Kitapları

Türk Dostu İngiliz Türkolog Charles WELLS

Tarih boyunca, Batılılar doğuyu ya haçlı zihniyeti ile veya büyük çapta bu zihniyetin tesirinde kalarak değerlendirmişlerdir. İslam dünyasında seyahat eden Batılıların çoğu ya ticarî imkânlar elde etme peşinde, ya değerli eşya ve eser peşinde veyahut da siyasî veya dinî misyonerlik faaliyetleri içerisindedirler. Batılıların tarih boyunca İslam âlemine karşı beslemiş oldukları kin ve bu kinin tahrikiyle tertipledikleri entrikaların teferruatını Ahmed Rıza Bey’in, Ziyad Ebüzziya tarafından Türkçe ve “Batı’nın Doğu Politikasının Ahlaken İflası”adıyla çevirip yayınladığı (Kültür Bakanlığı, 1993) La Faillite Morale De La Politique Occidentale En Orient(Paris-1928) isimli eserine havale ediyoruz.

Osmanlı ülkesine gelen birçok Avrupalı, Türkçe bilmedikleri için Türklerle diyalog kuramamış, irtibatlı oldukları levantenlerden aldıkları yalan yanlış bilgilerle Türkler veya genel olarak Müslümanlar hakkında yanlış hükümler vermişlerdir. Öte yandan Osmanlı Devleti, iyi günlerinde kendisini Batılılara anlatma gereği duymamış, zor günlerinde ise kendisinden maddi olarak üstün hale gelmiş olan düşmanını tanımağa çalışmıştır. Öyle ki Osmanlı Devleti’nin kendi dilini ve kültürünü Batı’ya öğretmesi şöyle dursun XIX.Asrın ikinci yarısından itibaren diplomaside Fransızca kullanılarak onların bu alanda bile Türkçe öğrenmelerine gerek kalmamıştır. XIX.Asrın başlarında bile Türkiye’ye seyahat eden İngiliz yazar Charles Mac Farlane, ülkesine döndükten sonra yayınladığı “Constantinople in 1828” (London-1828) isimli eserinde Türleri, pis, vahşi, cahil olarak Avrupa kamuoyuna sunuyordu. Adı geçen eser aynı yıl Paris’te “Constantinople et la Turguie in 1828” ismiyle Fransızca olarak yayınlanır.

Aynı yıllarda Türkleri ve Müslümanları fanatik Hıristiyan gözüyle değerlendiren Mac Ferlane ve benzeri Avrupalıların yanı başında, son derece objektif olarak Doğu’yu, özellikle de Türkleri değerlendiren Batılı ilim ve siyaset adamları vardır. Bunlardan David Urguhart, “The spirit of The East” (London-1838) isimli eseriyle İngiltere’de o güne kadar ortaya konan ve “barbar” kelimesiyle özetlenen “Türk” imajını alt üst eder. Urguhart, Türklerin İslâmiyet potasında oluşturdukları medeniyete, yaşama tarzına hayranlığını ifade etmekle kalmıyor, Doğu’yu maddî olarak geri kalmışlığına rağmen ruh ve fazilet plânında yaşanan bir dünya olarak tasvir ediyordu. Fransız Abdolonyme Ubicini, “La Turquie Actualle” (Paris – 1835) ve “Letters on Turkey” (London-1856) isimli eserleriyle Urquart’ın açtığı yolda, gerçek Türk insanını ve onların bayraktarlığını yaptığı İslamî ruhu Avrupalılara anlatmağa çalışır. İşte bu çalışmada tanıtmağa çalıştığımız Charles Wells, bütün fikirlerinde isabet olmasa bile, bize ve bizim değerlerimize dinî taasupla değil, bir ilim ve düşünce adamının objektif nazarıyla bakan Avrupalılar kafilesindendir. İlerki sayfalarda görüleceği gibi Wells, Türklerin Avrupa’da yanlış olarak tanıtılmış olmasından en az bizim kadar muzdariptir.

Beş tane eseriyle Batı’da, Türk Dili ve Edebiyatı’nın tanıtılmasına büyük hizmeti olduğu gibi, gerek bu eserlerde yeri geldikçe ve gerekse müstakil makalelerle bizi Avrupa kamuoyunda her fırsatta savunan bu değerli ilim adamının ülkemizde hemen hemen hiç tanınmaması bizi böyle bir kitapçık hazırlamağa sevketti. Kitapta, Wells’in kısa bir biyografisi verildikten sonra eserlerinin tanıtımı yapıldı. Son bölümde ise yazarın Tükleri ilgilendiren çeşitli konulardaki fikirlerini ortaya koyan makalelerine yer verildi.

