Haberler

ABD’nin 2003’te Irak’ ı işgal etme gerekçesi, Irak’ın elinde bölge ve dünya için tehdit oluşturacak güç ve miktarda kimyasal silahlar olduğu iddiası idi.

Daha sonra bunun kocaman bir yalan olduğu ortaya çıktı. Irak işgalinde, ABD’nin bir numaralı müttefiki, Tony Blair Başbakanlığındaki İngiliz hükümeti idi. Tony Blair’in 1997-2001 yılları arasındaki Dış İşleri Bakanı olan Robin Cook, İngiliz İşçi Partisi’nin en etkin isimlerinden biri ve Irak İşgâli başladığı sırada Hükümetin Parlamento ilişkilerinden sorumlu bakan ( The Leader of House of Commons) idi. Cook, 17 Mart 2003’te İngiltere’nin haksız bir savaşa sokulduğunu söyleyerek Bakanlıktan istifa etti. Ertesi gün istifasının gerekçesi ile ilgili olarak Parlamento’da yaptığı konuşma bir manifesto niteliğindeydi.(http://news.bbc.co.uk/2/hi/2859431.stm) Cook, bununla da yetinmedi, yazdığı kitapta lideri Blair’in İşçi Partisi’nin başına o güne kadar gelmiş geçmiş en başarılı lider olduğunu teslim etmekle beraber, Blair’in, kimyasal silah iddialarının yalan olduğunu bile bile Bush’un telkinleriyle İngiltere’yi kirli bir savaşa soktuğunu ortaya koydu.

2005’te İskoçya’da dağdan düşerek hayatını kaybeden Cook, Filistinlilerin haklı davasını destekleyen, Sırp zulmüne karşı Uluslararası Camianın Kosova’ya müdahalesini sağlayan politikacılardan biriydi.
Evet, Irak Savaşı hiç bir haklı zemine dayanmayan kirli bir savaştı ve Türkiye’nin de bu savaşa girmesi isteniyordu. Bu hareketin arkasında NATO, AB ve BM Güvenlik Konseyi gibi uluslararası kuruluşların hiç biri yoktu.

1 Mart Tezkeresi gündeme geldiği zaman ben, 58. Abdullah Gül Hükümeti’nde Kültür Bakanı idim. Bu konu, Bakanlar Kurulu’nda gündeme geldiğinde söz istedim. Sayın Gül’e

Sayın Başbakanım, uzak diyarlardan bir adam size gelse ve dese ki, ‘ şu balkonunu kısa bir süreliğine yüksek bir fiyatla bana kiraya ver’. Siz soruyorsunuz ‘burada ne yapacaksın’ . Adam diyor ki ‘ben burada bir düzenek kuracağım ve senin kapı komşunu buradan vuracağım.’ Böyle bir durumda fiyat ne kadar yüksek olursa olsun, siz balkonunuzu bu adama verir misiniz? ” diye sordum. “Ben şahsen vermem” dedim. Konuşmamın devamında bütün gerekçelerimi ortaya koyarak tezkereye “evet” oyu veremeyeceğimi söyledim. Benim dışımda iki bakan arkadaş da net bir biçimde böyle bir vebalin altına giremeyeceklerini söylediler.

Sayın Gül, tezkerenin Meclis’e sevkinde tıkayıcı olmamamız gerektiğini, iradenin esas sahibinin TBMM olduğunu söyledi. Biz de hükümet tezkeresini imzalayarak Meclis’e sevkettik. Çünkü esas tercihimizi orada yapacaktık. Ben, büyüklerimize tavrımın Parti’de ve hükümette sıkıntı yaratması halinde bakanlıktan istifa edebileceğimi söyledim.

Başbakan Sayın Abdullah Gül olmakla beraber Parti’nin lideri Sayın Recep Tayyip Erdoğan‘dı. O günün güdümlü yargısının verdiği çok haksız bir kararla, başında bulunduğu Ak Parti, 3 Kasım 2002’de yapılan seçimde 363 milletvekili alarak tek başına iktidara gelmişti ama onun milletvekilliği engellenmişti. Sayın Gül’den sonra, tezkere ile ilgili duruşumu Sayın Erdoğan’la da paylaşmamın ahlâkî olacağını düşünerek Balgat’taki Genel Merkez’imize gittim ve bir saat boyunca kendisine tezkerenin red edilmesi gerektiği yönündeki görüşlerimi arz ettim. Sayın Cumhurbaşkanı’mız tezkerenin kabul edilmesi gerektiği düşüncesindeydi.

Tezkere’nin oylanacağı günden bir gün önce Sayın Erdoğan,Siirt seçimi için Siirt’e gitmek üzere havaalanı yolunda iken kendisini telefonla aradım ve şunları söyledim : ” Efendim, ben oylama günü bir program için Bursa’da olacağım. Benim yerime oyumu kullanması için vekaletimi Başbakan Yardımcısı Sayın Ertuğrul Yalçınbayır’a bıraktım ve red oyu vermesini rica ettim. Bunu bilmenizi isterim.

Benimle beraber Başbakan Yardımcısı Sayın Ertuğrul Yalçınbayır ve Devlet Bakanı Sayın Mehmet Aydın da red oyu vereceklerini açıkça söylemişlerdi.

Nitekim Tezkere 3 oy farkla red edildi. Başka bakan arkadaşlardan da red oyu kullanmışlar olabilir ama onlar oylarının rengini açıklamamışlardı.

Tezkerenin red edilmesi, hem TBMM’nin hem de Hükümetimizin itibarını bütün dünyada zirveye çıkardı hem de Türkiye, haksız ve kirli bir savaşın ortağı veya payandası olmaktan kurtuldu.

Dönemin İngiltere Başbakanı Tony Blair, 25 Ekim 2015 tarihinde, CNN International’a çıktı. Fareed Zakaria’ya konuşan Blair, Irak Savaşı’nda düştükleri hatadan dolayı halkından özür diledi. Blair, bu mülakatta yanlış istihbarat aldıklarını, planlama hataları yaptıklarını ve Irak’taki yönetimin devrilmesinden sonra sebebiyet verdikleri kaosu itiraf etti.

Aslında Blair, bu özürle başına gelebileceklerle ilgili olarak ön kesmeye çalışıyordu. Çünkü İngiliz Hükümeti, 2009’da bir araştırma komisyonu kurarak Irak Savaşı dosyasını yeniden açmıştı. Sir John Chilcot başkanlığındaki komisyon, Blair’in İngiliz Meclisi’nden daha karar çıkmadan, Bush’la yaptığı 155 adet yüz yüze ve telefon görüşmesi notuyla savaşa katılma kararı verdiğini tespit etmiş durumda. Rapor, ulusal güvenlik endişesiyle bir türlü yayımlanamadı. 2016’nın yaz aylarında yayımlanması bekleniyor. Özellikle Blair ve dönemin Dış İşleri Bakanı Jack Straw‘un komisyona verdikleri bilgiler yayımlanabilirse Irak İşgâli’nin perde arkası daha da aydınlanmış olacak ve muhtemelen Blair ve dönemin ilgili İngiliz bakanları daha da zor durumda kalacaklardır.

Irak’taki milyonlarca dul ve yetim, Irak’ın harap olması, hâlâ dinmeyen gözyaşı, fiilî bölünmüşlük, mezhep çatışmaları ve nihayet ülkenin terör örgütlerinin cirit attığı bir alan haline gelmesi, red oyu verenlerin ne kadar isabet ettiğinin göstergeleridir.

Tezkerenin geçmesi gerektiğini düşünenler, “şayet biz de Amerika’yla birlikte Irak’a girseydik, Kandil’i temizlerdik, terörle mücadelede büyük bir avantaj elde ederdik.” diyorlar.

Bu inandırıcı mı? Biz Suriye’de İŞİD’e karşı savaşan koalisyon güçleri içinde değil miyiz ? Bu konuda Amerika’nın müttefiki değil miyiz? Bu böyleyken Amerika, PYD Meselesi’nde inisiyatifi bize mi bırakıyor? PYD konusunda bizim hükümetimizle aynı görüşte midir?

Kaldı ki, eğer dış politikada tek çıkış noktamız ülke menfaati olsaydı, Filistin’in yanında değil İsrail’in yanında; Mursi‘nin yanında değil, Sisi‘nin yanında; Suriyeli muhaliflerin yanında değil Beşar Esad‘ın yanında durmamız gerekirdi. Halbuki Ak Parti hükümetleri, bu tercihleri yaparken kuvvetlinin yanında değil, haklının yanında olduğunu ilan etmiştir. Eğer insanlık vicdanının sesi olmak gibi bir iddiamız olmasaydı bu kadar Suriyeli mülteci Türkiye’de olur muydu ? Irak Savaşı’nda ABD ve müttefikleri güçlü ama haksız idiler; Irak halkı güçsüz ve haklı idi. Evet Sadam bir diktatördü. Ancak bu diktatörü palazlandıran ve silahlandıranlar yine Irak’ı işgal edenlerdi. Amerikalılar birgün çekip gideceklerdi ama biz kapı komşumuzla kan davalı olacaktık.

Bu arada yeri gelmişken bir hususa da işaret etmeden geçemeyeceğim. Ben, henüz, 3,5 aylık bakanken aklımın ve vicdanımın kabul etmediği bu meselede gerekirse bakanlığı elimin tersiyle kenara itebileceğimi ortaya koydum. Bize “görevdeyken niye konuşmadınız, makamda otururken niye yanlışlara itiraz etmediniz“diyenlere bir çok örnekten sadece bir örnek olmak üzere bu hususu ithaf ediyorum. Oylama gizliydi. Makam sevdasında olsak paravanın arkasında red oyu kullanır, dışarda evet oyu verdiğimizi söyleyebilirdik. Biz ne yaptık? Sadece red oyu kullanmakla kalmadık bunu gerekçeleriyle o gün kamuoyuna açıkladık. En kötü özelliğin münafıklık olduğunu bilenlerdeniz. Biz, içeride başka, dışarıda başka olmadık. 12 Şubat tarihli gazetelere bakılırsa Sn. Başbakanımızın bizim bugün dile getirdiğimiz benzer hususları görevdeyken de dillendirdiğimizi söylediğini göreceklerdir.

Büyüklerimiz ne güzel demiş: “Günün adamı olmaya çalışma, hakikatın adamı olmaya çalış; çünkü gün değişir ama hakikat değişmez.”

Not: Bir başka yazıda ise,tezkerenin red edilmesinden birkaç ay sonra, beni ve benim gibileri, red oyu vermeye sevk eden sebepleri öğrenmek için Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki makamımda beni ziyarete gelen dönemin ABD Ankara Büyükelçisi W. Robert PEARSON‘la aramızda geçen konuşmaları ele alacağım.

Büyüklerimiz “müsademe-i efkârdan barika-i hakikat doğar” demişlerdir. Yani: fikirlerin çatışmasından gerçek denen şimşek doğar. Allah insanları farklı farklı yaratmıştır. Yaradılışın özü, çeşitlilik ve çoğulluktur. Yaratıcı kudret, isteseydi insanları tornadan çıkmış malzeme gibi tek tip, tek renk, tek ebat ve tek desen yaratabilirdi. Ne var ki Hz. Adem’den bugüne kadar yaratılan hiç bir insanın saç kılındaki DNA bile aynı değildir. O halde, farklılık ve çeşitliliğin varlığı, beraberinde farklı görüş ve tartışmayı da getirir.

Asr-ı Saadet’te İstişâre ve Eleştiri

Asr-ı Saadet’te istişare ve tartışma vardı. Hz. Peygamber, Allah’ın Peygamberi olmasına rağmen, vahye mazhar olmasına rağmen, hakkında Allah tarafından kesin hüküm konmayan her meseleyi sahabe ile istişare ederdi. Çünkü Allah emrediyordu: “Ve şâvirhum fi’l emr” (Ali İmran, 159) Yani: İşlerde onlarla istişare et.” Başka bir ayette de “Ve emruhum şûrâ beynehum“(Şura, 38) deniyor. Yani: “Onlar işlerini aralarında istişare ederek yaparlar.” Ayrıca Hz. Peygamber ve Dört Halife, her türlü tartışmaya ve eleştiriye açıktı. Asr-ı Saadet ve Dört Halife Devri, adı konmamış bir cumhuriyet uygulaması idi.

Emevilerle beraber, istişare, tartışma ve eleştiri rafa kalktı. İslam tarihinde ne yazık ki Cumhurî uygulama, yerini saltanata bıraktı. Saltanat, ortak ve aykırı görüş kabul etmez.

Eleştiri Demokrasinin Olmazsa Olmazıdır

Oldum olası Batı demokrasilerinde de istişare, tartışma, hatta rahatsız edecek derecede aykırı düşme ve eleştiri olmazsa olmaz kabul edilmektedir.

Bir yerde eleştiri ve tartışma varsa orada gelişme vardır, ortak akıl vardır, hayır ve bereket vardır. Eğer eleştiri ve tartışma yerini kayıtsız şartsız tasdik etmeye, ululamaya, şakşak’a, külah kapmak için tabasbus ve yalakalığa bırakmışsa orada ortak akıl kaybolmuştur, hayır ve bereket yok olmuş demektir. Eleştiri ve tartışmanın olmadığı yerde önce durağanlık, sonra çürüme başlar.

Yanlış anlaşılmasın istişare, önceden biri veya birileri tarafından kararlaştırılan konuların bir heyete tasdik ettirilmesi değildir. İstişare, her türlü peşin kabulden arınmış bir tartışmayı ve fikir alışverişini gerektirir. Yani miş gibi yapmak istişare olmaz.

Mevlana, “İyi bir dostu olanın aynaya ihtiyacı yoktur.” der. Dost, yüzümüze ayna tutandır. Tabii ki bu aynanın çukur ayna, tümsek ayna değil düz ayna olması lazım. Aynadaki görüntümüz bizi rahatsız etmemeli. Saçı başı dağınık olan biri aynaya kızmak yerine saçını başını düzeltmelidir.

Biz AK Parti’nin Yanaşmaları Değiliz

Genç kardeşlerimize hatırlatmakta belki fayda vardır. Biz AK Parti’nin yanaşmaları değil aslî unsurlarıyız: Ben, DYP’den ayrılıp AK Parti’nin kurucuları arasında yer alırken, bugün büyüklerimizin iltifatlarına mazhar olan, uçaklarından ve heyetlerinden hiç eksik olmayan, kapılarını bolca aşındıran birçok kimse, Milli Görüşçü damgası yiyip, 28 Şubatçıların hışmına uğramamak için selamlarını bile esirgiyorlardı. Daha parti kurulmadan, kurulacak partinin program taslağını hazırlamak üzere Uludağ’da on beş gün kampa giren on bir kişiden biri bizdik.

AK Parti kurulduktan sonra, Meclis’te Grup Başkanı’mız Sayın Arınç’tı. Ben, Mehmet Ali Şahin ve Salih Kapusuz ise Grup Başkanvekili idik. Sonra 58. Abdullah Gül Hükümeti’nde Kültür Bakanı, 59 ve 60. Recep Tayyip Erdoğan Hükümetleri’nde Milli Eğitim Bakanı olarak yer aldım. 5 yılı aşkın bir süre Tanıtım ve Medyadan Sorumlu AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcülüğü yaptım. Sayın Erdoğan’ın ve Sayın Davutoğlu’nun başdanışmanlıklarında bulundum. Bizim bu aktif görevlerde bulunduğumuz zamanlar, müesses nizamın bütün kurumları ve aktörleri ensemizde boza pişiriyordu. 28 Şubat‘ın habis ruhu o zaman bütün devlete ve hayata hakimdi. Siyasî güç bu günkü gibi prangalarından kurtulmuş değildi.

Bütün görevlerim esnasında partiyi, misyonu ve lideri sahiplenme konusunda can siperane bir gayret içersinde olduğumuzu başta tabanımız olmak üzere vicdan sahibi herkes tasdik eder. Sözcülüğüm esnasında Sayın Erdoğan’a, Partimize ve Hükümetimize yönelik eleştirileri yine eleştiri dili ile karşılayıp ne gerekiyorsa onu söyledik. Ancak başta Sayın Erdoğan’a olmak üzere camiamıza hakaret edenlere de onların seviyesine inmeden en sert cevapları verdiğimize kamuoyu ve kayıtlar şahittir. 27 Nisan Bildirisi‘nin yayınlandığı gece bazılarının sıcak yataklarında sadece korkudan uykuları kaçarken, biz sabaha kadar Sayın Gül’ün konutunda ayakta idik ve karşı bildiriyi hazırlayan ve sonrasının stratejisi üzerinde çalışan birkaç kişilik ekibin içindeydik. 28 Nisan‘da dut yemiş bülbül kesilenlerin aksine biz televizyon televizyon dolaşarak bu bildirinin aptallığını anlatıyorduk.

Niye Dışarıda konuşuyoruz ? 

Ne var ki, biz bu görevler esnasında dışarıya karşı etkin ve aktif mücadele ederken; içerde, kendi aramızdaki görüşmeler esnasında doğruyu, hakkı söylemekten hiç geri durmadık. İçeride öz eleştiri yapılması gerektiği zaman yaptık. Lider ve yönetim eleştirilecekse saygımızı bozmadan yapıcı bir dille eleştirimizi yaptık. Gün geldi, insanlar çoğunlukla sadece liderin ve liderliğin hoşuna gidecek şeyler söylemeyi tercih etti.

Eğer içerideki dar gruba bir şey söyleme, meram ifade etme, olması gerekenleri ve olmaması gerekenleri söyleme imkan ve şansınız kalmamışsa, siz mecburen aynı camianın dışarıdaki ve olup bitenlerden habersiz milyonlarca mensubuna hitap etmek durumunda kalırsınız.

Eleştiri hak, hakâret acizliktir

Sayın Arınç’ın, benim veya başka bir arkadaşımızın söyledikleri, yazdıkları bazı AK Partili arkadaşların, bazı kapıkulu gazetecilerinin veya sosyal medya kullanıcısı sözümona troll ve troliçelerin hoşuna gitmeyebilir. Bizi bundan dolayı eleştirmek de en tabii haklarıdır. Ancak tuvaletlerin kapısının arkasına  bile yazılamayacak ifadelerle bize saldırılmasının akıl tutulmasından başka izahı yoktur. Ben AK Partilileri ve AK Parti gençliğini bundan tenzih ederim. Çünkü AK Parti gençliğinin böyle bir seviyesizliğe alet olmayacağına inanıyorum. Eleştirmekle hakaret etmek, haysiyet cellatlığı yapmak, işi şahsiyata dökmek, insanların aile fertlerine saldırmak, onları paralelci ilan etmek ve nihayet bütün bunları fikrini söyleyen, itirazını medeni bir şekilde dillendiren kişiye karşı bir linç kampanyasına dönüştürmek demokrasiyle de insanlıkla da, islamlıkla da bağdaşmaz. Hele ki bu kimseler, yıllarca bu Parti’nin taşıyıcı kolonları olarak vazife almışlarsa… Hele ki bu insanlar, çileli günlerin baş eğmeyen neferleri İse… Hele ki bunlar, en zor gün ve anlarda sizinle beraber hak, hukuk ve demokrasi mücadelesi veren gazetecilerse…

Özgüven patlaması ve güç zehirlenmesi, sitem eden, kırgın olan veya zarar vermemek adına kenarda duran herkese “sanki kunduramdan bir çivi düşmüş” muamelesi yaparsa gün gelir yalın ayak kalmak mukadder olur. Bizden söylemesi.

Not: Ahmet Hakan, geçen Perşembe günü benimle bir söyleşi yaptı ve geçen Cumartesi günü Hürriyet’teki köşesinde bana sorduğu bazı soruları zikredip söyleşinin önümüzdeki Çarşamba günü Hürriyet’te yayımlanacağını yazdı. Bunun üzerine bazı AK Partili arkadaşlarım beni arayarak “niye Ahmet Hakan, niye Hürriyet?” diye sordular. Ben de onlara “diğerlerinden teklif geldi de biz mi red ettik.” dedim.

Tek Partili dönemde Türkiye’deki dört kesim maalesef ötekileştirilmiştir. Bunlar:

  1.  Kürtler
  2.  Aleviler
  3.  Gayrimüslimler
  4.  Mütedeyyin kesim

AK Parti iktidarının ülkeyi demokratikleştirme çabası sonucunda ötekileştirilen veya kendini öteki hisseden kesimlerle ilgili kayda değer reformlar yapıldı.

Kürtler, dindarlar ve gayrimüslimlerle ilgili, temel hak ve özgürlük alanlarında, kültürel ve dini konularda, mülkiyet, örgütlenme ve temsil alanlarında son 15 yıl çok ciddi iyileştirmelere sahne oldu. Esasen AK Parti programının gereği de bu idi.

Alevilik Konusunda Neler Yapıldı?

Alevilik konusundaki ilk ciddi adım, 59. AK Parti hükümeti döneminde bizim Milli Eğitim Bakanlığımızda Alevilik’in müfredata dahil edilmesidir. Bununla amacımız sadece Alevi ailelerin çocuklarına Aleviliği öğretmek değil, aynı zamanda Sünni çocuklarının da bu ülkede yaşayan milyonlarca Alevinin inançları ve dinî pratikleri hakkında doğru bilgi sahibi olmalarını sağlamaktı.

Bugün Tarım Bakanı olan Faruk Çelik’in başkanlığında yapılan Alevi Çalıştayları, dönemin başbakanı Erdoğan’ın Muharrem Orucu sebebiyle Alevi STK’ların düzenledikleri iftar yemeklerine katılması, dönemin Cumhurbaşkanı Gül’ün ülke tarihinde ilk defa Cemevi’ne giden Cumhurbaşkanı olması ve benzeri adımların hepsi ümit vericiydi.

Devletin Din, Mezhep ve Farklı İnançlar Karşısındaki Tavrı

Oldum olası devletimiz, Alevi vatandaşlarımıza hep şaşı bakmıştır. Laik bir ülkede, devlet vatandaşa din ve mezhep dayatmaz. Sadece insanların inandıkları dine ve mezhebe göre dini pratiklerini yapmaları için himaye edici ve kolaylaştırıcı olur. Bizim devletimiz ise resmen olmasa da hakim tavrıyla herkesin Sünnî-Hanefî olmasını ancak Alevî gibi yaşamasını dayatmıştır.

Unutmayalım ki Alevilik sadece Türkiye’nin değil, dünyanın gerçeğidir. Bir meseleyi yok saymamız ve görmezden gelmemiz onu yok etmiyor.

 Öteden Beri Şahsen Tavır ve Söylemimiz

Bizim bu konudaki duyarlılığımız ve söylemlerimiz bugüne mahsus değil. Mili Eğitim Bakanlığı yaptığım dönemde, İstanbul Kağıthane’deki Nurtepe Cemevi’nin arsasını talep üzerine biz tahsis etmiştik. Başta Cem Vakfı olmak üzere Alevî vatandaşlarımıza ait birçok STK’nın faaliyetlerine hükümeti temsilen katıldığımızı ve buralarda yaptığımız konuşmalarda incinmiş gönülleri onarmaya çalıştığımızı konuyu yakından takip edenler bilir.

2006 yılında dönemin Tunceli Milletvekili Sinan Yerlikaya’nın TBMM’de Muharrem ayı dolayısıyla yaptığı gündem dışı konuşmaya Milli Eğitim Bakanı sıfatıyla hükümet adına verdiğimiz cevabın bir bölümünde şunları söylemiştik:

“Alevilik, bizim inanç dünyamızın, inanç dünyamız içerisindeki gökkuşağının farklı bir rengidir. Aleviliği İslam pratiği dışında ve İslamın tarihî gerçekliği dışında düşünmek, aslında, Alevilere ve Alevilik meselesine yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.

 Alevilik’i bir inanç meselesi olmaktan çıkarıp folklorik bir unsur haline getirmeye çalışan, iyi niyetli olmayan çabalar vardır ve bunların da, maalesef, her geçen gün arttığını esefle görüyoruz. Bunlar, birleştirici değil, ayrıştırıcıdır.

Anayasamız “Demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” derken, birinci sıraya demokrasiyi koymuş. 

Bakın, demokrasilerde renklerin birbirine dönüşme mecburiyeti yoktur; mavi kırmızıya, kırmızı maviye, sarı beyaza dönüşmek zorunda değildir. Her renk kendisi olarak kalsın; o renk, o desen, o güzellik bizim sosyal hayatımız içerisinde, demokratik hayatımız içerisinde varlığını sürdürsün.

Türkiye’de Sünnilik ve Alevilik gibi meseleleri ön plana çıkararak bizi bizden ayıracak, bizi bizden uzaklaştıracak yaklaşımlardan ve tavırlardan kaçınmalıyız. Alevilik, gerçek şekliyle, özü itibariyle nedir, ne değildir, tespit edilmiştir ve müfredata konmuştur.

Asırlardır aynı Allah’a inanan, aynı peygambere inanan, ancak, İslamı yorumlayış biçimleri farklı olan insanlar, sanki birbirlerinin hasımlarıymış gibi değerlendirmelere zaman zaman tabi tutulabiliyor. Bu, ülkemizin birliği, dirliği açısından ve ülkede yaşayan insanların kardeşliği açısından son derece olumsuz bir tavırdır.”

(Türkiye Büyük Millet Meclisi, Genel Kurul Tutanağı, 22. Dönem, 4. Yasama Yılı, 60. Birleşim, 08/Şubat/2006 )

Alevilik Meselesine Teolojik Yaklaşmaktan Vazgeçilmeli 

Hükümetin tüm iyi niyetli girişimlerine, çabalarına rağmen Alevi vatandaşlarımızın “öteki” duygusundan kurtulmaları için henüz radikal bir adım atılamamıştır. Kanaatimize göre bunun temel sebebi hala konuya siyasi değil, teolojik olarak bakılması… Meseleye teolojik bir mesele olarak baktığımız sürece bir gelişme sağlayamayız.

Sevindirici olan şey, hükümetin bu konuda somut adımlar atılması için kararlı görünmesidir.

Umarız ki en kısa zamanda şunun bunun hatırına değil, hak ve hakikat adına, demokrasi adına, temel insan hak ve özgürlükleri adına, vicdan adına ve nihayet sosyal barışımız ve kardeşliğimiz adına vadedilen somut adımlar bir an evvel atılır.

Yönetilmesi en zor ülke, gayrimemnunu fazla olan ülkedir. Hiçbir ülkede insanları yüzde yüz memnun edemezsiniz. Ancak gayrimemnunları asgariye indirebilirsiniz.

Ben Sünnî bir vatandaş olarak bunları söylemeyi insani bir vecibe olarak görüyorum.

Bu ülkede Türkler Kürtlerin, Kürtler Türklerin; Sünniler Alevilerin, Aleviler Sünnilerin; sağcılar solcuların, solcular sağcıların haklarını savunmadığı sürece veya birbirlerinin uğradıkları haksızlıklar karşısında seslerini yükseltmedikleri sürece biz demokratik ve medeni bir toplum olamayız.

Doç. Dr. Hüseyin Çelik

PKK, hendek siyaseti ile bölge insanını felakete sürüklemiştir. Silaha teslim olan HDP siyaseti ise bu tavrı ile maalesef yüzlerce genç insanın kanına ekmek doğramıştır.

Dağda, mezrada, yaylada, mağarada bulunan PKK’lı teröristlerin silahlarıyla birlikte şehirlere yerleşmeleri, filin züccaciyeci dükkanına girmesi gibidir. Fil oradan eninde sonunda ölü olarak çıkarılabilir ancak… Dükkanda sağlam cam, porselen veya kristal kalmayacaktır. Bugünkü manzara ne yazık ki budur.

 Çözüm süreci ne yazık ki katledilmiştir

Çok iyi niyetlerle ve büyük bir cesaretle başlatılan Çözüm Süreci, ne yazık ki katledilmiştir. Çözüm Süreci esasen başlangıç için iki şart getiriyordu:

  1. Parmaklar tetikten çekilecek.
  2. Tüm silahlı PKK’lı unsurlar ülke sınırlarını terk edecek.

Birinci şarta hem devletin silahlı güçleri hem de PKK uydu. Ancak silahlı PKK’lılar ülkeyi terketmek yerine gelip kentlere yerleştiler.

‘Çözüm Süreci’ni bozmamak adına ve tamamen iyi niyetle, valiler, kaymakamlar, savcılar, hakimler, polis, asker, jandarma ve korucular, PKK’nın yapıp ettikleri karşısında adeta elleri kolları bağlı sabrın sınırlarını zorlayarak beklediler.

PKK, ‘Çözüm Süreci’ni kendi lehine ama Kürt halkının aleyhine istismar etti. Gelinen nokta ise vahim… Siyaset inisiyatifi silahlara bıraktı!

Biz, bölgeyi ve bölgenin dinamiklerini bilen birisi olarak, 2009’dan itibaren olanları ve olabilecekleri, Bakanlar Kurulu’nda, AK Parti MYK’sında, MKYK’sında, AK Parti Ortak Söylem toplantılarında ve nihayet Çözüm Süreci konulu tüm özel toplantılarda yetkili arkadaşların, Sayın Başbakan’ın ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın huzurunda, bütün açıklığı ve netliği ile ortaya koyduk.

Zaman zaman kendisini Çözüm Süreci’nin romantizmine kaptırarak bütün fotoğrafı görmek istemeyen bazı yetkili arkadaşların ciddi tepkilerine de muhatap olduk. 2014’teki Afyon’daki AK Parti İstişare ve Değerlendirme Toplantısı’nda benzer bir yaklaşım ve tutumla endişelerini dile getiren ve uyaran ciddi sayıdaki milletvekili, bu yetkili arkadaşlar tarafından tepkiyle karşılandı.

Keşke yanılmış olsaydık

Ancak zaman, bizi ve konuyu bizim gibi gören AK Partili milletvekillerini haklı çıkarmıştır. Keşke yanılmış olsaydık da bugünkü manzara ile karşılaşmasaydık…

Bugün adeta borsa göstergeleri gibi her gün ölüm rakamlarının verildiği zamanlara geldik. Unutmayalım ki ölümler her iki yakada da kinleri, nefretleri ve öç alma duygularını büyütüyor.

Bazıları Sur’u Çermik gibi, Çüngüş gibi Diyarbakır’ın herhangi bir ilçesi zannedebilir. Ancak bilenler bilir ki Sur kadim Diyarbakır’dır, yanı Diyarbakır surlarının çevrelediği tarihî Diyarbakır şehridir. Fatih ilçesi İstanbul için ne ise… Sur da Diyarbakır için aynıdır. PKK, ağır silahlarıyla gelip metropol bir şehre yerleşmişse bunda kendisi için ders ve sorumluluk çıkaracak birçok ‘yetkili’ olmalıdır.

Bir AK Partili, bir Kürt, bir vatandaş olarak…

Bir AK Partili, bir Kürt ve herşeyden önemlisi bu ülkede feryat etme sorumluluğu hisseden bir vatandaş olarak hayatının baharında toprağa düşen şehitler ve onların geride bıraktıkları gözü yaşlı aileleri adına bu çatışmalarda hayatını kaybeden Kürt gençlerin geride kalan bağrı yanık anneleri adına, bu ülkenin heba olmaya devam eden kaynakları adına, harap olan şehirler adına ve bu ülkenin dinamitlenen bin yıllık kardeşliği adına derin bir elem ve ızdırap duyuyorum.

Her zaman söyledik, söylemeye devam edeceğiz. Dünyanın hiç bir yerinde silahla saldıran terörist gruplara çiçek buketleri ile karşılık verilmez. Elbette kısa ve orta vadede silahlı mücadele terörle mücadelenin olmazsa olmazıdır. Ya uzun vade daha ne kadar uzayacak? Silah ”hard power”dır. Yani kaba güçtür. Siyaset, konuşma, müzakere, diyalog özetle akıl ”Soft Power”dır. Yani yumuşak güçtür. Kaba güç de ancak akılla yani yumuşak güçle idare edilirse bir işe yarar. Aksi takdirde yarayı derinleştirir. Doktorun tıbbî yöntemlerle yarayı deşmesi ile herhangi bir insanın bildiği yöntemlerle yarayı kurcalaması şüphesiz ki çok farklı şeylerdir.

Gönüller bölünürse toprak neye yarar!

Özetle demem odur ki silahlı mücadele devam ederken siyaset, yanı akıl bütün imkanlarını devreye sokmalıdır. Bunun yolunu, yöntemini ve kapsamını da akıl tayin edecektir. Yeter ki akla yol verilsin. Aklımız duygularımızı idare ederse milletçe kazanırız. Tersi olur da duygularımız aklımızı idare ederse hep birlikte kaybederiz. Tarih, duyguları aklına galip gelenlerin trajik sonlarının örnekleri ile doludur.

Ben, bu ülkede toprak bölünmesi olmayacağına inananlardanım. Ne var ki gönüller ve beyinler bölündükten sonra toprak bütünleşik kalmış neye yarar! Unutmayalım ki toprak insan içindir; insan toprak için değil.

Hüseyin Çelik

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun bayram öncesinde tamamladığı koalisyon görüşmelerinin ilk turundan çıkan sonucu AK Parti’nin kurmaylarından Genel Başkan Başdanışmanı Hüseyin Çelik ile konuştuk. Çelik, Davutoğlu’nun koalisyon müzakerelerine hazırlık için oluşturduğu CHP komisyonundaki isimlerden biri. Dolayısıyla da ortaya koyduğu perspektif AK Parti açısından oluru olmazı anlamak açısından önemli şifreler barındırıyor. Çelik’in 7 Haziran seçiminin sonuçlarına ilişkin analizleri kadar, görüştüğünü söylediği 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün pozisyonuna ilişkin ifadeleri de çok konuşulur.

Fotoğraf: Levent KULU

İHTİYATLI İYİMSERLİK İÇİNDEYİM

– Koalisyon görüşmelerinin ilk turu bayram öncesinde tamamlandı. Hem MHP hem de HDP size ‘Koalisyonu öncelikle CHP ile kurmaya çalışın’ dedi. CHP şu an tek seçeneğiniz gibi duruyor. Nasıl görüyorsunuz gidişatı?

Şu anda CHP ile daha ileri bir noktadayız denebilir. Böyle bir şey gerçekleşirse bu 390 milletvekili eder ve yüzde 66’lık bir çoğunluğa dayanır. Bence iyi bir koalisyon protokolüyle bu iş yürüyebilir. Doğrusunu isterseniz MYK ve MKYK’da bu konular konuşulurken, tabanımızdan AK Parti-MHP’nin daha iyi olabileceği yönünde bazı sinyaller gelse de, ben şahsen AK Parti-CHP koalisyonunun hep daha sürdürülebilir olacağını düşünenlerdenim. Gerekçem de şudur; tabanı birbirine yakın siyasi partilerin anlaşması çok daha zordur. Aynı sektörde çalışan iki tüccar, hele hele de işyerleri yan yana ise, birbirlerine rakip olurlar. Ama biri tekstilci biri gıdacıysa aynı sıkıntılar yaşanmayabilir. Ben hatta arkadaşlara espri yoluyla dedim ki ‘Aynı kıza âşık olan iki genç birbirini harap eder’. Nitekim bunun örneklerini de bizzat yaşadık. DYP-ANAP koalisyonunu, biliyorsunuz çok kısa sürdü, bir nisan yağmuru gibi geldi geçti. Ama DYP ve SHP koalisyonu bazı sıkıntılara rağmen yürüdü. Bunu koalisyonlar çok iyidir anlamında söylemiyorum. Mümkün olsa tek parti hükümetinin ben yine Türkiye’nin derdine deva olacağını düşünüyorum.

– Ama şu noktada koalisyondan umutsuz değilsiniz…

Gelin ata binmiş, ya nasip ya kısmet demiş. Koalisyon protokolü hazırlanıp, hükümet kurulup işbaşı yapmadıkça bu işte bir ihtiyat payının olması gerekiyor. Ben açıkçası ihtiyatlı bir iyimserlik içindeyim.

– Önünüze gelen kamuoyu araştırmalarına göre 7 Haziran’dan sonraki süreçte Ak Parti’nin yüzde 44-45 bandına çıktığı söyleniyor. Bunlar doğru rakamlar mı?

Doğru. Biz bir kere kendimizi kandırmayız, halkı hiç kandırmayız. Biz bugüne kadar yaptığımız anketleri hiç boyamadık. Ben 5 yıl tanıtım medya başkanlığı yaptım, anketler evvel emirde bana gelirdi. ‘Şu anketi hafif bize kırın’ demek kendimizi kandırmak anlamına gelir. Geçmişte bazı liderlerin aleyhlerinde olan kamuoyu araştırmalarına çok kızdıklarının bizzat şahidiyim.

SAÇIN BAŞIN KARIŞIKSA AYNAYA NİYE KIZASIN

– Tayyip Bey kızmaz mı?

Hayır, niçin kızsın. Tayyip Bey, kamuoyunun sesine kulak tıkasaydı bugünlere gelebilir miydi? Esasen günün ortasında gözünü kapatan sadece kendisine gece yapar, gün ışımaya devam eder. Sonuçlar geliyor biz MYK’da yansıtıyoruz ekrana, Tayyip Bey zamanında da Ahmet Bey zamanında da. Arkadaş şu ilde kötüyüz. Tabii niye kötüyüz diye hayıflanıyorsunuz ama bu sonuç niye böyle çıktı demek aynaya kızmak gibi bir şey. Saçın başın karışıksa sen niye aynaya kızıyorsun? Kendine kız, onu düzelt. Bu açıdan yapılacak bir seçimin ben bize avantaj getireceğine inanıyorum. Diyelim ki bariz bazı hatalar var…

3 DÖNEMLİK 68 KİŞİNİN 30’U PARTİNİN TAŞIYICI KOLONUDUR

– Nedir AK Parti’nin son seçimde ortaya çıkan bariz hataları?

Listelerimizde isabetsizlikten söz edilen yerler var. Mesela biz listelerimizi gözden geçirebiliriz. Bu önemli faktörlerden biridir. Bazı teşkilatlarımızda bir rehavet de olabildi. Üç dönem kuralı bana göre yanlıştı ve bunu hep söyledim. İsmet Paşa mecliste 50 yıl kaldı. Churchill 52 yıl kaldı. Bu bir tecrübe birikimidir, kurumsal hafızadır. Bu kural başta 2001’de tüzüğe konulurken de ben buna karşı çıkanlardandım. Bu seleksiyon zaten kendi içinde oluyor. Nitekim bizim 3 dönemde 1031 milletvekilliği pozisyonumuz var, son olarak 3 döneme kalan 68 kişi idi. Tabii şartlar içinde olsa bu 68’in muhtemelen 38’i de elenecekti. Ama bu 30 kişi partinin adeta taşıyıcı kolonlarıdır.

– 3 dönem kuralı da AK Parti’ye son seçimde puan kaybettirdi mi sizce?

E tabii ki. Başkanlık sistemini de bizim AK Partili taban bile doğru düzgün anlamadı. Dolayısıyla oradan istediğimizi bulamadık. Hatta yapılan algı operasyonu ile bu bazı kaygılara bile yol açtı. Artı bazı sözler çok kötü şekilde çarpıtıldı.

– Neyi kastediyorsunuz?

Mesela Sayın Cumhurbaşkanı 7 Ekim 2014’te Gaziantep Islahiye’de yaptığı konuşmada ‘Kobani düştü düşüyor’ dedi. Bunu Sayın Cumhurbaşkanı’nın memnuniyeti, temennisi olarak Kürt vatandaşlarımıza yansıttılar. Bu çok alçakça bir çarpıtmaydı. Onun öncesinde ve sonrasında Sayın Cumhurbaşkanı’nın ne söylediği ortadadır: ‘Havadan bombalamak suretiyle bu sorunlar çözülmez. İşte IŞİD terör örgütü çıktı. Bu Suriye’de güç buldu. Bunlar İslam adına Allah-ü ekber diyerek, Allah-ü ekber diyenleri öldürüyorlar. Müslüman müslümanı bu şekilde öldürebilir mi? Müslümanın müslümana kanı, canı, malı, ırzı haramdır. Kardeşlerim şunu çok iyi bilmemiz lazım. Sadece havadan bombalamak suretiyle bu terörü sona erdiremezsiniz. Aylar geçti herhangi bir netice yok. Şu anda Kobani de düştü düşüyor. Uçuşa yasak bölge ilan edilmesi lazım. O bölgeye paralel güvenli bölge ilan edilmesi lazım. Suriye’de ve Irak’ta ılımlı muhalif kesimin hem eğitilmesi hem donatılması lazım.’ Görüldüğü gibi Sayın Cumhurbaşkanı teessüfünü dile getiriyor, hayıflanıyor. Bunu Kobani Kürtlerine düşmanlık olarak yansıttılar.

BİZİM YÜZDE 4.5 HDP’YE GİTTİ

– Sanıyorum HDP yanında hizalanan Kürtlerin tek meselesi o konuşma değildi. O dönemin psikolojisi iktidarın genel olarak Kobani direnişine karşı bir tavır aldığı görüntüsü vardı. Seçimde bir etkisi olduysa….

AK Parti’nin yüzde 4.5 oy oranı HDP’ye gitti. Bu, yüzde 9 demek.

– Bu kadar büyük bir kayma sadece bir cümlenin manipülasyonu yüzünden olabilir mi? Yoksa Türk milliyetçisi kesimleri mutlu kılacak tonda bir seçim kampanyası yürütmenizden mi?

Ben bir örnek olsun diye bunu söyledim. Netice itibariyle sizin ne dediğinizden ziyade, karşı tarafın sizi nasıl anladığı daha önemli.
Çözüm süreci AK Parti’nin iradesiyle başlamış bir süreçtir. Biz 2005’te Sayın Erdoğan’la birlikte Diyarbakır’a gittik, orada ‘Kürt meselesi benim meselemdir’ dedi. Biz Kürt meselesiyle ilgili hangi adımı attıysak PKK ve onun uzantısı olan partiler ve STK’lar ‘Bakın biz vuruyoruz, can alıyoruz, kan döküyoruz, bunun karşılığında da kıymık kıymık taviz koparıyoruz, biz olmazsak bu haklar verilmez’ gibi bir propaganda yaptılar. 90’lı yıllarda bölgede devlet yargısız infaz yapıyordu, köy boşaltıyordu, gözaltında insanlar kayboluyordu, işkence hayatın normali haline gelmişti. JİTEM korkusu vardı. Şimdi JİTEM’in yerini PKK aldı. PKK vatandaşı tehdit ediyor, haraç alıyor. Mesela bu seçimde Van’da AK Parti’nin 600 müşahidi PKK tarafından tehdit edildi. İnsanlar can korkusuyla geldiler ‘Biz müşahitlik yapamayacağız’ dediler. Bir, kendi iradesiyle oyunu gidip HDP’ye veren vatandaş var. Apo’yu lider olarak gören, gönüllü olarak gidip oy veren insanlar var. Ama bir de ciddi tehdit ve şantajla insanlar sindirildi. Ha bizim bazı arkadaşlarımızın yanlış söylemleri olabilir mi? Olabilir. Biz hatadan beri falan da değiliz. Ama algı operasyonları yapıldı. Bazı aday tercihlerimizde yanlışlar olmuş olabilir. Neden HDP İstanbul 3. bölgede 5 milletvekili çıkarsın?

CUMHURBAŞKANI’NIN AK PARTİ-CHP’YE KARŞI BİR TELKİNİ YOK

– Sanki şöyle bir görüntü var; Sayın Cumhurbaşkanı AK Parti-CHP koalisyonunun çok yaşayabilir olduğuna inanmıyor. En son HDP milletvekili Celal Doğan yaptıkları görüşmedeki hissiyatı böyle nakletti. Bu tür değerlendirmeler Erdoğan’ın Türkiye’yi yeni bir seçime götürecek bir azınlık hükümetinden taraf olduğu yönünde yorumlara neden oluyor. Sizin böyle bir hissiyatınız var mı? AK Parti içinde koalisyon ve erken seçim ayrışması var mı?

Bizim partinin bir ortak söylem grubu var. Geçen hafta da toplandık biz. Benim de içinde bulunduğum bu grupta Sayın Beşir Atalay, Sayın Bülent Arınç, Sayın Yalçın Akdoğan, Sayın Nabi Avcı, Sayın Ömer Çelik, Sayın Mahir Ünal var. Orada da bu konuşuldu hiçbiri Sayın Cumhurbaşkanı’ndan böyle bir telkin almamış. Ben gidip birebir Sayın Cumhurbaşkanı ile bu konuları konuşmuş değilim ama arkadaşlarımın hiçbirisi ‘Cumhurbaşkanı CHP-AK Parti koalisyonunu uygun görmüyor’ şeklinde bir telkin yapıldığını ifade etmedi. O zaman bu nedir? İnsanlar tahmin yürütüyorlar. Tabii Sayın Cumhurbaşkanı’nın ya da başka bir yetkilinin farklı görüşleri de olabilir. Görüşü öyleyse ona da saygı duymamız gerekiyor. Neticede iki siyasi partinin protokol metninde anlaşması halinde ve sürdürülebilirliği olan bir hükümet kurması halinde ben Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu konuda farklı bir tutum içinde olacağı kanaatinde değilim. Kaldı ki Sayın Cumhurbaşkanımız biz eski milletvekillerine verdiği iftar yemeğinde yaptığı konuşmada bir azınlık hükümetini tasvip etmediğini açıkça söyledi.

BU ANAYASA KALDIKÇA CUMHURBAŞKANI KENAN EVREN’İN YETKİLERİNİ KULLANIR

– CHP’nin seçim kampanyasından bugüne ‘Cumhurbaşkanı’nın anayasal sınırlar içine çekilmesi’ gibi bir meselesi var. İlk turda bunun konuşulmadığını anlıyoruz. AK Parti CHP koalisyonuna doğru daha da derinleşse bile bu mesele kırmızı çizgi olarak mı kalacak? Yoksa bunun bir marjı var mı?

Cumhurbaşkanı hükümet kurma görevlendirmesini yapan makam. Başbakan kendisini görevlendiren bir makamla ilgili olarak oturup bu manada bir müzakere süreci içinde olamaz, bu doğru da değil. Sayın Cumhurbaşkanı halkın yüzde 52 oyuyla seçilmiştir. Cumhurbaşkanı’nın meşruiyetini zaten kimse tartışmıyor. Ben bugüne kadar Sayın Erdoğan’ın ağzından ‘Ben anayasal sınırları aşarım taşarım’ gibi bir şey duymadım. Neticede yorum farkıdır. Hiç kimse, Cumhurbaşkanı da dahil, anayasa ve kanunların vermediği bir yetkiyi kullanamaz. Anayasa’nın 104. maddesinde cumhurbaşkanına verilen yetkiler bellidir. Bana sorarsanız Sayın Erdoğan’ın şahsından soyutlayarak söylüyorum. Parlamenter demokratik sistemde bu yetkiler çok fazladır. Sayın Gül cumhurbaşkanı olduğu dönemde de ben bunu söylemiştim. Bugünkü yetkiler Kenan Evren’e göre hazırlanan yetkilerdir, parlamenter demokratik sisteme uygun yetkiler değil. Düşünebiliyor musunuz, bir bakan kendi danışmanını cumhurbaşkanının onayı olmadan seçemez. Kenan Evren’in darbeden sonra kendisi için hazırlattığı yetkiler duruyor. Bunları Tayyip Bey kendisi için icat etmiş değil. Ama bu Anayasa yürürlükte olduğu sürece Sayın Cumhurbaşkanı bu yetkileri kullanır.

CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’IN AÇILIŞLARI AK PARTİ’YE YARAMADI

– ‘Sayın Cumhurbaşkanı acaba kendi çerçevesi dışında siyasi alana müdahale mi ediyor’ sorusunun en net vücut bulduğu nokta seçim kampanyası sırasında AK Parti için meydanlara çıkmasıydı. Cumhurbaşkanlığının tarafsızlığı konusunda çarpık bir görüntü verilmedi mi?

Sayın Cumhurbaşkanı yetkisini halktan alan bir kişi. Kimse Cumhurbaşkanı’na ‘Meydanlara inme, açılış yapma’ diyemez. Fakat o açılışların, o meydanlara inmenin AK Parti’ye oy isteme amacına yönelik olduğu algısı, bu propagandanın zemin bulması AK Parti’ye yaramamıştır. Bu zaten kamuoyu araştırmalarıyla ortaya çıkmış bir şey.

– Peki Cumhurbaşkanı Erdoğan bunun farkında mı?

Tabii ki farkındadır. Netice itibariyle bir anketi sadece bir-iki şirket yapsa örneklem iyi değil, tutarsızlık var derseniz. Ama bir, iki, üç, beş bunu ortaya koyuyorsa başka. Eğer muhalefetin bütün meselesi buysa bu zaten geride kaldı. Siz herkesin AK Partililiğinden şüphe edebilirsiniz de Sayın Tayyip Erdoğan’ın AK Partililiğinden şüphe etmezsiniz. Şu anda cumhurbaşkanıdır, yasal olarak tarafsız olmak durumundadır ama AK Parti’nin kurucusu Sayın Tayyip Erdoğan’dır.

– 7 Haziran’da ortaya çıkan tablo sonrasında Tayyip Erdoğan başkanlık arzusundan vazgeçmiş midir?

 Onun vazgeçip vazgeçmeyeceğine ben veya siz karar veremezsiniz, kendisi karar verecektir.

 – Parti vazgeçti mi?

Başkanlık Sistemiyle ilgili olarak Sayın Başbakan, bu seçim sonuçlarıyla en azından şimdilik başkanlık sisteminin vatandaşın gündeminde olmadığını ortaya koyduğunu ifade etti. İster iyi anlatılamadı deyin ister başka türlü, sonuç bu. Halkın mesajını partimizin doğru okuduğuna inanıyorum.

– Biz bu süreçte AK Partili pek çok yetkili ağızdan da başkanlık sisteminin Türkiye için tek çıkış yolu olduğu söylemini sıklıkla duyduk.

AK Parti’de bu konuda değişik görüşler olabilir. AK Parti’nin ön saflarında yer alan arkadaşların çoğu (bakan, genel başkan yardımcısı, MYK, MKYK üyeleri olanlar) bugünkü gibi bir koalisyon çıkmazının olmaması için başkanlık sisteminin Türkiye için daha iyi olacağına inanıyor. Ama sizin bir şeye inanmanız başka, bugün Türkiye’deki şartların ve kamuoyunun tercihi başka. Siz halkın arzularına uymak zorundasınız. Eğer vatandaş ‘Arkadaş, bu başkanlık sistemi benim çok da kafama yatmadı’ dediyse o zaman bunda ısrarcı olmayacaksınız.

17-25 ARALIK İÇİN HÜKÜMETİN DEĞİL MECLİS’İN NE DİYECEĞİ ÖNEMLİ

– 17-25 Aralık koalisyon görüşmelerinde nasıl bir mutabakata bağlanabilir sizin açınızdan? 

Neticede icra organının ne söylediğinden ziyade Meclis’in ne dediği veya diyeceği önemlidir. Hükümetler bir şey söyler ama parlamentolar farklı kararlar alabilir. Ben 2003’te 58. Abdullah Gül hükümetinde kültür bakanıydım. 1 Mart tezkeresine karşıydım. Ret oyu verdim, oy gizli olmasına rağmen bunu ilan ettim. Bakanlar Kurulu’nda Sayın Gül’e tavrımın hükümet içinde sıkıntı yaratması halinde istifa edebileceğimi söyledim. Hatırlarsanız o zaman AK Parti’den 97 milletvekili ret oyu kullandı. Parti yönetimi, tezkerenin geçmesini ısrarla istemesine rağmen sonuç aksine çıktı. Biliyorsunuz, parti çok gayretler gösterdi.

ÇAMURUN ÜZERİNE OTURMAYIZ

– Meclis soruşturması dosyalarının açılması gündeme gelebilir mi?

Diyelim ki meclis soruşturması dosyaları yeniden açıldı, dikkat edin oralarda kullanılan oylar gizli oylardır. Siyasi partilerin bağlayıcı bir grup kararı alması zaten yasal olarak söz konusu olmaz. Koalisyon ortakları diyelim ki böyle bir karar verdi, bu oturup konuşulabilecek bir meseledir. Bunu yeniden dosyaları açalım, yeniden yargılayalım anlamında söylemiyorum. Nitekim Sayın Başbakan da ‘Hiç kimse sorgulanmaz değildir, ben dahil’ dedi. Biz hepimiz dünyada da ahirette de hesap vermek durumundayız. Bir yanlışın üzerine bile bile hiç kimsenin oturmaması gerekiyor. Geçmişten beri de hep şunu söyledik; ‘Arkadaş, adımız AK Parti ise biz çamurun üzerine oturamayız’. Tabii 17-25 Aralık operasyonlarının bir başka anlamı var. Malum bu, bugün paralel denen ekibin bir operasyonuydu. Biz hükümet ve millet iradesi üzerindeki bütün vesayetleri reddediyoruz.

CEMAATLE MÜCADELEDE CHP İLE ANLAŞMAMIZ MÜMKÜN

TOPYEKÛN CADI AVI DOĞRU DEĞİL

– CHP’nin koalisyon ortağı olması durumunda devletin içinde vesayet kurmaya çalıştığını söylediğiniz Gülen cemaatine karşı mücadelede sizinle aynı noktaya gelebileceğine yönelik sinyaller alındı mı şu ana kadar?

Tabii CHP’nin eğilimini biz tayin edemeyiz. Ama tüm vesayetlere karşı duruş sergilenmesi gerektiği hususunda CHP ile anlaşabilmemiz mümkündür. Birisi Adıyaman şeyhini sever, birisi Fethullah Hoca’yı sever, birisi Cübbeli Ahmet Efendi’yi sever vs. Birisi de ateisttir, bu taraklarda bezi yoktur. İnsanlar birini sevme  veya sevmeme konusunda özgürdür. Ne var ki, bu sevgilerini veya mensubiyetlerini bulundukları makama ve kararlarına karıştıramazlar. Düşünün ki AK Parti değil de CHP iktidardadır fakat bir müsteşar veya bir genel müdür veya bir emniyet müdürü, hiyerarşik yapı içinde kendisine gelen talimatlara göre değil de kendi cemaatinin, tarikatının, ideolojik grubun veya bağlı bulunduğu locanın talimatlarına göre hareket ediyor. Bu kabul edilebilir mi? Bir de şunu söyleyeyim; topyekûn birilerinin düşman ilan edilmesi, topyekûn bir cadı avına çıkılmasını da ben demokratik hukuk devletinde doğru bulmam.

– Ama son 3 yılda tam da böyle bir cadı avı görüntüsü çıkmadı mı?

Karşı tarafta yanlış yapan birileri vardır diye, o yanlışlara karşı tedbir alırken bizim de başka yanlışlar yapma gibi bir lüksümüz yok. Mesela PKK bir terör örgütüdür, şiddet de yapar, kurunun yanında yaşı da yakar. Ama devlet böyle bir şey yapamaz.

BALYOZ’UN DARBE EYLEM PLANI OLDUĞUNA HÂLÂ İNANIYORUM

– Siz AK Parti’nin idare ettiği devletin son iki senedir Gülen cemaatine yönelik yaklaşımında yanlışlar yapıldığını düşünüyor musunuz?

Ben tabii teker teker soruşturmaların seyrini dosya dosya bilemem. Burada önemli olan şey suçların ferdiliği prensibidir. Her dönemin itibar edilen yaftaları var. Gerçekten yerine oturan tespitlerle beraber, birisini harcamak için vurulan yaftalar da var. DSP iktidarı sırasında ‘mürtecidir’ diyorlardı. Bugün birisi diğerinin ayağını kaydırmak için ona ‘paralelci’ diyor olabilir. Bu tür haksızlıklar yapılıyor olabilir. Ama AK Parti’nin hükümet iradesi olarak bu yanlışı yapmak istediği kanaatinde değilim. Ama uygulamada kurunun yanında yaş da yanabilir. Ergenekon olayında olduğu gibi. Şimdi Balyoz davası için ben ilk gün söylediklerimin hâlâ arkasındayım. Efendim harp planı hazırlıyorduk, oyun oynuyorduk ama kişilerin adını vererek konuşuyordunuz. Bir bunun karar vericileri var, bir de….

– O karar verici dedikleriniz de beraat etti ama…

Mahkeme beraatına bakacak olursanız Menderes’i idam ettiren de bir mahkemedir. Ama ben Menderes’in masum olduğuna inanıyorum.

– O halde Balyoz plan seminerinin bir darbe hevesi olduğuna dair düşünceniz bugün de net şekilde devam mı ediyor?

Kesinlikle devam ediyor. Ben Balyoz’un darbe eylem planı olduğuna o gün de inanıyordum, bugün de inanıyorum. Ama bu arada Balyoz davası yürütülürken kurunun yanında yaş da yandı. Burada yanlışlar var. Ama evet millete karşı bir oyun oynuyordunuz ve işin garip tarafı tarih 15 Mart 2003. Biliyorsunuz 59. hükümetin kurulduğu gündür Balyoz eylem planının karara bağlandığı gün. Efendim elektronik kayıtlar ne kadar doğru ne kadar yanlış ayrı bir olay. Benim vicdani kanaatim hâlâ aynı. Paralelle mücadeleye dönersek… Şimdi birisi suçludur da onun yanına 5 kişi ilave edilerek kurunun yanında yaş da yanıyorsa burada anormallik var demektir. Bu durumla ilgili çok iddia var. Hatta kendisi paralelcidir, alakasız bir adamı ‘paralelci’ diye ihbar ediyor. Mağduriyet söz konusu olunca da onlara aleyhte propaganda yapma şansı doğuyor tabii.

– Sizin daha 2012’de şöyle bir açıklamanız var; ‘Cemaat, devleti ele geçirdi iddialarına kargalar güler’.

Ben o gün eldeki verilere dayanarak bunu söyledim. Ben bugün, Fethullah Gülen cemaatine mensup veya sempatizan bazı yetkililerin belli kademelere geldikten sonra bir güç zehirlenmesi yaşadıklarını ve içinde bulundukları camianın gücünü arkalarına alıp siyaseti ve devleti dizayn etmeye kalktıklarına inanıyorum. Bunlarla ilgili hukuk ve kanunlar ne söylüyorsa o yapılmalı. Ancak sıradan mensupların rahatsız ve rencide edilmemesi gerektiğini hep söyledik, söylüyorum. Aksi bir durum, hukuk devletine de hakkaniyete de uymaz.

İÇİMİZDE BİR GENEL BAŞKANLIK TARTIŞMASI YOK

– Siz geçtiğimiz haftalarda erken seçim olursa 3 dönem kuralı ortadan kalkar şeklinde bir beyanda bulundunuz. Bu konu bugün AK Parti içinde Sayın Davutoğlu ile birlikte üzerinde çalışılan bir konu mu? AK Parti’nin ağustos sonundaki kongresinin bir gündem maddesi mi bu?

Kongre ağustosta, eylülde de olabilir, ekimde de olabilir. Şu anda ha denilse bizim olağan kongremizin yasal süre içinde toplanmasının önünde herhangi bir engel yok. Ama önceliğimiz Türkiye’yi bir an önce bir hükümete kavuşturmaktır. Ayrıca içimizde bir genel başkanlık tartışması da yok. Ama eğer neticede bir seçim olursa 68 kişi için 3 dönem kuralı otomatikman kalkmış olur. Ama bu 68 kişi yine listeye girecek diye bir şart yok. Bir kısım arkadaşımız kendisi aday olmayacak. Bir kısmı müracaat etse de konmayabilirler. Ama hükümet kurma mesaimizden dolayı bu konu gündeme de gelmedi, hiç konuşulmadı bile. Ama benim şahsi fikrim her halükârda bu kuralın kaldırılması yönünde. Biz, 2015’te bir seçim yapılır ve Türkiye kemiksiz bir 4 yıl kazanır gibi bir beklenti içindeydik. Biliyorsunuz, uluslararası finans çevreleri istikrara bakar, önünü görmek ister. Maliye Bakanımızın açıklaması var biliyorsunuz; ‘Bir daha seçime gidersek 2015’i de kaybedebiliriz’. Bu doğru bir tespittir. Ben 3 dönemlik arkadaşlar içinde de ‘Aman hemen seçime gidelim’ diye bir tavırla karşılaşmadım.

ABDULLAH GÜL’LE GÖRÜŞÜYORUM KIRGINLIKLARI OLABİLİR AMA AK PARTİ’YE KARŞI BİR TUTUM İÇİNDE OLMAZ

– ‘Üç dönemlikler Abdullah Gül ile yeni bir parti kurma hazırlığında’ şeklindeki tevatürler nereden çıkıyor o halde? Tam da bu söylentiler Ahmet Sever’in kitabının çıktığı döneme gelince farklı yorumlandı. Hem de o kitapta Gül ile Erdoğan’ın olaylara bakış ve yönetim farkının vurgulandığı bir kitap olunca belli çevreler ‘Acaba bir hazırlık mı var’ diye düşündü.

Metropol’ün son araştırmasında yüzde 35 ve üstü vatandaş desteğine sahip olan Türkiye’de 3 lider var. Sayın Tayyip Erdoğan, Sayın Abdullah Gül ve Sayın Ahmet Davutoğlu. Türkiye’de ilk 3 sıradaki liderin bizim partimizden çıkmış olması AK Parti açısından iftihar vesilesidir. AK Parti’de lider vasfına sahip birçok insan bulabilirsiniz. Bu bizim zenginliğimizdir. Sayın Gül bu partinin kurucularındandır, AK Parti hükümetlerinin ilk başbakanıdır, sonra dışişleri bakanıdır, en son da 7 yıl şerefiyle cumhurbaşkanlığı yapmıştır. Sayın Gül’ün kamuoyunda da ciddi bir karşılığı var, bizim nezdimizde de çok büyük sevgi ve sempatisi var. Herkes kendini bir insana daha yakın ya da uzak hissedebilir. Herkesin farklı sempatileri olabilir. Sayın Gül’ün AK Parti’ye ya da Türkiye’nin siyasi istikrarına zarar verecek bir tutum içinde kesinlikle olmayacağına inanıyorum. Sayın Gül’ü seven, cumhurbaşkanlığından ayrıldıktan sonra da çeşitli vesilelerle görüşen biri olarak söylüyorum.

KURUMSAL DAVET OLMADAN ADAY OLMAZ

– En son ne zaman görüştünüz?

15-20 gün önceydi. Kendisini ziyaret eden, dertleşen, konuşan bir insan olarak bunu söylüyorum. Sayın Gül siyasi ahlakı tescillenmiş olan bir insandır. Kendisi başbakandı, Siirt seçiminin sonucu belli oldu, Sayın Erdoğan daha mazbatayı bile almadan istifa etti. Sonra Cumhurbaşkanı oldu. ‘Ben yine adayım’ diye ortaya çıkabilirdi, çıkmadı. Benim Ahmet Sever’in kitabı üzerinden ya da bir başkasının değerlendirmesi üzerinden bir Abdullah Gül değerlendirmesi yapmam doğru değil. Müsade edin ben tanıdığım Abdullah Gül’ü değerlendireyim.

– Ama o kitaptan şöyle bir tablo çıkıyor: Biraz önce bahsettiğiniz noktalarda tamam o tavrı sergiledi ama geçen sene AK Parti kurultayının apar topar bir hamleyle kendisinin cumhurbaşkanlığını bırakmasından önceki bir tarihe çekilmesinden rahatsızlık duymuş. Ahmet Sever’in böyle bir tespiti var. Siz kendisiyle bu kadar istişare yapan bir insan olarak böyle bir kırgınlığı olduğunu düşünüyor musunuz?

‘11. Cumhurbaşkanı bir daha cumhurbaşkanı adayı olamaz’ diye bir kanun çıkardığınız zaman bundan 11. Cumhurbaşkanı’nın hoşnut olmasını bekleyebilir misiniz? Bu bir kırgınlık yaratır mı? Yaratabilir. Sayın Abdullah Gül’ün bazı konularda farklı düşünmesi, bazı şeylere kırılmış olması, bazı konularda sitemlerinin olmasını kimse yadırgamasın. Tayyip Bey’in de belki bazı zamanlarda ona bazı sitemleri olmuştur. 40 yıllık yol ve dava arkadaşı olan insanlar tornadan çıkmış malzeme gibi olmak zorunda değildir. Biz ayrı bireyleriz, farklı görüşlerimiz olabilir ama büyük fotoğrafta birlikteysek gerisi teferruattır. Neticede AK Parti içindeki büyük fotoğrafta Sayın Abdullah Gül de, Sayın Erdoğan ya da Sayın Davutoğlu arasında büyük bir kırgınlık ya da büyük bir ayrılık olduğu kanaatinde değilim. Bir de şu var; büyük yürek sahipleri birini severken kendisini diğerine karşı olmak durumunda hissetmez. Tayyip Erdoğan’ı sevmek için Abdullah Gül’e karşı olmak gerekmez. Abdullah Gül’ü sevmek için Tayyip Erdoğan’a karşı durmak gerekmez.

– Peki partiye dönmesini isteyenler var mı?

 Diyelim ki önümüzde kongre var, Sayın Gül gelip de ‘ben de adayım , ey il başkanları, ey delegeler bana oy verin’ gibi bir tavrın içine hayatta girmez. Ama günün birinde bu parti – genel başkanından yetkili kurullarına kadar- rızaya dayalı olarak Sayın Abdullah Gül’e ‘Bizim size şurada ihtiyacımız var’ diye bir  davette bulunursa, Abdullah Gül’ün ‘Ben yokum, kendimi emekliye ayırdım’ diyeceği kanaatinde değilim. Bunun dışında kalan tahmin ve dedikoduları Sayın Gül de partimiz de ciddiye almıyor. Ben Sayın Abdullah Gül gibi devletin her kademesinde bulunmuş bir tecrübe birikiminin verebileceği bir çok hizmet olduğunu düşünüyorum. Ama siyasetin içinde ama bir düşünce kuruluşunda ama bir uluslararası kuruluşta. Abdullah Bey o dinamizme sahiptir.

Röportajı Hürriyet Gazetesi’nde görmek için tıklayın

GAZİANTEP

SOSYAL MEDYA

302Subscribers+1
1,012,824FollowersFollow

SON GÖRÜNTÜLENLER

Çelik, burada yaptığı konuşmada, iftar yemeğinin ana temasının genelde Afrika, özelde de Somali olduğunu, bugün Afrika'nın kan ağladığını söyledi. ...