dile getirmektedir. O günlerde askerî rüştiye öğrencisi olan Celâl Şener ise çatışan tarafların mukayesesini de yaparak, ‘Van’da az sayıda jandarma vardı ki, o da asayişin sağlanmasında kullanılıyordu. Vali halktan eli silâh tutanlara silâh dağıtmıştı. Bunlar ihtiyat kuvvetlerini oluşturuyorlardı. Ama ne fayda, silâhlar basit, cephane yok, tecrübeli asker yoktu”51 demektedir. Aynı durumla ilgili olarak Bekir Yörük “bizim buradaki askerlerimiz de Erzurum’un imdadına gitmişti. Biraz jandarma ile halktan toplanan milis kuvvetleri vardı. Milis kuvvetleri de ihtiyarlardan ve bizim gibi gençlerden kurulmuştu”52 derken Akif Yurtbay da söylenenleri teyid etmektedir : “Van’da biraz jandarmadan başka asker namına kimse yoktu. Sonraları dört yüz kişilik bir Çerkez çetesi Van’ın imdadına geldi. Bu Çerkezlerin kırk tanesini Hamutağa Kışlası’nın önünde öldürdüler. Müslümanlar’ın silâhları onların silâhları yanında hafif kalıyordu”.53

Bu ve benzeri ifadeler, hemen bütün görgü tanıkları tarafından kullanılmıştır. Nispeten nizamî konuma getirilmiş Van’daki Harnidiye alaylarının hemen hemen hepsi Rus işgaline karşı Kotur Deresini tutmuşlardı. Dolayısıyla, Hamidiye alaylarından da Van’ın Ermenilere karşı savunmasında yararlanılamamaktadır.

Genellikle Ermenileri asıp kestikleri iddia edilen Kürtlerle ilgili durumlar da daima abartılmıştır. Bölgede feodal bir yapının olduğu, hattâ bunun günümüzde bile kısmen devam ettiği bilinmektedir. Kürt aşiretleri kendi aralarında da nesiller boyu süren kan davaları gütmüşlerdir. Ermenilerle Kürt aşiretleri arasında da zaman zaman kendi aralarındaki sorunlara benzer nahoş olaylar yaşanmıştır. Ancak, bunun sistematik ve devamlı olduğunu söylemek mümkün değildir. Nitekim, Rus Generali Mayewski’nin Norduz (Van) taraflarında misafir bulunduğu ileri gelen bir Ermeni’den dinlediği şu sözler oldukça ilginçtir: “Kürtler’in temeddün etmemiş (medenileşmemiş) akvam olduğuna şüphe yok. Bunların tabiatında biraz vahşet, sertlik, serfüru (baş eğme) etmemezlik vardır. Fakat hiçbir zaman kendilerine nahak yere isnat olunan muayip (ayıplar, kusurlar) mevcut değildir. Elbette aralarında katiüt-tarik (yol kesici, eşkıya) da bulunur. Fakat suret-i umumiyede tebayiinde asıl olarak izzet-i nefis, iftihar, dostluk, namusluluk mevcuttur”.54

Nögalis de zaman zaman Kürtlerin sergiledikleri bir kısım barbarlıklardan şikâyet etmekle beraber, onları eski medeniyetin ahlâksızlıklarına bulaşmamış bir kavim olarak niteler: “Kürtler, eski medeniyetin menfur ahlâksızlıkları ile malûl olmadıklarından, Şark-ı Karipte (Yakın Doğuda) nesl-i ati için elverişli bir unsur telâkki ediyorum”.55

1915 yılının Nisan ayı başında başlayan Van’daki Ermeni isyanı, yaklaşık bir ay sürmüştür. Valilik Müslüman halkın kendini koruması için silâh dağıtmıştır. Çatışmalar esnasında iki taraftan da çok sayıda insan ölmüştür. Rusların Muradiye ve Saray ilçeleri üzerinden Van’ı işgal etmeye başlaması ve onlara öncülük eden Rus Ermenilerinin de Van’daki binlerce Ermeniye katılması Müslümanlar için karşı koyma imkânı bırakmamıştır. Daha Ermeni tehciri söz konusu değilken, Van Valisi Cevdet Bey, 24 Nisan 1915 tarihiyle dahiliye vekâletine gönderdiği telgrafta, Van’daki Müslü­ man nüfusun Ermeniler’e karşı korunmasının artık mümkün olmadığını ve bunları batı illerine göç ettirmenin gerekliliğini ifade etmekte ve bunun için müsaade istemektedir.56 Söz konusu tarihte sadece Hınçak ve Taşnak komitelerinin ileri gelenlerinin tutuklanması için Dahiliye Vekâletince emir çıkarılmıştır; ancak, genel bir tehcir henüz söz konusu değildir.

Vanlı Müslümanların Büyük Göçü

Vali Cevdet Bey’in vilâyet çapında duyurduğu göç etme talimatı üzerine Vanlılar henüz soğukların hâkim olduğu erken bir ilkbaharda yollara dökülmüşlerdir. Görgü tanıklarının ifadelerine göre, Müslümanlar her şeylerini bırakarak sadece, o da sahip olanlar, binek hayvanlarını alıp batıya yönelmişlerdir. Bir kısmı kara yolu ile Tatvan üzerinden Bitlis’e, oradan Diyarbakır’a, Urfa’ya, Antep’e, Halep’e, Adana’ya ve Konya’ya göçerken, diğer bir kısmı Van-Tatvan arasına Ermenilere ait olan gemilerle gitmeyi tercih etmiştir. Bunların önemli bir bölümü Ermeni gemiciler tarafından özellikle Adilcevaz’da bekleyen Ermeni fedailerine teslim edilmiştir. Çoğu kadın, yaşlı, çocuk ve yaralılardan oluşan bu insanlar Ermenilerce imha edilmişlerdir.

Van serin bir iklime ve soğuk sulara sahip bir yerleşim yeri olduğu için, özellikle güney illerine göçen insanlar buradaki hava ve suya alışamamış, özellikle Diyarbakır’daki kolera salgınından çok insan hayatını kaybetmiştir. Vanlıların savaş yıllarında yaktığı ünlü Ali Paşa türküsünün ilk dörtlüğü söz konusu dramı bütün duygusallığı ile ortaya koymaktadır:

Arpa ektim biçemedim,
Bir düş gördüm seçemedim,
Alışmışam soğuk suya,
Issi sular içemedim.

Gerçekten de, Vanlı ektiği arpayı biçemeden ve gördüğü kâbuslu rüyayı yoramadan yerini yurdunu terk etmek zorunda kalmıştır. Diyarbakır’da ve Adana’da Van’ın buz gibi Kehriz ve Zernebat sularını bulmak, tabii, mümkün olamamıştır.

Göç esnasında doğum yapıp vefat eden kadınların dramı, yola dayanamayan yaşlıların acıklı hâlleri, açlık ve hastalıktan ölen bebeklerin feryatlarını ve özetle bir bütün olarak göç trajedisini görgü tanıklarının hıçkırıklarla bölünen ifadelerinde bulmak mümkündür. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, yolculuk esnasında zaman zaman karşılaşılan Ermeni saldırıları ve gidilen yerlerdeki diğer iş­ galler, yurtlarından ayrılan Vanlıların trajedisini tamamlayan diğer unsurlardır.

Çeşitli sebeplerden dolayı göçemeyenlerin büyük bir kısmı Ermenilerce öldürülürken, özellikle kadınlar çok kötü muameleye maruz kalmışlardır. Görgü tanıklarından Nafia Çabuker, Zahide Coşkun, Şadiye Talay, Esma Nine ve Güllü Bacı’nın anlattıkları tüyler ürperten türdendir. Tımar Nahiyesindeki köylerden toplanan kadınlar toplu halde Van’a getirilirken, bir çoğu namusunun kirletilmesi korkusuyla kendisini Mernit Çayına atmıştır. Timar mıntıkasındaki yedi köyün halkı göçmek için Van’a gelmiş, ancak İskele ve Kalecik Köylerindeki Ermeniler tarafından çapraz ateşe tutulmuşlardır. Onlar da göl yoluyla gidebilecekleri ümidiyle Zeve Köyüne sığınmışlardır. Ne var ki, burada hem Van Ermenileri, hem de Ruslara öncülük eden Rus Ermenileri tarafından kuşatılmış ve yok edilmişlerdir. Görgü tanıklarından Ermeni asıllı Hacı Osman Gemicioğlu, Zeve katliamı meydana geldiği sırada iskelede oturduklarını ve katliamın ertesi günü bir grup çocukla Zeve’ye boş kovan toplamaya gittiklerini ve gördükleri manzarayı şöyle anlatır:

“Zeve’ye gittiğimiz zaman kokudan geçilmiyordu; burnumuzun kemiği düşecekti sanki… Her tarafta cesetler vardı. Bir evin eşiğinin önünde acayip bir manzara gördük; Müslümanları bir eve doldurup yakmışlardı. O kadar insan yanmış olacak ki, eşi­ ğin altından sızan yağlar kapının önündeki arkın içinde donmuştu. Yani sanki yağ seli kalkmış da sonra donmuştu. Yağ daha tazeydi. Bütün köy yıkık vaziyetteydi. Ben bunu bizzat gözümle gördüm ve hiçbir zaman unutamam. Müslümanlar’ın da Çarpanak Adasında aynı şeyi yaptığını duymuştuk. Fakat bunu Ermeniler anlattı. Ben gözümle görmedim”.57

Görgü tanıklarının anlattığı bir çok dehşet manzarasına yukarıdaki örneği vermekle yetiniyoruz.

Nögalis Başkale yolunda artık Van’dan ayrılan Vali Cevdet Bey- ‘den Van’da kalan kadın çocuk ve yaşlıların Ermenilerce katledildi­ğini öğrenmesi üzerine şu yorumu yapar:

“Kürtler’de bile bu derece şeni hareketler görülemezdi. Zira Kürtler yalnız erkekleri katlediyorlardı, kadın ve çocuklara daha mutedil hareket ediyorlardı ve alenen bir şey yapmazlardı. Bu hadise bana Van’ın muhasarası esnasında yaşadığımız bir vak’ayı hatırlattı. Vak’a şu idi:

“Topçumuzun ateşini tarassut için birkaç zabitim ile bir tavan arasında bulunuyordum. Civardaki evin damında Müslüman ihtiyar bir kadın bir ip üzerine çamaşır asıyordu. Ermeniler bunu görür görmez şiddetli ateş açtılar ve nihayet ihtiyar kadının vücudunu delik deşik ettiler. Bundan sonra da bize ateş ettiler. Yarım düzine zabit öldürmektense böyle bedbaht adamları öldürmekle Ermeniler fazla bir zevk duyuyorlardı”.58

Van Ermenilerin eline geçince kalenin güneyinde kurulmuş olan tarihî şehir baştan başa yakılmıştır. Rus işgali tamamlanınca Van’daki Ermeni komitelerinin komutanı Aram Manukyan Van’a vali tayin edilmiştir.

Van’ı terkedip de hayatta kalmayı başarabilen Müslümanlar, 2 Nisan 1918’deki kurtuluştan sonra yavaş yavaş yurtlarına dönmüşlerdir. Bir fikir vermesi açısından göçen görgü tanıklarından bazılarının kaç kişilik aile efradıyla Van’ı terkedip kaç kişiyle döndüklerine bakıyoruz. Meselâ, Cemâl Talay yirmi kişilik nüfusu olan bir aile ile Van’ı terkettiklerini, 1921’de Suruç’tan ayrılıp Van’a geldiklerinde aileden sadece kendisi ve bir erkek kardeşi ile hayatta kalabildiklerini söylemektedir.59 Mehmet Reşit Efendi, yirmi üç kişilik bir aile ile Van’dan göç edip dönüşte üç kişi kaldıklarım beyan etmektedir.60 Refik Özkanlı ise, Van’ın kurtuluşundan sonra askere alınmış ve askerlik dönüşü “Allah’tan başka kimsem yoktu”61 demektedir.

Yukardaki örnekler Ermeni tehcirinden önce Müslüman yer değiştirmesinin acı sonuçlarını ifade etmek için sanırım yeterlidir.

Tehcir İsyanın Nedeni mi?

Ermenilerin dünya çapında yaptıkları propaganda ve lobicilik faaliyetlerinde genellikle Ermenilerin tehcire zorlandıkları için isyan ettikleri ifade edilmektedir. Nitekim, Avusturyalı şair Franz Werfel 1931 yılında yayımladığı Musa Dağı’ın Kırk Günü isimli romanını bu teze dayandırmıştı. Werfel’in kitabı kısa zamanda bütün batı dillerine çevrilmiş ve Avrupa’da çok kötü bir Türk görüntüsünün oluşmasına sebep olmuştur. Yıllar sonra Werfel’in dayandığı bilgilerin yanlışlığını, ne gariptir ki, yine bir soydaşı ortaya koymuştur. Prof. Dr. Erich Feigl, Werfel’in dayandığı ve çoğu Aram Andonyan’a ait belge ve bilgilerin yanlışlığını, sahte oluşunu ortaya koymakla yetinmemiş, İngilizce ve Fransızca çevirilerde düşülen çelişkileri örtbas etmek için yapılan tahrifatı da tespit etmiştir.62

Feigl’e göre, “Ermeniler, Osmanlı Hükümetinin onların yerlerinin değiştirilmesini emretmeden bir ay önce Van’da isyan çıkarmışlardı. Bu da şunu gösterir ki, Van’daki bu isyan verilen bu emrin bir sonucu değildir; aksine, bu emir isyan sonucunda verilmiştir”.63

Georges de Maleville, Ermenilerin Van isyanını Tehcir Kanununun çıkarılmasının tek değil, ilk nedeni olarak kabul etmektedir.64

Gerçekten de Van isyanı 1915 Nisan başında başlamış ve bir ay sürmüştür. Halbuki, Tehcir Kanunu 14 Mayıs 1331’de (27 Mayıs 1915) çıkmıştır.65

Van’da Ermenilere Soykırım Yapıldı mı?

Görgü tanıklarına Müslümanların Ermenileri öldürüp öldürmediğini sorduğumuzda aldığımız bazı cevaplar ilginçtir. Özellikle köyde oturanların hepsi, saldırmaya gelen Ermenilere, barış simgesi olarak, köylülerce tuz-ekmek götürüldüğünü, ancak Ermenilerin tuz-ekmeği götüren şahıslan katlettiğini söylemektedirler.

Bazılarının Ermenilerin Müslümanlar tarafından öldürülüp öldürülmediğine dair olan sorumuza verdikleri cevaplan aşağıya alı­ yoruz:

“Tabii öldürdüler. Onlar bizi öldürürken biz onların ağzının içine mi bakalım. Ama bu, onların isyanından sonra oldu”. (Celâl Şener)66

“Bizim vicdanımız bizi zulmetmekten menneder. Hele kendi halinde, zavallı insanlara hiçbir Müslüman hakaret etmez. Fakat birisi gelse senin namusunu çiğnese sen ne yaparsın? İşte Van­ ‘da gebertilen Ermeniler, komitelerin kışkırtmasından sonra azıp Müslümanların kanına girenlerdir. Dinimiz bize nefsi müdafaayı emretmiş, yani Ermeni silâhını gözümüze sokarken elini mi öpseydik?” (Bekir Yörük) 67

“Hiç yerinde rahat rahat oturan adama dokunulur mu? Tabii onlar baş kaldırınca, bizimkiler de ister istemez onların hakkından geldiler”. (Akif Yurtbay)68

“Rahat durmadılar; Allah da onların belâsını verdi. Devletimiz onları vatandaş kabul ederek askere aldı; başladılar arkadan bizim askerimizi vurmaya”. (Hacı Ömer Selçuk)69

“Onlara haksızlık yapılıyor diye isyan etmediler, bağımsız bir devlet kuracağız diye isyan ettiler. Hatta, biz hicretten döndükten sonra dağlara kaçmış olan altı-yüz kadar Ermeni’yi sapasağlam Rusya’ya gönderdik”. (Mehmet Delibaş)70

“Müslümanlar onlardan öldürmedi değil, öldürdü ama nefsi müdafaa için. Adam evinde otururken Ermeni evine baskın dü­zenliyor. Bu adam Ermeniyi gebertmesin de ne yapsın. Bizim dillimiz boyun eğmeyi kabul etmez”. (Hacı Şevket Çaldağ)71

“Allah herkese müstahak olanı verir. Şimdi herbiri bir yere dağıldı. Onlar bizim başımıza belâ oldu. Allah onlara belâ verdi”. (Hamit Ekinci)72

“İşte böyle, hem bizim kucağımıza oturmuş, hem de bizim sakalınızı yoluyorlardı”. (Cemâl Talay) 73

“Son zamanlarda onlar bizimkilere saldırmaya başlayınca bizimkiler de haliyle onlardan intikam alıyorlardı. Yoksa onlar bize saldırmadan biz hiçbir zaman onlara saldırmazdık”. (Salih Taşçı)74

Sonuç

Görgü tanıklarından edindiğimiz izlenime göre, Ermeniler hırslarına mağlup olarak Doğu’da bağımsız bir devlet kurma emeline kapılmış ve bunun için terör dahil her vasıtayı meşru görmüş­ lerdir. Silâhla saldırıya geçen Ermenilere tuz-ekmekle karşılık verilmiş ama bu, onları durdurmaya yetmemiştir. Gerek Müslüman vatandaşlar ve gerekse devletin güvenlik kuvvetleri tarafından öldürülen birtakım Ermeniler, Ermeni oldukları için değil, âsi ve saldırgan oldukları için öldürülmüşlerdir. Dünyanın hiçbir yerinde silâhla saldıran insanlara çiçek buketleri ile karşılık verilmez, verilmemiştir. Bu özellikle savaş durumunda daha da geçerlidir. Osmanlılar’ın Ermeniler’e soykırım uygulamak gibi bir niyeti olsaydı, bunu Kanunî Sultan Süleyman döneminde yapardı. İnsanlar düş­manlarını en güçlü oldukları zaman imha ederler; en zayıf oldukları zaman değil. Bir yandan Galiçya’dan Yemen’e kadar bir yığın cephede fiili savaş halinde olmak, öte yandan daha birkaç yıl önce bakanlık verdiğiniz Ermeniler’e soykırım uygulamak. Bu gerçek olmadığı gibi, aklî ve mantıkî de değildir.

Tam savaşın ortasında bir de silâhlı Ermeni isyanı ile karşıla­şan Jön Türk Hükümeti de, başka herhangi bir devletin yapacağını yapmış, Ermenilerin yardımıyla ilerleyen Ruslar karşısında Müslüman nüfusundan bölgeyi terk etmelerini emretmiştir. Ardından,  Van bölgesi Ermenilerinin doğu Anadolu’nun bu önemli şehrini silâh kullanarak zaptetmesi ve işgalci Rus Ordusuna teslim etmesi karşısında, Anadolu’da yaşayan Ermeni nüfusunun sadakatına artık itimat edilemeyeceği kanaatine varıp, Ermenilerin savaş bölgesinden uzak yerlere nakledilmesini emretmiştir. 1915 yılında Van bölgesinde hüküm süren özel koşullar altında, hiç kimse soykırımdan bahsetmemelidir. Cereyan eden olaylar Türklerin meşru müdafaalarından ibarettir. Acı bir gerçektir ki, kan dökümü başka kan dökümlerine yol açar.

Bir soykırımdan değil, bir mukateleden (karşılılı olarak birbirini katletme) söz edilebilir. Mukatele işteş bir fiildir. Bu işin iki tarafı vardır. Taraflar hem özne, hem nesne durumundadırlar. Tarihte birbiriyle savaşmamış çok az ulus vardır. Çanakkale’de 250.000 şehit veren Türk milleti, bunun hesabını bugün İngilizlerle görmeye kalkışmadığı gibi, tarih boyunca savaştığı Rusya ile de oturup geçmişin muhasebesini yapmıyor. Tarih ibret ilmidir. Geçmişten ders almak, günü doğru inşa etmeyi ve geleceğe sağlam yürümeyi sağlar. Tarihteki acıları deşmek, eğer barışa, dostluğa hizmet edecekse değer. Avrupa ve Amerika’daki Ermeni diasporası bilmelidir ki, mevcut gayretiyle binbir dertle boğuşan fukara Ermenistan’a iyilik değil, kötülük ediyor.

KAYNAKÇALAR: 
1 Hakkı Dursun Yıldız, İslamiyet ve Türkler, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 1980, s. 154.
2 Orhan Kılıç, XVI. ve XVII. Yüzyıllarda Van, Van, Van Belediye Başkanlığı, Kültür ve Sosyal işler Müdürlüğü, 1996, s.253.
3 Azmi Süslü, Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı, Ankara, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörlüğü Yayınları, 1990, s.22.
4 General Mayewskl, Van ve Bitlis Vilâyetleri Askeri İstatistiği, çev. Mehmet Sadık, haz. Hamit Pehlivanlı, Van, Van Belediyesi Yayınlan, 1997, s. 77.
Ibid., s. 73.
6 Salâhi R. Sonyel, İngiliz Gizli Belgelerine Göre Adana’da Vuku Bulan Türk-Ermeni
Olayları, Ankara, Türk Tarih Kurumu, 1988, s. 7-10 (f.o 371/560/1/37689).
7 Ergünöz Akçora, “Yaşayanların Diliyle Van ve Çevresinde Ermeni Mezalimi”, Yakın Tarihimizde Van Uluslararası Sempozyumu, Ankara, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Yayınlan, 1990, s. 149-154.
8 Hüseyin Çelik, Görenlerin Gözüyle Van’da Ermeni Mezalimi, Ankara, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Yayınlan, 1993, s. 38.
9 Ibid., s. 42.
10 Ibid., s. 50.
11 Ibid., s. 52.
12 Ibid., s. 54.
13 Ibid.. s. 73.
14 Ibid.. s. 86.
15 Akçora, op. cit., s. 151.
16 Çelik, op. cit., s. 66.
17 Ibid.. s. 70.
18 Kâmuran Gürün, Ermeni Dosyası, Ankara, Türk Tarih Kurumu, 1983, s. 165.
19 Sonyel, op. cit., s. 10.
20 Çelik, op. cit., s. 49.
21 Ibid., s. 70-71.
22 Ergünöz, op. cit., s. 149- 150.
23 Çelik, op. cit., s. 52.
24 Ibid., s. 50.
25 Ibid., s. 56.
26 Ibid., s. 61.
27 Ibid., s. 68.
28 Ibid., s. 73.
29 Ergünöz, op. cit., s. 153.
30 Çelik, op. cit., s. 77.
31 Ibid., s. 81.
32 Ibid., s. 90.
33 Ibid., s. 92.
34 Ibid., s. 95.
35 Sonyel, op. cit.. s. 8-10.
36 Bu olayın farklı görgü taraklan tarafından anlatılan yorumlan için bak: Çelik, op. cilt., s. 63,71,78.
37 Sonyel, op. cit., s. 21.
38 (Türkçede yazılışıyla) Nögalis, itilaf devletlerine, asker olmak için müracaat etmiş, ancak kabul edilmemiş maceracı bir subaydır. Daha sonra istanbul’a gelmiş, Enver Paşa ile görüşmüş ve 3. Orduda uzman olarak göreve başlamıştır. Daha sonra 3. Ordu kurmay başkanı Alman subay Goze’nin izni ile Van vilayetinde Vali Cevdet Bey’in emrinde görevlendirilmiştir. Konunun aynntılan ve Nögalis’in tutarsızlıklan için bak: Rafael de
Nögalis, Hilâl Altında Dört Yıl ve Buna Ait Bir Cevap, çeviren ve tenkit eden: Kaymakam Hakkı, İstanbul, Büyük Erkân-ı Harbiye Reisliği Onuncu Şubesi Yayım,
1971, s. 58-76.
39 Rafael de Nögalis, Hilâl Altında Dört Yıl, çeviren ve tenkit eden Kaymakam Hakkı,
İstanbul, Büyük Erkân-ı Harbiye Reisliği Onuncu Şubesi Yayım, 1931, s. 20.
40 Ibid., s. 18.
41 Ibid., s. 17.
42 Ibid., s. 28.
43 Ibid., s. 23.
44 Zeve, İstanbul, Van’ı Tanıma ve Tanıtma Cemiyet Yayınlan, 1963, s. 12.
45 Nögalis, op. cit., s. 25.
46 Ibid., s. 26.
47 Ibid., s. 16.
48 Ibid., s. 23.
49 Çelik, op. cit., s. 35.
50 Ibid., s. 40.
51 Ibid., s. 49.
52 Ibid., s. 52.
53 Ibid., s. 57.
54 Mayewskl, op. cit., s. 130.
55 Nögalis, op. cit., s. 8.
56 Prof. Dr. Erich Feigl, Bir Terör Efsanesi, istanbul, Milliyet Yayınlan, 1987, s. 112.
57 Çelik, op. cit., s. 95.
58 Nögalis, op. cit., s. 39.
59 Çelik. op. cit.. s. 84.
60 Ergünöz, op. cit., s. 152.
61 Çelik. op. cit., s. 89.
62 Feigl. op. cit., s. 110-142.
63 Feigl, “Wien, Van, Werfel”, Yakın Tarihimizde Van Uluslararası Sempozyumu, Yüzüncü Yıl Üniversitesi, 1990, s. 46.
64 Georges de Maleville, 1915 Osmanlı – Rus – Ermeni Trajedisi, çev. Nejdet Bakkaloğlu,
İstanbul, 1998, s. 50.
65 Doç. Dr. Azmi Süslü, Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı, Ankara, Yüzüncü Yıl Üniversitesi, 1990, s. 111.
66 Çelik, op. cit., s.51.
67 Ibid., s. 54.
68 Ibid., s. 57.
69 Ibid., s. 63.
70 Ibid., s. 72.
71 Ibid.. s. 70.
72 Ibid.. s. 71.
73 Ibid., s. 85.
74 Ibid., s. 93.

GAZİANTEP

SOSYAL MEDYA

302Subscribers+1
1,012,824FollowersFollow

SON GÖRÜNTÜLENLER

Aydın'da sivil toplum kuruluşu temsilcileri ile bir araya gelen Çelik, Akil İnsanlar Heyeti'nde yer alan isimler üzerindeki tartışmaları değerlendirdi. ...