Çoğunluğu İngilizceden tercüme olan bu yazıların yanında, Yazarın Türkçe yazdığı bazı makaleler de çalışmaya eklenmiştir. İngilizceden yapılan tercümelerde orijinal metne bağlı kalınmış ancak Türkçe olanlar aynen konmuştur.

Temizlik Doğudan Gelir

Neredeyse ikibuçuk asırdık ki,toplumumuz Batı’nın maddî üstünlüğü karşısında zaafiyet komleksi içerisine girmiştir. Hal böyle olunca her meselede mukayese unsurumuz Batı olagelmiştir.

XIX.asır Osmanlı aydınları “asrileşmek”ten söz ettikleri zaman tayin ettikleri hedef Batı olduğu gibi, günümüzde dillerden hiç düşmeyen “çağdaşlaşmak” sloganının gösterdiği istikamet de Batı’dır. Dolayısıyla burada temizlik konusunda “Batı ve Biz” mukayesesi yapma durumundayız.

Bu eserde öncelikle genel olarak temizlik kavramı ele alınmış, İslâm dini ile Hıristiyanlık âleminin temizliğe bakışı incelenmiş ve daha sonra bazı sorulara cevaplar aranmıştır. Avrupalı temiz miydi? Bugün temiz midir? Şayet temizse gerçekten bize anlatıldığı gibi kaldırımlarına yağ dökülse yalanır cinsten midir? Bizim bu konudaki durumumuz ne idi? Şimdi ne haldeyiz? Bu ve benzeri sorulara cevaplar aranırken özellikle Batılı yazarların şahitliğine başvurulmuştur. Avrupa’nın bugün temizlik açısındaki görüntüsü değerlendirilirken bizzat kendi gözlemlerimiz esas alınmıştır. Mânevi temizlikle maddi temizlik birbirinden ayrı düşünülemezse de bizim burada ele aldığımız temizlik maddî, fiziki olan temizliktir.

Özellikle kâinata Allah tarafından konan tabii kanunların ihlâl edilmesiyle ortaya çıkan çevre kirliliği probleminden dolayı dünyanın gündeminde mühim bir yer işgal eden temizlik konusu çeşitli seviyelerde ele alınırken Batı’nın bu konudaki iç yüzü gösterilmiş, aynı zamanda bizim şimdiki görüntümüzün bir özeleştirisi yapılmıştır.

Sosyal meselelerde ne kadar objektif olunabiliyorsa burada o kadar objektif olmaya çalıştık. Batı ile aramızda mukayese yapılırken uç noktalarda dolaşılmamış orta tabakadaki insanların yaşama biçimi esas alınmıştır. Böyle bir eseri sunmakla bir parça faydalı olabilirsek kendimizi mutlu sayacağız.

Bir Dönem Böyle Geçti

18 Nisan 1999 tarihinde yapılan 21. dönem milletvekili genel seçimlerinde Doğru Yol Partisi’nin milletvekili olarak Meclis’e giren Hüseyin Çelik, 2001 yılında DYP’den istifa ederek AK PARTİ’nin kurucuları arasında yer aldı. “Bir Dönem Böyle Geçti”, şu anda AK PARTİ Genel Başkan Yardımcılığı ve Parti Sözcülüğü görevini yürüten Çelik’in DYP’deki 3.5 yıllık milletvekilliği sürecinde Meclis’te yaptığı konuşmaları ve faaliyetleri toplu olarak bulabileceğiniz, aynı zamanda tarihe tanıklık etmek üzere hazırlanmış bir eser.

Ali Suavî ve Dönemi

Ali Suavi ve Dönemi Tanzimattan sonra Türk devlet adamları, aydınları ve edebiyatçıları ya siyasî aksiyon yahut da medeniyetçilik yoluyla Türkiye’nin kurtulacağına inanmışlardır. Birinciler bunu siyasi rejim meselesi olarak görmüşler, mutlak monarşiden meşrutî monarşiye geçerek çözmek istemişlerdir. İkinciler ise hiçbir siyasî ve ideolojik maksat gütmeden ilim, kültür ve eğitim vasıtasıyla Türkiye’yi kurtarmaya ve kalkındırmaya çalışmışlardır. Bu, “medeniyetçilik” dediğimiz fikir hareketinin gayesidir. Ancak bazen bu iki cereyanın karıştığı, medeniyetçiliğe siyasi aksiyon kadar önem verildiği görülür. Namık Kemal neslinin içinde bulunduğu Yeni Osmanlılar ve Jön Türkler I. Grupta yer alırken, