Haberler

    Ergenekon Davası ile ilgili olarak Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin, soruşturma başlatıldıktan 9 yıl sonra, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği kararı hem usulden hem de esastan bozması üzerine, konunun yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.
    Her ne kadar, davada henüz son nokta konmamışsa da, işin şekli üç aşağı beş yukarı belli olmuştur. Elbette temyiz Mahkemesi’nin alt mahkeme olarak yetkilendirdiği Çağlayan 4. Ceza Mahkemesi’nin vereceği karardan sonra çok daha net şeyler söylemek mümkün olacaktır.
    Öncelikle şunun altını çizmemiz lazım. Eğer genelde AK Parti iktidarı, özelde o zaman başbakan olan Sayın Cumhurbaşkanımız kararlı bir duruş sergilemeseydi, ne Ergenekon ne de Balyoz davası açılabilirdi. Peki İktidar yanlış mı yaptı? Bence hayır. İktidar hiç bir şey yokken, durup dururken bu ve benzeri davaların arkasında durmadı. Elbette bunun bir yığın sebebi ve gerekçesi vardı.
    Ergenekon davasında yargının ve yargıya bağlı kolluk gücü olarak çalışan bazı emniyet mensuplarının bir yığın yanlış yapmış olmaları, ortada hiç bir şey olmadığı anlamına gelmez.
    Biz, dava devam ederken, yaptığımız açıklamalarda defalarca, adil yargılamanın herkesin hakkı olduğunu, tutuksuz yargılamanın esas olduğunu, tutukluluk sürelerinin uzun sürmesinin fiilî infaza dönüştüğünü, yargılama safhasında insanların şeref ve haysiyetleri ile oynanmaması gerektiğini, iddianamenin hazırlanmasının bile çok uzun sürmesinin büyük bir yanlış olduğunu söyledik. Ancak, merhametin adaletin tecelli etmesine mani olmaması gerektiğini, kurda merhamet etmenin kuzulara zulüm olacağını, Türkiye’nin darbe ve darbecilerle kirli ve karanlık yapılanmalar ile mutlaka hesaplaşması gerektiğini de söyledik. Bu gün de şahsen bu kanaatimi muhafaza ediyorum.
    Ergenekon Davası’nda, bence ilk yanlış, 23 ayrı davanın adeta bir kokteyl haline getirilmesidir. 16. Ceza Dairesi’nin tespit ettiği yanlışları burada sıralamanın faydası yoktur. Bunlar artık herkes tarafından bilinmektedir. Bunların çok önemli bir kısmına ben de katılıyorum. Bir maç esnasında meydana gelen bir dizi olay, bir yığın hakem, futbolcu veya yönetici hatası o maçın iptali sonucunu doğurabilir ama bu, o maçın hiç oynanmadığı anlamına gelmez. Bana kalırsa konu ile ilgili en somut ve anlaşılabilir örneği 1971’de başını General Cemal Madanoğlu‘nun çektiği Milli Demokratik Devrim adıyla ortaya çıkan darbe girişiminin o zamanki faal bir üyesi olan ve sonraları ciddi bir özeleştiri yapan Sayın Hasan Cemal verdi:
    “9 Mart ya da Madanoğlu davası, benim de bir fedai olarak içinde bulunduğum bir ‘darbe girişiminin’ davasıydı.
Çok acılar yaşandı, hapisler, işkenceler…
Sonunda bu dava ‘beraat’le sonuçlandı.
Peki, 9 Mart bir darbe girişimi değil miydi?
Elbette öyleydi.
Askeri de, sivili de -tabii ben dâhil- bilen biliyordu.
Ancak ülkede siyasi konjonktürün değişmeye başlaması, 9 Mart darbe tertibinin Silahlı Kuvvetler’in tepelerine doğru tırmanması ve bir ölçüde delil yetersizliği beraat kararını getirmişti.
9 Martçılar genellikle demokrasi kahramanları olarak hapisten çıktılar.
Ama işin aslı farklıydı.
Bugün de buna benzer bir durum yaşanıyor.
Siyasi konjonktür değişti, özellikle 2013 aralık ayından, yani 17/25 Aralık’tan beri.” ( T24, 22 Nisan 2016)
    Esas yanlış, Yargımızın siyasi konjonktüre göre karar vermesidir. 16. Ceza Dairesi’nin söz konusu davada tespit ettiği yanlışlar dizisi ne yazık ki, bugün de devam ediyor. Nesnelerin değişmiş olması yanlışları doğrular haline getirmez. O gün dayak yiyenlerin A grubu olması, bugün B grubu olması yargımızın yürekler acısı durumunu ortadan kaldırmaz. Unutmayalım ki hukukta iki yanlış bir doğru etmez.
    Ben ve benim gibiler, Ergenekon, Balyoz ve benzeri davaların açılmasına şunun için çok memnun olmuştuk. Bu ülkede oldum olası kanun, hep güçsüzün, fakirin özetle sıradan vatandaşın yakasına yapışmıştı. İlk defa kanun güçlünün, kuvvetlinin, etraflarına devlet zırhı örenlerin yakasına yapışıyordu. Hani, Montesquieu der ya: “Kanun, büyük sineklerin yırtıp geçtiği, küçüklerin takılıp kaldığı bir elektir.” Bizim adalet sistemimizde bu hepten böyle olagelmişti.
    Susurluk Olayı’ndan sonra bugün hayatta olmayan bir jandarma komutanı ısrarlı davetlere rağmen, Meclis’e gelip ifade verme tenezzülünde bile bulunmuyordu. Üstelik o komutan, Yassıada’da Merhum Menderes‘e hayatı zindan edenlerden biriydi. Gün geldi bu adam, Ergenekon Davası kapsamında, eski alışkanlıklarını devam ettirdiği iddiasıyla içeri alındı. Siz bu duruma memnun olmaz mısınız?
    Benim de içinde bulunduğum kamuoyunun büyük bir kısmı, söz konusu davaları darbe ve darbecilerle, devlet içindeki karanlık ve kirli yapılanmalarla, durumdan vazife çıkararak devlet gücünü millete karşı kullananlarla, faili meçhul cinayetlerle, millet iradesi üzerinde vesayet oluşturanlarla mücadele olarak algıladı ve alkışladı.
    Bozma kararından sonra, mahkemelerde aklansalar bile millet vicdanında asla aklanmayacak bazı şahıslar, piyasaya çıkıp efelenmeye başladılar. Bu halk, bu adamların cemaziyülevvelini de cemaziyülahirini de biliyor. Bu kişilerin özelinde söylüyorum, kopya çektiğiniz ispatlanmayabilir, siz yüksek puanla sınıfı da geçebilirsiniz ama bu sizin kopyacı olmadığınızı göstermez.
    Siz, bugünkü efelenmelerinizi kurunun yanında yaşı da yakan, bulduğu her şeyi aynı sepete atan, haklı mağdurlar yaratarak haksız zanlıları temize çıkaran beceriksizlere veya ard niyetlilere borçlusunuz.
    Bu davanın haklı mağdurları, vakur bir şekilde nihai sözün söylenmesini bekliyorlar. Onlar ne dese saygı görecekler. Kamuoyu vicdanında onlarla ilgili zaten bir aklanmışlık var. Elimde, Parti Sözcülüğüm esnasında bana ceza evinden, Balyoz ve Ergenekon davasının bazı asker sanıkları tarafından bizzat yazılan veya onların avukat veya aileleri tarafından gönderilen mektuplar var. Bu mektuplarda, hiç bir ilgileri olmamasına rağmen, sanıklar bu davalarla ilişkilendirilmiş olmalarından şikayet ediyorlardı. Ben o zaman da çıktığım bazı TV programlarında bu insanların durumundan söz ettim ve yetkililerin bu konulara dikkatlerini çekmeğe çalıştım. Ya eski kulağı kesikler! Onların kanaat önderi havasında afra tafra satmalarına ne demeli?
    1960 Darbesi ve ardından işlenen siyasi cinayetler, Türkiye’yi siyasi istikrarsızlığa sürükleyen 12 Mart Muhtırası, toplumun üstünden silindir gibi geçen 12 Eylül darbesi, psikolojik bir harekâtla dönemin hükümetini deviren 28 Şubat post-modern darbesi, AK Parti hükümetleri öncesinde bu ülkenin hatıralarında yer eden acı tecrübelerdi.
    AK Parti, iktidara gelir gelmez, başlayan cuntacılık faaliyetleri ve bir yığın karanlık olay, derin devletle, millet iradesini hiçe sayan statükocu güçlerle hesaplaşmanın gerekliliğini ortaya koyuyordu.
Balyoz Eylem Planı, Sayın Recep Tayyip Erdoğan Başbakanlığındaki 59. Hükümet’in kuruluş günü olan 15 Mart 2003’te karara bağlanmıştı.
Özden Örnek‘in, Mustafa Balbay‘ın günlüklerini herhalde ben yazmadım. Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven isimli cuntacılık oyunlarının adını da herhalde ben koymadım. Bu kadar romantik darbe ismi aklıma bile gelmezdi.
Danıştay saldırısı, Rahip Santoro Cinayeti, Malatya Kitabevi Cinayeti, Hrant Dink Cinayeti sıradan adi olaylar olarak mı değerlendirilecekti?
2007’de Meclis’in Cumhurbaşkanı seçmesine mani olunması, sözüm ona “Cumhuriyet Mitingleri”nin bizzat bazı generallerce organize edilmesi, arkasındaki güç ve sır hâlâ aydınlanamayan Anayasa Mahkemesi’nin aldığı 367 kararı, gece yarısı yayımlanan akla ziyan 27 Nisan Bildirisi ve 2008’de açılan kapatma davasından AK Parti’nin kıl payı kurtulmasını kim tesadüflerle izah edebilir?
Hani İstanbul’da her köşe başında bir apartman dairesi şeklinde kilise açılmıştı. Hani Misyonerler ülkede kol geziyordu. Her tarafta bir Hristiyanlaştırma faaliyeti vardı ve AK Parti iktidarı bütün bunlara göz yumuyordu. Sahi ne oldu bu misyonerlere? Misyonerler mi hidayete erdi, yoksa yalan propaganda timleri ıslah mı oldu? Muhafazakâr insanlar, bu yalanlarla hükümete karşı kışkırtılırken, Hristiyan Avrupa’ya Rahip Santoro, Hrant Dink ve Zirve Kitabevi cinayetleriyle AK Parti iktidarı aleyhinde mesaj gönderiliyordu. Yani bir çeşit 6-7 Eylül Olayları provası yapılıyordu.
Siz AK Parti’nin yerinde olsanız bu kadar mağduriyet ve tuzaktan sonra, tüm tuzakları deşifre etmek için önünüze bir fırsat gelirse bunu geri mi çevirirdiniz? Derin devlet canavarı kuyruğundan yakalanmıştı. Ne yazık ki bu canavarın başını görmek nasip olmadı. Bu günden sonra da nasip olacağına dair şahsen ümitvâr değilim.
Evet, AK Parti’nin, 2007 seçimlerinde aldığı % 47’lik oyda, 2011’de aldığı % 50’lik oyda, ekonomik hamle ve başarılarının yanında, tüm bu tezgâhlara karşı dik durmasının büyük payı vardır. Biz tüm seçimler boyunca, adı ne olursa olsun devlet içindeki illegal yapılanma ve çetelerle yaptığımız mücadeleyi iftiharla anlattık. Ben şahsen bu gün de, o gün yaptıklarımızla iftihar ediyorum.
Yanlış olan şudur: Siz doğru bir iş yapmak için yola çıkarsınız. Yapılan iş doğru, amaç doğru ise, yöntemde hata yapanların, hukuka kendi emel ve arzularını karıştıranların, hukuk adına yakasına yapışırsınız. Ama onların düştüğü hatalara düşmeden bunu yaparsınız. Aksi takdirde bunun adı hukukun tecellisi değil, rövanşizm olur.
Cemaatin telkin ve talimatıyla yanlış işlere giriştiği veya bulaştığı iddia edilen mülki idare, yargı ve emniyet mensupları ile, tersinden, yönlendirmeleriyle cemaati topyekün iktidar karşısında pozisyon almaya sevk ettiklerine inanılan güvenlik ve yargı mensupları da aynı kapsamda muameleye tabi olmalıdır. Ancak günün sonunda bütün orduyu mağdur ve muhatap haline getiren “kumpas” kelimesinin arkasına geçip, yaptığımız doğrulardan dolayı da nedamet göstermemeliyiz.
Türkiye, derin devletle, devlet içindeki karanlık güç odaklarıyla hesaplaşma imkânı verecek bir davayı yüzüne gözüne bulaştırarak büyük bir fırsat kaçırdı. Bugün eski müttefiklerin düşman ilan edilmesi, eskiden düşman olarak gösterilen birçok kişi ve yapılanmanın bugün dost gibi görünmesi de meselenin mahiyetini değiştirmiyor.
Acı, çok acı olan bir şey var ki, yargımız dün de güven vermiyordu, bugün de ne yazık ki, güven vermiyor. Dün de siyasi konjonktüre ve zamanın ruhuna göre karar veriyordu, bugün de. Evet “Adalet mülkün temelidir.” ama onu nerede bulacağız? Sinoplu Diyojen gibi elimize fener alıp adalet arayışına mı çıkalım. Güç adaletsiz, adalet de güçsüz olmamalı. Aksi takdirde, özneler ve nesneler yer değiştirir, ama adaletsizlik bizim talihsizliğimiz olmaya devam eder.
Bu davadan sonra siyasilerin de, ilgili yargı mensuplarının da, konunun muhatabı ve tarafı olan askerlerin de, kolluk gücü olarak çalışan emniyet mensuplarının da, basının da, özetle herkesin, bir özeleştiriye ve vicdan muhasebesine ihtiyacı var. Ne dersiniz?

1.Bölüm: İslâm Dini Açısından
Konuşmak, tüm varlıklar içinde sadece insanlara bahşedilmiş bir nimettir. İnsanın en önemli özelliği nâtık olmasıdır. Nutuk, yani konuşma, rastgele anlamsız sözler söylemek değil; aklın süzgecinden geçmiş anlamlı kelime ve cümlelerin dille, yazıyla, tavırla, edayla, jest ve mimiklerle dışa vurulmasıdır.
    Konuşulması gereken zaman ve zeminlerde susmak veya susturanlara boyun eğmek, sadece ahlâkî bir problem değil, aynı zamanda Allah’ın gazabına uğramaya vesiledir.
    İçte ve dışta yaşanan haksızlıklar, alenî hak ihlâlleri, güçlülerin zayıfları ezmesi, hukuk maskesi altında sergilenen keyfilikler, her türlü gasp ve yağma, zulmün yaygınlaşması, mazlumların göz yaşları gibi konularda susmak, bu fiillerle işlenen zulme ve günahlara ortak olmak anlamına gelir. Zira Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim, zulme meyletmenin, yani hafif bir eğilim göstermenin bile, zulmun ateşinde yanmak anlamına geldiğini buyurmaktadır. (Hud Suresi, 113. Ayet) Yine başka bir ayette, “Ve öyle bir fitneden sakının ki, içinizden yalnızca zulüm yapanlara dokunmakla kalmaz,masumları da yakar.“(Enfal, 25)
    Zalimlerin zulmü niçin masumları da yaksın? diye düşünülebilir. Çünkü masum dediğimiz insanlar, o zulme rıza göstermişlerdir.
    Peki, yaşanan hak ve hukuk ihlâllerine, her türlü baskı ve sindirmeye karşı insanlar nasıl tepki gösterecek? Bunun da cevabını, Kur’an’ı, insanlara ders vermekle mükellef olan Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) veriyor: “Bir kötülük gördüğünüz zaman, onu elinizle düzeltin, buna gücünüz yetmezse, dilinizle düzeltin, buna da gücünüz yetmezse, kalbinizle buğzedin. Zaten bu da imanın en düşük derecesidir” (Müslim, İman, 78) Şüphesiz ki, burada ifade edilen “elle düzeltme“, herkesin kendisini savcı, hakim, polis vs. yerine koyması anlamına gelmez. Hadis alimleri, elle düzeltmenin devletin işi olduğunu; dille müdahale etmenin alimlerin, bugünkü ifade ile aydınların,okuyup yazmışların, sorumluluk konumunda olanların işi olduğunu; kalp ile buğz etmenin de elinden başka bir şey gelmeyen sıradan vatandaşın işi olduğunu ifade etmişlerdir. Nitekim, Hz. Peygamber, bir başka hadisinde bizzat bu meseleye açıklık getiriyor: “Allah indinde en büyük ve en sevgili sadaka: İnsanların hak üzerine konuşmasıdır.Hak üzerine konuşmak, hakkı siyanet etmek(korumak) herkese vacip ise de,ilim adamlarına farzdır.
    Yüce kitabımızda, birçok ayette mü’minlere sabır emredilmiştir. Hz.Peygamber’in birçok hadisinde de başta bela ve musibetler olmak üzere tüm olumsuzluklar karşısında sabır gösterilmesi tavsiye edilmiştir. İslâm dini, sadece olumsuzluklar karşısında değil, ibadette ve hayırlı işlerde de sabretmeyi emretmiştir.
    Ne var ki, Emevilerle beraber, saltanatla yönetilen müslüman topluluklarda, İslâm’ın esas aldığı “sabır” çoğunlukla yöneten elitler tarafından anlamından ve bağlamından saptırılarak kitleleri susturma ve sindirme aracı olarak kullanılmıştır. Halbuki, Allah, insanların canını, malını ve ırzını kutsal saymış ve bunları korumak ise farz kılınmıştır. Bunlara saldırı olduğu zaman susmak, sineye çekmek yani bu konuda sabır göstermek sabrın haram olan kısmındandır. Yaygın bilinen şekliyle “ırz” sadece insanın cinsî varlığını değil, insanın bütün manevi varlığını, yani şeref, haysiyet, hürriyet ve bir bütün olarak şahsiyetini ifade etmektedir.
    Peygamberimiz’in “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” şeklindeki hadisi tam da sabrın haram olan kısmını ifade ediyor.
    Haksızlığa karşı çıkmanın, yani dille müdahil olmanın da ölçüsünü Allah(C.C) ortaya koymuştur: Rabbin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağırmak, insanlarla en güzel şekilde tartışmak, azgınlara bile yumuşak söz söylemektir. (en-Nahl, 125)
    Başka bir ayette de Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
    “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın, seninle arasında düşmanlık olan kişi, candan sıcak bir dost oluvermiş. Amma kötülüğe karşı iyilik hasleti ancak sabredenlerin kârıdır, faziletten yana nasibi bol olanların kârıdır.” (Fussilet, 34,35)
    Haksızlık karşısında hakkını savunan, zulme baş ve boyun eğmeyen kişilerin bu onurlu duruşu Kur’an-ı Kerim‘de övülmüştür:
    “Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa artık onların aleyhlerine bir yol yoktur. ( onlara başka bir ceza verilmez, onlara başkaca bir yaptırım uygulanmaz.)” (Şura,41)
    Alimlerin serdarı Hz.Ali, “Haksızlık önünde eğilmeyiniz , çünkü hakkınızla beraber şerefinizi de kaybedersiniz.” derken şerefli bir insanın takınması gereken tavrı tarif ediyordu.
    Tarih boyunca bir çok islâm alimi, gücü ellerinde bulunduranlarla girdikleri mücadelede, hayatlarından vazgeçmişler ama vakar ve haysiyetlerinden taviz vermemişlerdir.
    Nitekim, asrımızın büyük alimi Bediüzzaman Hazretleri, onu birçok makam ve imkan vadederek râm olmaya, boyun eğmeye davet eden muktedirlerin tekliflerini “ben ekmeksiz yaşarım ama hürriyetsiz asla” diyerek red ediyordu.
    Unutmayalım ki, haksızlık sadece şahsımıza yapıldığı zaman haksızlık değildir. Esas fazilet, başkasına haksızlık yapıldığı zaman buna suskun kalmamaktır. Haksızlığa uğrayan Müslüman olur, gayrimüslim olur, ateist olur; sağcı olur, solcu olur; Türk olur, Kürt olur; Sünnî olur, Alevî olur, hiç farketmez.
    Haksızlığa uğrayan insanların hakkını savunmak, onlarla aynileşmeyi de gerektirmez. Olup bitenlere karşı duruş sergileyenlerin, ortaya karşıt görüş koyan herkesin “hain“, “terör yandaşı“, “paralelci“, “yabancı güçlerin maşası” gibi yaftalarla yaftalanması,itibarsızlaştırmaya yönelik bir algı operasyonudur. Ve bu durum, hiç de hayra alamet değildir. Konuşan bir toplumda sosyal ve siyasî patlamalar olmaz. Esasen susan veya susturulan toplumlarda patlama olur. Fikir sıkışması gaz sıkışmasından daha tehlikelidir. Fikirlerde isabet olur veya olmaz, bilenlerin konuşması, yönetenler açısından da büyük bir şanstır. Şirin görünmek için öksürüklerimizde bile musiki makamları arayanlar, uyarıcı, tamamlayıcı ve yol gösterici olamazlar.
    Elbette kanunların suç saydığı fiilleri kim işlemişse işlesin, adil işleyen yargı onun yakasına yapışsın. Hak yerini bulsun. Ama ne kadar rahatsız edici olursa olsun, sadece düşünceyi serdetme, insanların mahkeme kapılarında sürünmesine sebep olmasın. Unutmayalım ki, biz AK Parti’yi kurarken medya ve düşünce özgürlüğünde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. Maddesini esas almıştık. Ki bu madde, prensiplere bağlanması halinde ülkelerin milli bütünlüğü ve güvenliği açısından sınırlılıklar getirilmesine de imkan veriyor. Yani sınırları geniş tutulan özgürlükle, sorumluluk ortadan kaldırılmıyor. Esas sıkıntı, keyfiliklerin ve kişiden kişiye değişen yorumlarla insanların mağdur edilmesidir. Milli Güvenlikle özgürlük dengesi, başından beri AK Parti hükümetlerinin çok hassasiyet gösterdiği konular olmuştur. O halde, AK Parti’nin kuruluşundaki prensiplerden sapmalara müsaade edilmesin.
    İtidale, teenniye, yumuşak sözle uyarıya, yapıcı eleştiriye, nezâket ve zerâfetten zerre kadar taviz vermemeye, özetle müspet hareket etmeye sonuna kadar “evet” ama susmaya, pısmaya, kaba söze, küfre, hakârete, şiddete, seyirci kalmaya, “bana nasılsa dokunmuyor, bana ne“demeye sonuna kadar “hayır” demeliyiz.
(Devamı Haftaya)

    Sayın Cumhurbaşkanımız, İİT‘nin İstanbul toplantısında yaptığı konuşmada “Dostları çoğaltmak, düşmanları azaltmak zorundayız…” dedi.
    Bu cümle, hem içerde hem de dışarıda şu anda en çok ihtiyacımız olan şeydir.
    Esasen diplomasi ve siyaset, dostları çoğaltma ve düşmanları azaltma işidir.    
    Bir ülkede gayrimemnunlar, ne kadar çoksa o ülkenin idare edilmesi o kadar zordur. Yeryüzünde gayrimemnunları sıfıra indirebilmiş bir rejim de, bir yönetim de yoktur. Ne var ki, gayrimemnunlar tolere edilebilir bir seviyede olursa o ülkede huzur ve barış olur. Aksi takdirde, çekişme, çatışma, kaos ve kargaşa olur.
    Gezi Olayları esnasında, zıt kutupların bir araya gelmesi ve AK Parti Hükümeti karşısında bir pozisyon almalarıyla ilgili olarak Milli Eğitim Bakanımız Sayın Nabi Avcı‘nın çok önemli bir tesbiti oldu. 2 Haziran 2013 tarihinde, gazetecilerin olaylarla
ilgili bir değerlendirme yapmasını istemeleri üzerine Sayın Avcı şöyle dedi:
Cereyan eden olaylarla ilgili ilk değerlendirme şu olabilir; Bir defa bütün bu olaylar bizim iktidar olarak ne kadar başarılı ve becerikli olduğumuzun bir göstergesi. Muhalefetin senelerce uğraşsa da başaramayacağı bir şeyi biz 5 günde başardık ve normal koşullarda bir araya gelmesi düşünülemeyecek olan bir birinden çok farklı kesim, grup, fraksiyonları toz duman içerisinde bir birleriyle buluşturduk.
……….. ……………………………
    Çünkü medyadan da takip ettiğimiz ve gelen bilgilere göre birbiriyle imtizaç etmesi, birlikte davranması, birbirleriyle aynı yolda yürümesi düşünülemeyecek olan farklı kesimleri bir araya getirdiğimiz bir süreç.
    Bu değerlendirme, ayakları yere basan, bilgece yapılmış bir özeleştiri idi. Bugün de bu tesbit, gerçekliğini ve önemini muhafaza etmektedir.
    Bir partiye veya bir lidere birbirleriyle taban tabana zıt birçok birey, birçok grup ve birçok kesim, farklı gerekçe ve mülahazalarla karşı olabilir. Bu onların ayniliğini veya aynileştiğini göstermez.
ABD Devlet Başkanı Obama‘yı örnek verelim. Amerika’daki veya dünyadaki Siyahiler, Obama’ya itilmiş kakılmışlara daha fazla destek verip yakın durmadığı için kızıyorlar. Amerika’daki ırkçı beyazlar, Obama‘ya Bush gibi olmadığı için kızıyorlar. Müslümanlar, göbek adı Hüseyin olan Obama‘nın Müslümanlara daha yakın durmamasından dolayı kızıyorlar. İsrailliler, Obama’ya, yapıp ettikleri zulümlere kayıtsız şartsız destek vermediği için kızıyorlar. Filistinliler, Obama’ya olan ümit ve güvenlerinin yıkılmasından dolayı kızıyorlar. Bu faslı uzatabiliriz. Demem o ki, herkesin karşı olmak, muhalif olmak için çok farklı bir gerekçesi var. Bu durum, bütün bu muhalifleri aynı kefeye koymanızı gerektirmez.
    Komünistler de, Milliyetçiler de, İslamcılar da, Liberaller de, Türkler de, Kürtler de, Sünniler de Aleviler de 12 Eylül rejimine ve onun lideri olan Kenan Evren‘e karşıydı. Çünkü biri biraz çok, biri biraz az da olsa, sonuçta hepsi onun lideri olduğu darbe yönetiminden dayak yemişti. Buradan yola çıkarak tüm bu grupların aynileştiğini iddia etmek sadece yanlış değil, aynı zamanda gülünçtür.
    Sultan ll. Abdülhamit‘e, dönemin İslamcı aydınları, ki bunlar arasında Mehmet Akif Ersoy ve Bediüzzaman Said Nursi de var, Türkçüler, Kürtçüler, Osmanlıcılar, Liberaller, bir kısım Yahudiler, Rumlar ve Ermeniler muhalif idiler.
    20. Yüzyılın başında, Rus Çarlığı’nın despot ve baskıcı yönetimi, neredeyse Rusya’daki bütün mazlum toplulukları, Çar karşıtlığında birleştirmişti. Nitekim, 1917’deki Bolşevik İhtilâli, sonrasında hayal kırıklığı yaratsa da, başlangıçta Rusya’daki Türk ve Müslümanlar arasında dahi ciddi bir sevinç ve memnuniyete yol açmıştı.
    İran Devrimi esnasında Mollalar, Komünistler, Şiîler, Sünnîler, Farslar, Azeriler, Kürtler ve diğer halklar birlikte hareket ettiler. ABD’ye sırtını dayayan İran Şahı, muhtemelen karşısında böyle bir blokun oluşacağını asla tahmin bile etmemişti.
    Yukarıda da belirttiğimiz gibi, güçlü bir yapıya karşı kendilerini zayıf ve korumasız hissedenler, oldum olası yakınlaşma eğiliminde olmuşlardır. Bu yakınlaşma ve zaman zaman müşterek hareket etme eğilimi, güçlü hedef ortadan kalktıktan sonra bu sefer kendi aralarındaki mücadeleye dönüşmüştür.
    O halde, basiretli bir yönetim, içerde de dışarda da, söylem ve eylemleriyle muhalif ve muarızlarını bir araya gelmeye teşvik etmez. Hele hele onları tanımlarken hepsini bir sepette yer almaya asla icbar etmez. Kamplaşma ve bloklaşma, ilk etapta taraftarlarınızı konsolide eder ama orta ve uzun vadede bu yol ve yöntem, ülkeyi maceraya, hatta iç çatışmalara sürükler.
    Bir de mevcut, kazanılmış dostları kaybetmek var ki, o daha da vahimdir. Dost ülke, birey ve kesimleri, armudun sapı, üzümün çöpü hesaplarıyla karşımıza almamamız lazım. “Bin dost az, bir düşman fazladır.” diyen atalarımız, “dünya olsa kes deme bes” sözüyle de bu işin önemini pekiştirmiştir. Yani dünya kadar kimin, kimsen olsa da yeter deme. Tam bu noktada, Ebu Müslim-i Horasanî‘nin ünlü sözünü hatırlayalım. Bu veciz söz, hem iç hem de dış politikalarımızda kulaklarımıza küpe olmalı:
Onlar, zarar vermeyeceklerinden emin oldukları için dostlarını kendilerinden uzak tuttular. Kendilerine bağlamak ve kazanmak için de düşmanlarını yakınlaştırdılar. Yakınlaştırılan düşman dost olmadı. Ama uzaklaştırılan dost düşman oldu. Herkes düşman safında birleşince de, yıkılmaları mukadder oldu.
    Bu söz üzerine başka kelam etmeye bilmem gerek var mı?

    Demokrasilerde siyaset, rekabet zemininde yapılır. Rekabetin tarafları ise siyasi partilerdir. İster siyaset, ister ticaret, isterse rekabetin esas ve meşru olduğu bütün alanlarda, rekabetle beraber mutlaka bulunması gereken bir şey daha vardır ki, o da nezâket’tir. Nezaketten ve ahlâktan mahrum bir rekabet, bir tarafı veya tarafları canavarlaştırır.
    Nezâketin davranışlara yansıyan tarafına ise zerâfet denir. Bizim geleneksel terbiye sistemimizde insan ilişkileri bakımından 3 Z çok önemliydi. 1) Zerâfet 2) Ziyaret 3) Ziyafet.
      Zerâfet, medenî bir insanın asla elden bırakmaması gereken bir vasıftır. Zarif tavırlar, çoğunlukla en inatçı insanları bile yumuşatır. Kaba insan, sarımsak kokan ağız gibidir, herkesi kendinden kaçırır. İki taraf da inatçıysa, hiç bir konuda uzlaşamaz ve anlaşamazlar. Sinoplu filozof Diyojen, dar bir köprüde sözümona bir asilzâde ile karşılaşır. Geçmeleri için birinin diğerine yol vermesi lazım. Asilzâde, “ben serserilere yol vermem” der. Bunun üzerine Diyojen, kenara çekilir, “ben veririm” der.
    Ziyâret, bugün için diyalog anlamındadır. Eskiden insanların diyalog kurması için ya yüz yüze gelmeleri veya mektuplaşmaları gerekirdi. Bugün, gelişen iletişim araçlarından dolayı bunun çok daha fazla alternatifleri vardır. Aralarında diyalog olan insanlar, kolay kolay birbirlerine karşı kırıcı olamazlar.
    Ziyâfet de insan ilişkilerinde önemli bir yer tutar. Bugün de medenî alemde insanlar birçok meselesini yemek masalarında konuşur ve çözüme bağlarlar. Karşılıklı ikram, yakınlaşmayı sağlar. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” atasözünün anlamı budur.
    Fikirlerin ve meselelere yaklaşımların farklı olması, bir zenginlik ve avantaj iken, bunların dile getirilmesi esnasında şayet dil ve üslup nezaket sınırlarını aşar ve taşarsa, çözüm üretmekle yükümlü siyasetin bizzat kendisi problem haline gelir.
    Oldum olası hep şuna hayret etmişimdir: Meclis’te kürsüye gelen milletvekilleri çoğu zaman söze başlarken “Değerli Milletvekilleri” veya “Değerli arkadaşlarım” diye söze başlar. Bu hitaplarla başlayıp rakiplerine bir ton hakaret edip, ağır sözler sarfeden milletvekillerine, “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” diyesiniz geliyor. Bu durumda ya karşınızdakiler, gerçekten değerli değiller, haliyle siz söze yalan söyleyerek başlıyorsunuz demektir. Eğer hitap ettikleriniz, gerçekten değerli iseler o zaman da bu hakaretleri haketmiyorlar, dolayısıyla siz kendinizle çelişiyorsunuz.
    Esasen partiler arasında, iktidar ve muhalefet arasında diyaloğu engelleyen, ortak paydalarda buluşmaya mani olan şey de, çoğu zaman karşılıklı yapılan hakaretler ve ilişkileri zehirleyen kirli dil ve üsluptur. Dilin kirlisi olur mu? Evet en pis kir, dilin ürettiği manevi kirdir. Meclis içtüzüğü, milletvekillerinin “temiz bir dille” konuşmalarını emreder. Buradaki “temiz dil“le kastedilen bellidir. Şüphesiz ki, en ağır eleştiriler, en şiddetli itirazlar da temiz bir dille yapılabilir. Eleştirmekle, hakaret etmeyi, sövüp saymayı birbirine karıştırıyoruz. Hal böyleyken siyaset kurumunu ve siyasetçileri kamuoyu nezdinde itibarsız ve antipatik hale getiren çoğunlukla siyasetçilerin yine kendisidir. Söz, sahibinin kalitesini gösterir. Büyükler boşuna mı demiş “Üslub-ı beyan aynen insandır” diye. Hiç şüphe yok ki, üslup, kişiliğin en önemli yansımasıdır. Divân-ı Lugati’t Türk’ün yazarı Kaşgarlı Mahmut der ki: “Dil ile düğümlenen, diş ile çözülemez.
    Bir Japon atasözü, “Arkandan kapattığın kapıyı sert çarpma; ola ki geri dönme ihtimalin olur.” der. Sürekli hakaret ettiğin, aşağıladığın rakibinle yarın bir araya gelmek zorunda kaldığın zaman, bu çok kolay olmaz. Bugün düşman muamelesi yaptığınız parti ve mensuplarıyla yarın koalisyon kurmak durumunda kalabilirsiniz. Kullanılan kirli dilden dolayı, bugün, yüz yüze gelemediğiniz birbirinizin gözünün içine bakamadığınız insanlarla, şartlar sizi işbirliği yapmak zorunda bırakabilir. Onun için siyasetçiler, asla köprüleri atmamalı, gemileri yakmamalıdır.
    Siyasilerin zehirli dilinin en büyük mahsurlarından biri de vatandaşa kötü örnek olmasıdır. Siyasetçiler, toplumun önündeki insanlardır. Onlar baştır. Atasözümüz boşuna dememiştir, “balık baştan kokar” diye. Sa’di-i Şirazî der ki, “Hükümdar, köylünün yumurtalarını alırsa, hükümdarın adamları tavuklarını alır.” Siyasetçiler, kimsenin yumurtalarını almasın ki, onların takipçileri de insanların tavuklarını almasın.
    Bu problem elbette sadece bugünün meselesi değil. Demokrasi ile tanıştığımız günden beri bizde siyasetin dili sıkıntılıdır.
    İttihat ve Terakki Partisi ile Hürriyet ve İtilaf Partisi‘nin siyasî mücadelesi, mücadele değil, resmen savaştı.
    Mustafa Kemal bile, TBMM‘de hoşuna gitmeyen sözler söyleyen Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Ulaş‘a ” dırdır etme“, “zırzır etme” diyebiliyordu.
    CHP ile Demokrat Parti‘nin kapışması, ahlakî ilkeleri alt üst eden bir kapışmaydı. Perde, masum insanların idam edilmesiyle kapandı.
    Merhum Demirel ile Merhum Ecevit‘in kazara el sıkışması bile şaşkınlık yaratıyor ve haber konusu oluyordu.
    Merhum Demirel‘in, siyasî hırs uğruna Merhum Turgut Özal için sarfettiği aşağılayıcı ve yaralayıcı sözler, hâlâ belleklerdedir.

Sayın Tansu Çiller ile Sayın Mesut Yılmaz‘ın birbirleri için sarfettikleri sözler, taşa çalınsa taşı yarardı.
    Bugünün siyasi dilinin de temiz bir dil olduğunu kimse iddia edemez. Herkes “kem söz sahibine aittir.” prensibinden hareket ederek küçülenle küçülmezse, bu problem belki bütünüyle yok olmaz ama asgariye iner.
Birçoğumuz
Şeyh Edebali‘nin Osman Bey‘e ettiği nasihatleri yüksek sesle okur, duvarlara asarız ama onu hayatımıza tatbik etmeyiz. Ne diyordu Şeyh Edebali?
    “Ey Oğul!
Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana… Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana.. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana.. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana… Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana..

Bu sözlere, duvarların değil, bizim ihtiyacımız var. Hayatımıza tatbik edilmedikten sonra duvarda asılı durmuş ne çıkar?
    Lütfen siyaseti husumet zemininden, nezaketi elden bırakmayan bir rekabet zeminine taşıyalım.
    Unutmayalım ki, dil yarası kılıç yarasından daha derin iz bırakır.

    Bugün küreselleşmenin baş döndürücü bir hızla ilerlediği bir dünyada yaşıyoruz. İletişim ve ulaşım araçlarının inanılmaz bir şekilde geliştiği bir dünyada, tabir yerindeyse dünya artık tek bir ülke haline gelmiştir. Küreselleşmenin çok olumlu tarafları olmakla beraber, çok acımasız ve zalim tarafları da vardır. Ancak, bu saatten sonra küreselleşmeye taraftar olmanın veya ona karşı olmanın pratikte bir anlamı yoktur. BM Eski Genel Sekreteri Kofi Annan, Küreselleşmeyi yer çekimi kuvvetine benzetiyordu. Siz yer çekimini yok saysanız bile, onun etki alanı dışına çıkamazsınız.
     Eksi 30 derece soğuk bir ortamda, kişinin avazının çıktığı kadar soğuktan nefret ettiğini haykırması, bunaltan sıcak bir havada insanların sıcak için “kahrolsun” sloganları atmaları akılcı bir tutum değildir. Böyle bir davranış soğuğu veya sıcağı yok etmez. Akıllı insanlar, bunun yerine havanın sıcaklığına veya soğukluğuna göre giyinir, yaşadığı ve çalıştığı mekanlarda ona göre tedbir alır.
    Günümüzde, başta ekonomi, hukuk ve siyaset olmak üzere neredeyse her şey küresel bir boyut kazanmıştır.
    Sadece iyi bir mobil telefonu olan şahıs, Singapur’da oturup Amerika’daki şirketini idare edebilir. Bugün saniyelik süreler içinde trilyonlarca dolar, kıtalar arasında online sistemlerle transfer ediliyor veya el değiştiriyor. Amerika‘da yaşayan bir şahıs, bir sokak ötedeki pizzacıya sipariş vermek için telefon ettiği zaman Hindistan‘daki çağrı merkezi siparişini alır ve kişinin siparişi 15 dakika sonra elinde olur. New York borsası öksürdüğü zaman  bizim borsaların grip olmasının sebebi de ekonominin bu küresel vasfından başka bir şey değildir.
    Türkiye, Merhum Özal‘la birlikte gerçek anlamda küreselleşmenin farkına vardı. İçine kapanıp, incir-üzümle yerli malı haftası kutlayıp kendini avutan bir ülkeden, her yönü ile dünyayla entegre olmaya çalışan bir ülke olmak, doğru bir tercihti.
    Ancak, küreselleşmenin bir parçası olmaya çalışırken kendimiz olmaktan çıkmamamız lazım. Yani yozlaşmadan medeni dünyayla uzlaşmak zorundayız. Mevlana Hazretleri der ki, “Pergel niye daima düzgün halkalar çizer? Çünkü bir ayağı hep sabittir.” Bir ayağı sabit tutarsanız açıyı ne kadar açarsanız o kadar geniş daireler çizersiniz. Bizim bir ayağımız, bizi biz yapan, bizi başkalarından farklı kılan, bize has özelliklerin ve güzelliklerin üstünde sabit olmalı. Diğer yandan antenlerimizi tüm dünyayı kapsama alanına alacak şekilde ayarlamamız lazım. Ak Parti iktidara gelirken, tam da bunu yaptı.
    AK Parti iktidarında, Türkiye, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine, 190 ülkeden 150’sinin oyunu alarak seçilen bir ülke oldu. Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi Başkanlığı’na, İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreterliği‘ne birer Türk seçtirmek çok kolay değildi. Aktif, etkin ve dengeli dış politikamızdan dolayı komşularımızla bahar havası yaşarken, birçok uluslararası meselede ara bulucu konumunda bir ülkeydik.
    ABD ile stratejik ortak olan, Avrupa ile tam üyelik müzakerelerine başlayan, Türk ve İslam dünyasında çok ciddi bir sempati halkası oluşturan, Afrika‘yı adeta yeni keşfeden, Pasifik‘e ve Karayip‘lere ciddi anlamda uzanan, Latin Amerika‘da ciddi saygınlık kazanan, dünyanın neresinde bir mazlum varsa el uzatmaya çalışan Türkiye, aynı zamanda birçok ülkeye de rol-modeldi.
    Galiba bize nazar değdi. Şimdi, Amerika bize İşid‘den dolayı katlanıyormuş gibi bir görüntü verirken, Avrupa Birliği‘nin bizimle ilgili en önemli gündemi Mülteciler meselesi oldu. O da işin sıkıntısı hafiften de olsa onlara dokunduğu için. Türk ve İslam dünyasındaki parıltımızı da  büyük çapta kaybettik.
    Bu noktaya gelişimizde elbette dünyadaki çok farklı gelişmelerin büyük payı var. Tek başına bunun sorumluluğunu Türkiye‘ye yıkmak, büyük bir haksızlık olur. Ne var ki, dışımızdaki dünyada aleyhte olup bitenlere rağmen, kendimize, “biz nerede hata yaptık”  sorusunu mutlaka sormalıyız. Elbette dünyada bizi fazlasıyla kızdıracak, insanı çileden çıkaracak birçok şey oldu, hâlâ da oluyor. Fakat “akılla kızmak“, “aklı serinletmek” diye bir şey var. Özellikle dış politika, duyguların, özellikle duygusallığın hiç uğramaması gereken bir alandır. Duygusuz olmakla, duyguları rehber edinmek şüphesiz ki çok farklı şeylerdir.
    Bizim Batı’yla ilişkilerimiz çok iyi olduğu zaman, Türk ve İslam dünyasındaki etkinliğimiz de büyük çapta artıyor. Öte yandan Türk ve İslam dünyası ile çok iyi ilişkiler geliştiren bir Türkiye, Batı alemine her zaman daha cazip gelir.
    Bireysel kimliklerimiz, birçok aidiyetin bir araya gelmesinden oluştuğu gibi, milli kimliklerimiz de bir çok aidiyetin bir araya gelmesinden meydana gelir. Türk dünyasına mensup olmamız, İslam aleminin bir parçası olmamıza mani değil. Bu iki dünyaya mensup olmamız, Batı aleminin bir parçası olmamıza alternatif elbette değildir.
    Bütün aidiyetlerimizi gözeten dengeli bir dış politika ile ancak yozlaşmadan dışımızdaki dünyayla uzlaşabiliriz. O zaman sadece etkilenen değil aynı zamanda etkileyen bir ülke olur, yeryüzündeki etkileşimde saygın bir konumumuz olur.
    En güzelini atalarımız söylemiş: “Ağaçtan kopan yaprağın akibetini rüzgar tayin eder.” Sadece ekonomimizle değil, demokrasimiz, hukuk sistemimiz, din, vicdan, düşünce ve ifade özgürlüğümüz ve tüm medeni değerlerimizle medeni dünyadan geride kalırsak elbette akibetimizi, 3. dünyanın oldum olası muzdarip olduğu ve onları felaketten felakete sürükleyen çok farklı rüzgarlar tayin eder.
    Başkalarına ayar vermeye çalışırken kendi ayarımızın bozulmamasına dikkat etmeliyiz.
    Sizi bilmem ama ben şahsen, nazar değmeden önceki Türkiye‘yi özlüyorum.

    1971’de ben ilkokul 5. Sınıf öğrencisi idim. 12 Mart’ta askerler verdikleri bir muhtıra ile 1969 seçimleriyle, halkın büyük bir oy çokluğuyla iktidara ikinci kez getirdiği Adalet Partisi, iktidardan uzaklaştırılmıştı. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının gündemde olduğu zamanlardı. Etkili ve yetkili kişilerin yaptıkları konuşmalarda en çok kullandıkları kalıp “milli birlik ve beraberliğe her zamankinden çok muhtaç olduğumuz şu günlerde” idi.
    1960 Darbesi’nden sonra Milli Birlik Komitesi mensuplarının yaptıkları bazı konuşmaları arşiv kayıtlarından dinledim, eski gazete koleksiyonlarından okudum. Onlar aynı kalıbı bıktırırcasına kullanmışlardı. Bu çetenin adı bile Milli Birlik’ti.
    12 Eylül Darbesi’nin lideri Kenan Evren‘in en çok kullandığı ifadelerden biri, yine “milli birlik ve beraberliğe her zamankinden çok muhtaç olduğumuz şu günlerde” idi.
Uzun sözün kısası, ben şahsen 45 yıldır, her kürsüye çıkan, önüne mikrofon uzatılan devlet büyüklerinin çoğu zaman söze “
milli birlik ve beraberliğe her zamankinden çok muhtaç olduğumuz şu günlerde” diye başladığına şahidim. Şüphe yok ki, daha yaşlı büyüklerimiz elbette çok daha öncelerinin de şahididir.
    Bazı kelime ve kavramlar vardır ki, çok anlamlıdır, çokça mana yüklüdür ve çok değerlidir. Ancak, zamanla  olur olmaz, yerli yersiz kullanıldıkları için, yanlış insanlar bu kavramları kötü niyet ve amaçlarına alet ettikleri için, bunların içi boşalır, sevimsizleşir hatta duyanlarda bıkkınlık duygusu uyandırır. İşte bu”milli birlik ve beraberliğe her zamankinden çok muhtaç olduğumuz şu günlerde” ifadesi de ne yazık ki, bunlardan biridir. Bazen de ifade “şu kritik günlerde” diye biter. Nedense ömrümüz biter ama “şu kritik günler“, “şu hassas günler” bir türlü bitmez.
    Bir ülkede, ülke yönetimi ile ilgili bir kelime, ne kadar çok kullanılıyorsa, o ülkede o kavram o kadar yoktur veya eksiktir demektir. İngiltere’de basın yayın organlarında bir yılda “demokrasi” veya “hukuk” kelimeleri beş yüz sefer geçiyorsa, bizim ülkemizde hiç şüphemiz olmasın ki beş bin sefer geçiyordur. İngiltere’de demokrasi ve hukuk yaşanıyor. Bizim de içinde bulunduğumuz bir çok ülkede ise bu kavramlardan ne yazık ki, bolca söz ediliyor. İleri Demokrasi hep “kızıl elma“mız olmaya devam ediyor.
    Bizim memleketimizde oldum olası, isimlendirmeler “olmayana özlemi” ifade eder. ll. Meşrutiyet döneminden beri memleketimizde kurulan siyasi partilerin isimlerinde en çok yer alan kelimeleri çıkardım. Şunlara bir bakalım: İttihat ( Birlik ), Terakki( Kalkınma ), İtilaf ( Uzlaşma ),Hak, Hukuk, Adalet, Hür, Hürriyet, Halk, Halkçı, Terakkiperver ( Kalkınmacı ), Serbest, Demokrat, Nizam, Selamet, Refah, Fazilet, Güven, Saadet, Birlik, Barış, Bağımsız, Demokrasi, Gelişim, Emek, Emekçi,Eşitlik, Özgürlük, Dayanışma, Kalkınma vb.
    Bugüne kadar kurulan siyasî partilerin isimlerinde kullanılan kelimeler çoğunlukla ya bir şeyin eksikliğine, ya ona olan ihtiyaca veya onun yokluğuna işaret eder. Dernek ve vakıf isimlerine de bakınız, aynı şeyi göreceksiniz.
Peki, “Milli birlik ve beraberliğe ihtiyacımız var mı?” Elcevap: Tabii ki, evet. “Milli Birlik ve beraberlik olmadı mı iflah olur muyuz? Elcevap: Tabii ki hayır.
    Merhum Mehmet Âkif‘in yıllar önce çok veciz bir şekilde ifade ettiği gibi:
Girmeden tefrika bir millete düşman giremez, Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.
    Peki, yüreklerin toplu vurması için ne yapmamız lazım? Gayrimemnunu çok olan toplumlarda yüreklerin toplu vurması kolay mıdır? Gayrimemnunları asgariye indirmeden renklerin uyumunu sağlayabilir miyiz? Tecrübeler göstermiştir ki, karşı taraftakini, yani ötekini olduğu gibi kabullenmek, onunla huzur ve barış içinde bir arada yaşamanın ilk şartıdır. Yunus Emre‘nin “Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım” dediği şey, tam da bu idi. “Tanışmak” işteş bir fiildir. İşteş fiiller, bir şeyi karşılıklı veya birlikte yapmayı ifade eder. İşin sırrı tanıma ve kabullenmenin tek taraflı değil, karşılıklı olmasındadır.
    “Milli Birlik” nedir.? Hangi zeminde “Milli Birlik ve Beraberlik” sağlayacağız? sorusunun cevabı, herkesin dünya görüşü, siyasi ve ideolojik duruşuna göre ne yazık ki değişiyor. Her kesim, açıkça olmasa da, ima yoluyla ve fiili uygulamalarla Milli Birliğin kendi zeminlerinde sağlanacağına inanıyor.
    Kürtler Türklere, Alevîler Sünnîlere, Solcular Sağcılara, Hristiyanlar Müslümanlara,ateistler dindarlara, Liberaller Kemalistlere dönüşmeyeceğine göre tek tipçi her toplum projesi, bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da başarısız olmaya mahkumdur.
    O halde, çare demokraside birliği sağlamaktır. Birilerinin zannettiği gibi, birlik olmak dönüşmek veya aynileşmek anlamına gelmez.”Birlik ve Beraberlik” iddiasında bulunanlar “veya“cı olmaktan vazgeçecek. “Sen veya ben” dediniz mi birimize hayat hakkı yok demektir. Bu düellocu bir yaklaşımdır. Bence sihirli çözüm “ve” kelimesindedir. “Sen ve ben” dediniz mi, herkes halkada yerini alıyor, demektir. Bu mantık her türlü kavgayı bitirebilir. “ve“, birleştirici “veya” ayrıştırıcıdır.
    İdeolojik devletler, “veya“cı devletlerdir. Bir görüşün veya bir kesimin makbul veya muzır olması, onun devlet ideolojisine ne kadar yakınlaşıp uzaklaştığına bağlıdır. Dolayısıyla ideolojik devletler daha baştan ötekileştirici yani bölücüdürler. Demokrasinin, sözde değil özde var olduğu ülkelerde, devlet, orkestra şefi gibidir. Çok farklı seslerin bir armoni halinde çıkmasını sağlar. Güdümlü veya yarı demokratik ülkelerde ise devlet, kendini lokomotif olarak görür. Peşine takılı olanların bir iradesi yoktur ve zaten olmamalıdır da! Bu yapıda farklı sese, esasen tahammül de yoktur.
Birlik ve Beraberlik” iddiasında bulunanlar, “Ya ben ya da sen” yaklaşımını da terketmek zorundadır. “Hem ben hem de sen” dedik mi, işin önemli kısmını kolaylamışız demektir. Aksi takdirde daha çok yıllar “Milli birlik ve beraberliğe her zamankinden çok muhtaç olduğumuz şu hassas günlerde” nutuklarını atmaya devam ederiz.
Hem de dinleyenlerin yüzlerinde alaycı bir tebessümün belirdiğini göre göre…

Din Üzerinden Siyaset Yapmak

Din üzerinden siyaset yapılması veya dinin siyasete alet edilmesi de en az ırkçı siyaset kadar tehlikelidir. Dine dayalı siyaset yapmak, her şeyden önce en büyük zararı bizzat dinin kendisine verir. Kutsal dini değerlerin günlük siyasetin malzemesi haline getirilmesi din kurumuna karşı ciddi bir hürmetsizliktir. Çünkü dinle özdeşleşen veya böyle bir algıya sahip olan partilerin yapacakları hatalar da dine ve dindarlığa mal edilecektir.
Nitekim tek partili dönemde, dinin sadece şeklî ritüellerdeki kısmına tahammül eden ve dini vicdanlara hapsetmeye çalışan zihniyete karşı bir sivil itiatsızlık hareketi başlatan ve dinde taklidî imandan tahkikî imana (geleneksel, atadan babadan kalma bir din anlayışından,araştırmaya ve bilgiye dayalı bir din anlayışına) geçilmesi için Risale-i Nur Külliyatı‘nı yazan Bediüzzaman Said Nursî, çok partili siyasi hayatın başlamasından sonra dine dayalı bir siyasi partinin ortaya çıkmasından ve dine vereceği zarardan dolayı endişelerini dile getirmiş ve talebelerini böyle bir ihtimale karşı çok ciddi bir şekilde uyarmıştır. (Emirdağ Lahikası,ll.Cilt, s. 386)

Esasen Bediüzzaman, dini siyasete alet etmenin ne tür sıkıntılara yol açtığını II.Meşrutiyet döneminde bizzat gözlemlemiş ve yaşamıştır. 31 Mart Vak’ası’ndan sonra kaleme aldığı Divan-ı Harbi-i Örfî isimli eserinde, bu konuda çok net bir duruş sergilemiştir. “İslâmiyet güneşi yerdeki ışıklara âlet ve tabi olamaz. Ve âlet yapmak İslâmiyetin kıymetini tenzil etmektir,(düşürmektir) büyük bir cinayettir.” ( Divan-ı Harbi-i Örfî, s. 65)

Bundan dolayıdır ki, referansı Risale-i Nur Külliyatı olan Nur Talebeleri, oldum olası, din üzerinden siyaset yapan partilere değil, din ve vicdan özgürlüğüne önem veren, dine hürmetkar ancak dinî retoriği propoganda amaçlı kullanmayan partilere oy vermektedirler.

AK Parti’nin Konumu Nedir?

AK Parti‘nin kuruluş çalışmalarının başladığı 2001 yılının ilkbaharında Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan‘la birkaç kişinin bulunduğu bir kahvaltı sofrasında bir araya geldik. Ben o zaman DYP‘de milletvekili idim. Kendisi bana, bir parti kurmak için yola çıktıklarını, partiyi kendileriyle kan uyuşmazlığı olmayacak, Milli Görüş Hareketinin dışındaki siyasi şahsiyetlerin de katılımı ile kurmak istediklerini söyledi. Bu yolculukta kendileriyle beraber olup olmayacağımı sordu. Ben, kurulacak partinin Milli Nizam, Milli Selamet, Refah ve Fazilet Partilerinin devamı veya başka bir versiyonu olması halinde böyle bir partinin içinde yer almayacağımı ancak, merkezde, ayakları geniş basan, dinî değerler üzerinden değil, demokratik değerler platformunda siyaset yapan bir partinin kurulması halinde severek böyle bir oluşumun içersinde yer alacağımı söyledim. Konuşmamın devamında kurulması gereken partinin olması gereken ve olmaması gereken özellikleri ile ilgili bazı detaylar da dile getirdim.

Sayın Erdoğan, bana ” tıpa tıp aynı cümle ve kelimelerle ifade etmesek de kurmak istediğimiz parti, tam da sizin bu çerçevesini çizdiğiniz partidir.” dedi.

Gerçekten de Yenilikçi Hareket içinde yer alan arkadaşlar, geçmişin tecrübelerinden çok iyi dersler çıkararak yola çıkmışlardı. Milli Görüş gömleğini çıkarmak, tam da bu anlama geliyordu. Dinî retoriğe dayalı bir siyaset anlayışının derde deva olmadığı görülmüştü. Onun için AK Parti kurulurken merkez sağ partilerden, demokratik sol siyasetin kutsallarla kavgası olmayan mensuplarından, ırkçı olmayan milliyetçilerden, liberallerden, her etnik gruptan velhasıl toplumun çok geniş bir kesiminden ciddi ilgi ve sempati gördü. Çünkü AK Parti, dinci bir parti olmadığını, dine dayalı bir söylem ve programının bulunmadığını, içte ve dışta herkese anlatmaya çalıştı. Gerçekten AK Partinin hem söylemi hem de eylemleri bu iddiasını doğruluyordu. Evet AK Parti muhafazakar bir parti olduğunu haykırıyordu, din ve vicdan özgürlüğünü olmazsa olmaz kabul ediyordu ama klasik bir Milli Görüş Partisi olmayı kesinlikle red ediyordu.

İdeolojik Partiler olan Milli görüş partilerinin aksine AK Parti, bir kitle partisidir. Böyle de kalmalıdır. Milli Görüş partilerinden en yüksek oy alan Refah Partisi’nin oy rekoru, 1995 seçimlerinde aldığı % 21’dir. Halbuki AK Parti kucağını geniş açınca % 50 gibi bir oran yakaladı. Bu, çok partili siyasi tarihimizde bir partinin alabildiği en yüksek oy oranlarından biridir.

Daha yola çıkarken etnik milliyetçiliğe, dinî milliyetçiliğe ve bölgesel milliyetçiliğe kapalı olduğunu ve bunların kırmızı çizgileri olduğunu her vesileyle haykırmış AK Parti‘nin, uç ideolojik platformlarda değil, demokratik değer ve prensipler platformunda siyaset yapmaya devam etmesi, her yönüyle milletin ve memleketin hayrına olacaktır. Aksi bir tutum ve yönelim, kuruluş felsefesinden sapmayı ifade eder. Çünkü Merkez partiler, ideolojik saplantıların değil, ancak ortak paydaların merkezi oldukları sürece bu vasıflarını korurlar.a

Muhafazakar bir parti olarak AK Parti, ötekileştirilen ve yıllarca itilip kakılan mütedeyyin insanların gaspedilmiş birçok hakkını iktidarı döneminde onlara iade etti. Mütedeyyin insanlar, kendileri öteki olmaktan çıkarken başkalarını ötekileştirmemeye azami dikkati göstermelidirler. Dindar insanların, dindarlığını gizleme ihtiyacı hissetmediği ama bunu insanların gözüne sokarcasına bir tutum içersinde de olmadıkları bir Türkiye, ancak sağlıklı bir Türkiye‘dir. Dindar, dinini istediği gibi yaşasın ama birisi dinsizse veya başka bir dinin mensubu ise bunu da gizleme ihtiyacı hissetmesin. Devlet, her türlü dini hayatın kolaylaştırıcısı, hamisi olsun ama bu işlerin tarafı olmasın. Laiklik dediğimiz şey zaten bu değil mi?

Etnik ve Dinî Siyaset Ayrıştırıcıdır

Gayrimemnun insanlar, tarih boyunca memnuniyetsizliklerini çoğunlukla ya etnisiteyi veya dini referans alarak ortaya koymuşlardır. Hem dinî hem de etnik siyasetin finali, çoğu zaman ya kaoslu veya kanlı olmuştur. Dünyada seçimlerin etnik, dini veya mezhebî nüfus sayımlarına dönüştüğü örnekler vardır. Ancak oralarda iç çatışmaların, kan ve gözyaşının hiç eksik olmadığı da bir gerçektir. Etnik siyaset ve din üzerinden yapılan siyaset, ayrışmanın, kamplaşmanın ve nihayetinde çözülmenin tahrik edici unsurlarıdır. Kesrette vahdeti, yani çokluk içinde birliği istiyorsak sahip olduğumuz bütün renkleri muhafaza ederek hepimiz gökkuşağındaki saygın yerimizi almak zorundayız.

Medyanın bir kısmında ve bazı tartışma platformlarında bir süreden beri HDP ve ondan önce kurulup kapanan veya kapatılan partilere “Kürt Partisi” demek yaygın hale geldi. Peki bu kullanım doğru mudur? Bunun bir gerçeklik zemini var mıdır?

Kanaatimizce bu kullanım yanlış hatta son derece tehlikelidir. Çünkü bir ülkede etnik köken ve din üzerinden siyaset yapmak, kısa, orta ve uzun vadede maraz doğurur ve ciddi kamplaşmalara yol açar. Dünyanın birçok ülkesinde benzer durumların hep kaos ve kargaşaya yol açtığı hatta çok ciddi iç çatışmalara sebebiyet verdiği tecrübeyle sabittir.

MHP’ye Niçin “Türk Partisi” Denmiyor?

HDP, Kürtçülük ideolojisine dayalı olarak siyaset yaptığı için bu partiye “Kürt Partisi” dediğiniz zaman, aynı mantıkla Türkçülük ideolojisine dayalı olarak siyaset yapan MHP‘ye de “Türk Partisi” demeniz lazım. Ama kimse MHP‘ye “Türk Partisi” demiyor.

HDP çatısı altında siyaset yapan Kürtlere “Kürt Siyasetçiler” deniyor da AK Parti ve CHP‘de siyaset yapan Kürtlere “Kürt Siyasetçiler” denmiyor.

Eğer HDP‘ye, Kürt partisi, MHP‘ye ise Türk Partisi denecekse Ak Parti, CHP ve diğer partilere ne diyeceğiz?

HDP‘ye “Kürtçü Parti“, MHP‘ye “Türkçü Parti” veya HDP‘lilere “Kürtçü Siyasetçiler“, MHP‘lilere “Türkçü Siyasetçiler” denirse bu durum,anlaşılabilir ve bu kullanımlar bir mantık zeminine oturtulabilir. Zira, Türk olmakla Türkçü olmak, Kürt olmakla Kürtçü olmak çok çok farklı şeylerdir. Çünkü, birinciler kader, ikinciler ise tercihtir.

Kürt Nüfus ve Kürt oyları

Sözkonusu söylem, iyi niyetli ama bilinçsiz kullanımlar istisna edilirse, HDP‘yi bütün Kürtlerin yegane temsilcisiymiş gibi gösterme çabasından başka bir şey değildir. Peki gerçeklik bu mudur? Elbette hayır. Rivayet muhteliftir ama Türkiye’deki Kürt nüfus 20 ile 15 milyon arasında tahmin edilmektedir. Şayet Kürt nüfus 20 milyon ise, 12.5 Milyon Kürt seçmen var demektir. Yok eğer Kürt nüfus 15 Milyon ise o zaman da ülkemizde yaklaşık 9,5-10 Milyon Kürt seçmen var demektir. Aslında Türkiye simülasyonu yapıldığında Kürt seçmenin 20 Milyon nüfusa göre 14 Milyon, 15 Milyon nüfusa göre 11 milyon olması lazım. Ancak Kürt nüfusun 18 yaş altı oranı daha yüksek olduğundan, yani çocuk sayısı fazla olduğundan böyle bir tahmin yapılmaktadır.

HDP, bütün rüzgarları arkasına alıp Kürt olmayanlardan bile ciddi bir sempati gördüğü 7 Haziran 2015 seçimlerinde, yaklaşık 6 Milyon oy aldı. Bu sonuç, HDP tarzı siyasetin, tüm zamanlarda aldığı en yüksek oydur. Uzmanlar, yaklaşık 1 milyon Kürt olmayan seçmenin 7 Haziran’da HDP‘ye oy verdiğini ortaya koymaktadırlar. Bu hesaplamaya göre, HDP‘nin en iyi olduğu zaman bile Kürt seçmenlerden en fazla 5 milyon oy alabildiğini göstermektedir.

Tabii PKK‘nın Kürtler üzerinde oluşturduğu korku, baskı ve tehdit sıfırlandığı zaman gerçek rakamlar o zaman ortaya çıkacaktır. Nitekim 1 Kasım 2015 seçimlerinde Kürtler üzerindeki örgüt baskısı nisbeten hafifleyince HDP yaklaşık 1 Milyon oy kaybetmiştir.

Bütün Kürtlerin tehdit ve baskı sonucu HDP‘ye oy verdiği şeklindeki bir iddia ise, sadece iddia sahibinin kendisini kandırması anlamına gelir. Kürt Meselesi’nde devletin ve hükümetlerin politikalarındaki gelgitler ve yapılan ciddi hatalar sonucu, Kürtler arasında HDP‘ye ciddi anlamda bir gönüllü desteğin ortaya çıktığı da kabul edilmesi gereken bir gerçektir. Oldum olası çoğunluğu dinine bağlı olan Kürt kitlenin önemli bir kısmının, Marksist- Leninist bir örgüt olan PKK ve onun uzantısı olan yapılanmalara nasıl fanatik taraftar veya sempatizan hale getirildiği ayrıca üzerinde durulması gereken bir husustur. Varılan sonuçta, şüphesiz ki, Kürtllerin tek partili dönemden itibaren kültürel olarak ötekileştirilmesinin ve Kürtlerin yaşadığı bölgelerdeki sosyo-ekonomik şartların da büyük payı vardır.
Hiç bir şiddet uygulaması, şantaj, tehdit, korkutma, kaçırma ve yıldırma olmasa da HDP siyasetinin Kürtler arasında ciddi bir zemin elde ettiği artık sosyolojik bir vakıadır.

O halde şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Kürt seçmenin % 40’ı veya 50’si HDP‘ye oy verirken geriye kalanların ezici çoğunluğu AK Parti‘ye, cüz’i bir kısmı ise diğer partilere oy vermektedir.

Peki, hal böyleyken HDP‘ye tüm Kürtleri temsil ediyormuş gibi,” Kürt Partisi” demek, ya da Kürtler başka partilere oy vermiyormuş gibi bir algıya yol açmak ne kadar doğrudur?

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, etnisite üzerinden siyaset yapmak zamanla insanlarda aşırı ırkçı tutum ve davranışların uyanmasına hatta kökleşmesine yol açar. Irkçılık ise modern çağların en rezil hastalığıdır. Avrupa’daki ırkçı partilerin de her geçen gün daha büyük oranlarda destek görmesi, bu işin evrensel olarak ciddiye alınması gerektiğini göstermektedir.

Etnisite üzerinden siyaset yapan partilerin karşılıklı olarak birbirlerini besledikleri de ortadadır. Son iki seçimde MHP ile HDP‘nin birbirlerine yakın oylar aldıkları, her halde gözden kaçmamıştır. PKK ve onun güdümündeki partiler yokken MHP, merhum Türkeş‘in karizmasına rağmen en yüksek oyunu 1977 Genel seçimlerinde aldı. O da % 6,7 idi. MHP‘ye 1999 seçimlerinde % 18 oy aldıran faktörlerden birisi de hiç şüphe yok ki, 90’lı yıllar boyunca tırmanışını sürdüren siyasal Kürtçülük ve PKK terörü idi. Türkçülüğün Kürtçülüğü, Kürtçülüğün de Türkçülüğü tahrik ve teşvik ettiği ayan beyan ortadadır.

Kavmiyet meselesi, bir realitedir ama Kavmiyetçilik, insanî açıdan da islâmî açıdan da ele alındığında kabul edilebilecek bir şey değildir. Bu topraklardaki bin yıllık birlikteliğimiz ve kardeşliğimiz, etnisiteyi kaşıyıp ön plana çıkarmayı değil ortak paydalarımızda buluşmayı gerektirir.

Not: Din Üzerinden Siyaset yapma konusunu yarın ele alacağız.

Bu haftanın değerlendirme yazısı olarak tamamen farklı bir konuyu ele almıştım. Ancak dün akşamki bombalı terör saldırısı olunca, bu konudaki görüşlerimi değerli okuyucularla paylaşmak istedim.

Dün akşam Ankara Kızılay‘daki bombalı terör saldırısını gerçekleştiren kukla teröristleri, bu kuklaların iplerini ellerinde tutan kuklacıları, onları her bakımdan destekleyenleri ve onlara sempati duyanları lânetliyorum. Allah, bu dehşeti bize reva görenleri Kahhar ismiyle kahretsin.

Bu alçakça saldırıda hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar diliyorum. Vefat edenlerin ailelerine, sevenlerine ve milletimize başsağlığı, sabır ve metanet diliyorum.

Kendi saadetlerini masum insanların ve bir bütün olarak Türkiye’nin felaketinde arayan, başkalarını ve kendisini tereddüt etmeden hunharca öldürecek kadar canavarlaştırılmış bu hainlerin amaçlarına ulaşmaması için bütün bir aklımızı ve irademizi seferber etmek zorundayız.

Teröristler ve onlara tetiği çektirenler, sadece canımıza değil, ruh ve akıl sağlığımıza da, huzurumuza da, malımıza da, turizme de, ticarete de, sanayiye de özetle ekonomiye yani ekmeğimize de kastediyorlar.

Örgüt hangisi olursa olsun bu alçakça saldırı bize duygu patlaması yaşatıp yanlış yaptırmak istiyor. Duygularımızın aklımızı bastırmasını istiyor. Dehşet duygusunu herkesin iliklerine kadar yaşamasını istiyor. Unutmayalım, ölüm korkusu ölümün kendisinden daha öldürücüdür. Günlük hayatımızı ızdıraba çevirecek şekilde korkarsak hergün yeniden ölürüz. Korku, Allah tarafından insanlara hayatın korunması için verilmiş bir sigortadır. Ancak kontrolden çıkmış, dozu kaçmış korku insanın her anını zehir eder. Elbette devletin ve bireylerin alması gereken bazı tedbirler vardır. İhtiyatlı olalım, sürekli teyakkuz halinde olalım ama teröristlerin esas amacı olan tedhiş duygusuna yani bulaşıcı korkuya kendimizi teslim etmeyelim. Çünkü korkmak, olabilecekleri olmaz kılmıyor.

Terörle ve terörizmle mücadele, koruyucu hekimlik mantığıyla yapılmadığı sürece sonuç alınamaz. Bulaşıcı hastalık salgını çıktıktan sonra, onunla mücadele etmenin maliyeti ve salgına verilen kayıpların maliyeti, salgına karşı alınabilecek önlemlerin maliyetinden binlerce sefer daha büyüktür.

Orman yangınlarını önlemek için yapılan harcama ve sarfedilen emek, yangın çıktıktan sonraki maliyetin ve harcanan emeğin binde biri kadar değildir.

İçişleri Bakanlığı’nın önleyici, koruyucu ve caydırıcı birimleri adeta Sağlık Bakanlığı‘nın koruyucu hekimlik anlayışıyla çalışması lazım. Atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra, yangın her tarafı küle çevirdikten sonra ettiğimiz ah vahlar, ettiğimiz intikam yeminleri, kullandığımız kararlılık ifadeleri ne yazık ki kayıplarımızı geri getirmiyor, yürekleri dağlanan insanımızın yüreğindeki ateşi söndürmeye yetmiyor.

Elbette yangın devam ederken ilk işimiz yangını söndürmektir. Daha yangının alevleri göklere yükselirken “sorumlu kimdir“? hesabına girişilmez. O iş yangın söndürülüp soğutma çalışmaları bitirildikten sonra yapılır. Böyle günlerde bütün gücümüzle devletimizin ve hükümetimizin yanında olmak hepimizin vatandaş olarak ahlâkî sorumluluğudur. Ama ortalık yatıştıktan, yaralar nisbeten sarıldıktan sonra “İhmal, hata, kusur ve kasıt var mıdır ve bu işin sorumluları kim veya kimlerdir“? Sorularını sormak da tabii ki her vatandaşın hakkıdır. Yangını çıkaranın şu veya bu örgüt olması çok bir şey değiştirmez. Mühim olan onlar bu alçaklığı yaparken biz ne yaptık sorusunu kendimize sormaktır.

Neredeyse Türkiye’deki bütün eli kanlı terör örgütleri bir çatı altında ittifak edip Türkiye’ye karşı birleşirken bu ülkenin sağ duyulu insanları olarak biz niçin bir araya gelemiyoruz? Kötüler, öldürmek, yakmak, yıkmak, korkutmak, kan ve gözyaşı dökmek için bir araya gelirken iyiler veya iyi bildiklerimiz niçin yaşatmak, yapmak, iyiliği ve güzelliği paylaşmak için bir araya gelemezler? Uçağı kaçırmak veya düşürmek için eylem yapan teröristi etkisiz hale getirmek için, yolcuların aynı uçağın içinde bulunmak gibi tek bir ortak paydasının olması birlikte hareket etmeleri için yeterli değil midir?

Terör gibi bir insanlık suçuna karşı ortak bir tutum takınmak için herkesin aynı partide birleşmesi, sağcının solcu veya solcunun sağcı olması da gerekmez. İngiltere IRA meselesini, İspanya ETA meselesini bu şekilde gündeminden çıkardı.

Bu arada, HDP‘nin bu saldırıyı kınamasını önemsiyorum. 29 canın katili teröristin taziyesine giden HDP milletvekilinin yaptığı ne kadar yanlış ve kabul edilemezse, HDP‘nin bu saldırıyı kınaması o kadar doğrudur. Saldırıları kınamadıkları zaman “gördünüz mü bak kınamıyorlar“, kınadıkları zaman da ” bak bir de utanmadan kınıyorlar” şeklindeki bir yaklaşım makul bir yaklaşım değildir.

Ali Suavi, 1867’de İstanbul’da yayımlanan Muhbir gazetesinin yazarı idi. Dönemin hükümetinin hoşuna gitmeyen yazılar yazdığı için Kastamonu’ya sürgüne gönderildi.
Aynı yıl, Namık Kemal ve Ziya Paşa, Tasvir-i Efkâr gazetesinde yazdıkları yazılarda, çok açık olmasa da, ima yoluyla parlamenter sistem talebinde bulunuyorlardı. Kendi ifadeleri ile “Usul-ı Meşveret“ten yana idiler. Namık Kemal, Erzurum’a, Ziya Paşa ise Kıbrıs’a sürüldü.
Üçü de bir yolunu bulup Avrupa’ya kaçtılar. Ali Suavi‘nin Londra’da yeniden çıkarmaya başladığı Muhbir gazetesinin 1. Sayısının ilk cümlesi şöyleydi: ” Muhbir, doğru söylemek yasak olmayan bir memleket bulur, yine çıkar.
Ali Suavi‘den sonra Namık Kemal ve Ziya Paşa, yine Londra’da, 1868’de Hürriyet gazetesini çıkarmaya başladılar.
Hem Muhbir hem de Hürriyet‘in yasaklanması için Osmanlı Devleti, İngiltere hükümeti nezdinde bir yığın girişimde bulundu. Ancak İngiliz hükümeti yasaklamaya teşebbüs bile etmedi. Adı geçen gazeteler, İngiliz Posta teşkilatı aracılığıyla Türkiye’ye gönderiliyordu. Bu sefer, Bâbıâli, İngiliz Posta Teşkilatı’nın  bu gazeteleri dağıtmaması için devreye girdi ve bu talebini kabul ettirdi. Görünüşte, Yeni Osmanlılar‘ın gazeteleri artık İngiliz Postası aracılığıyla dağıtılmayacaktı. Ancak bu girişim de, sözkonusu gazetelerin İstanbul’a girmesini  engelleyemedi. Yeni Osmanlılar, bu kararın ardından çıkardıkları gazetelerin ebadını küçültüp katlanmış biçimde zarflara koyup gönderdiler. Çünkü kapalı zarfa yasal olarak kimse müdahale edemezdi.
Atasözümüz der ki, ” Ayı ne kadar yol bilse avcı da o kadar hile bilir.”
Yeni Osmanlılar’ın, daha sonra farklı isimler altında Paris ve Cenevre’de yaptıkları yayınlar, genç nesil üzerinde ciddi etkiler bıraktı. Yeni Osmanlılar‘ın oluşturduğu fikri ve siyasi zemin I.Meşrutiyet’in ilan edilmesi sonucunu doğurdu. O gün adı Kanun- ı Esasî olan Anayasa’nın hazırlanması için oluşturulan komisyonun iki çok önemli üyesi Namık Kemal ve Ziya Paşa idi.
Yeni Osmanlılar‘ın ikinci nesli olan muhalefet hareketi, 1889’da İttihad-ı Osmanî adı altında kuruldu. Bu sırada Ali Suavi, Namık Kemal ve Ziya Paşa‘nın hiçbiri hayatta değildi ama onların yaktığı ateşin etkileri devam ediyordu. Avrupalıların Jön Türkler adını taktığı bu gençler, kendi ülkelerinde yasak, sürgün ve hapishanelerle muhatap olunca onlar da  çareyi Avrupa’ya kaçmakta buldular. Paris, Londra, Cenevre ve Kahire Jön Türkler‘in faaliyet gösterdiği, gazete çıkardığı merkezlerdi. Meşveret, Mizan , Osmanlı, Şûrâ-yı Ümmet çıkardıkları gazetelerden sadece birkaçıydı. Jön Türkler için Ali SuaviPir-i can-fedâ-yı hürriyet” (canını hürriyet için feda edenlerin piri), Namık Kemal, ” Hürriyet Şairi“, Ziya Paşa ise,”Hikemî şiirlerin şairi ve büyük devlet adamı” idi. İlk ilhamlarını Yeni Osmanlılar‘dan alan Jön Türkler‘in oluşturduğu fikrî ve siyasî ortam, sivil ve asker memurlar arasında ciddi bir karşılık buldu. Zamanla hareket partileşti ve Il.Meşrutiyet‘i ilan ettiler. Avrupa’ya ilk kaçanlardan olan Meşveret’in yayıncısı Ahmet Rıza Bey, gelip Meclis-i Mebusan‘ın başkanı oldu. Sonrası malum. Daha önce mağdur ve mazlum olan Jön Türkler, İttihad ve Terakki Partisi olarak iktidara gelince zalimleşmeye başladılar. Maalesef tarihimiz bu tür örneklerle doludur. Halbuki, “mağlupken zelil olmamak, gâlipken zalim olmamak” en önemli insanî ve islamî prensiptir.
Devlet, I.Meclis‘te başını Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Ulaş‘ın çektiği, Mehmet Akif gibi önemli şahsiyetlerin de içinde bulunduğu 63 kişilik  İkinci Grup’tan tek bir kişiyi bile II.Meclis‘e sokmadı. Dönemin statükosu, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Serbest Fırka‘yı farklı gerekçelerle kapattı. Ancak İlk Meclis’teki 2. Grubun ve bu partilerin ruhu Demokrat Parti olarak dirildi ve CHP‘nin saltanatına son verdi.
12 Eylül Cuntası, Merhum Demirel‘i yasakladı. Bir gün geldi, Demirel hem Başbakan, hem Cumhurbaşkanı oldu. Merhum Ecevit‘i yasakladı, Ecevit günü gelince Başbakan oldu. Merhum Erbakan‘ı yasakladı. O da vakti gelince Başbakan oldu. 28 Şubat zihniyeti Sayın Erdoğan‘ı yasakladı, hapse attı. Günü gelince o da Başbakan ve Cumhurbaşkanı oldu.
Bugünkü HDP‘nin atası olan  birçok parti kapatıldı. Alfabede harf mi yok. P sabit, diğer harfler değişken olmak üzere yeni partiler kuruldu. Parti kadroları üç aşağı beş yukarı aynı şahıslardan oluşuyordu. Çoğu zaman aynı binalarda tabelalar indi, tabelalar çıktı.
Türkçü milliyetçiler, en ağırı 1944 olmak üzere ciddi haksızlık ve işkencelere maruz kaldılar. Sonraları zaman zaman İktidar ortağı oldular. Bugün ise Meclis’teki dört partiden birinin sahibidirler.
Milli Görüş Hareketi’nin, Saadet hariç, bütün partileri kapatıldı. Her seferinde  çekirdek kadro muhafaza edilerek yeni isimler ilavesiyle yeni partiler kuruldu.

Bu devlet, Bediüzzaman Said Nursî‘yi yasakladı. Ancak onun eserleri bugün muhafazakar camianın en çok rağbet ettiği kitaplar konumundadır. Devlet, Nazım Hikmet‘i yasakladı, Nazım‘ın kitapları bugün sol camianın Bestseller’i durumundadır.

1999’da ben, Doğru Yol Partisi‘nde milletvekili iken, TBMM‘de Düşünce suçlarından mahkum olanların affı ile ilgili olarak bir yasa tasarı gündeme gelmişti. O gün DYP adına yaptığım konuşma DYP ve Fazilet Partisi sıralardan bolca alkış almıştı. O konuşmanın bir bölümünde demiştim ki :
Sayın milletvekilleri, siz, insanlara, legal zeminlerde, kendi ülkelerinde kendilerini ifade etme hürriyeti tanımazsanız, o insanlar, ya illegal hale gelerek yer altına iner ya da yurt dışına çıkarlar; iki durumda da sizin kontrolünüzün dışına çıkıyorlar demektir.“………..
Unutmayalım ki, sosyal patlamalar, insanların açıkça konuşmasından değil, konuşmayıp, her şeyi içlerine atmasından kaynaklanır……

Osmanlıcada, kitlelere mal olmuş düşünce sistemlerine fikir cereyanları diyoruz. Bugün, bunların adı, fikir akımlarıdır. Sonuçta, düşüncenin cereyan etmek, akmak, sirayet etmek gibi bir özelliği vardır…. ( Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Tutanağı 21. Dönem 1. Yasama Yılı 59. Bir leşim 27/Ağustos/1999 Cuma)

Suyun önüne set çekerek akışını önleyemezsiniz. Set dolar, alttan üstten veya yandan taşar ve su yoluna devam eder. Kontrolsüz akan, mecrasından taşmış suya sel denir. Unutulmasın ki sel tahrip gücü en yüksek afetlerden biridir. Ancak suyun önüne baraj veya gölet yapıp çok farklı ve faydalı amaçlar için onu kanalize edebilirsiniz.

AK Parti, yasaklar, yolsuzluklar ve yoksulluklarla mücadele etmek için kuruldu ve yasakları yara yara iktidar oldu. AK Parti iktidarı, asırlardır denenmiş ve hiç bir faydası görülmemiş yasaklara tevessül ve tenezzül bile etmemeli. Unutmayalım ki, 19. Yüzyılda bir işe yaramayan gazete ve gazeteci yasaklama faaliyeti, günümüzün internet çağında hiç bir anlam ifade etmez. Her Periscope yayınının birer televizyon, her web sayfasının, her Facebook ve Twitter hesabının birer gazete olduğunu göz ardı etmeyelim. İster sağ, ister sol, ister muhafazakar, ister şu veya bu uçta olsun, yayın organlarına ve oralarda yazıp çizenlere getirilen yasaklar ve her türlü engellemeler, oldum olası ters tepmiştir. Hiç kimse 12 Eylülcüler kadar sıkı yasakçı olamadı ama onların da akibeti ortadadır.

Burada bir hususun da altını özellikle çizmek isterim. Elbette medya da kanun ve nizama tabi olacaktır. Sorumsuz, Anayasa ve kanunları hiçe sayan bir medya anlayışını akıl ve iz’an sahibi hiç kimse savunamaz. Bizim demokrasi adına, hak ve hukuk adına karşı olduğumuz şey, sırf muhalif olduğu için cezalandırılan medya organları ve medya mensuplarıdır.
Devlet içindeki her türlü kumpasçı, şantajcı, röntgenci, kirli yöntemlerle kirli amaçlara hizmet eden yapılar ve çeteler elbette temizlenmelidir. Bu anlamda her türlü paralel yapılanmayla şahsen sonuna kadar mücadele edilmesinden yanayım. Bu anlayışı besleyen ve payandalık yapan medya da dahil olmak üzere. Ama hukuk içinde kalarak, ama somut delillere dayanarak, ama kurunun yanında yaşı yakmayarak, ama suçların kişiselliği prensibini ayaklar altına almayarak, ama McCarthy’ci bir zihniyeti hortlatmayarak, ama işi cadı avına dönüştürmeyerek, ama öç alma duygusuna kapılıp adalet duygusunu ayaklar altına almayarak. Çünkü Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de bizi uyarıyor: “Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletsizlige sürüklemesin” ( Maide, 8)

1999 yılında, 28 Şubat  zihniyetinin ülkede estirdiği zulmü ve kıyımları konu alan ” Türkiye Korkular cumhuriyeti” başlıklı yazımı şu temennilerle bitirmiştim:
Gözlerde korkunun değil, ümidin ve sevginin parıldadığı bir Türkiye özlemiyle…Türkiye Korkular Cumhuriyeti’nden, Türkiye Sevgiler Cumhuriyeti’ne yelken açmanın zamanı çoktan geldi, geçiyor bile.”
Bu temenni ne yazık ki 17 yıl öncesine aitti. Tarihin tekerrürüne imkan ve fırsat verilmemesi ümidiyle..

GAZİANTEP

SOSYAL MEDYA

302Subscribers+1
1,015,906FollowersFollow

SON GÖRÜNTÜLENLER

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Hüseyin Çelik, Paris'te PKK terör örgütünün kurucuları arasında yer alan Sakine Cansız'ın da aralarında...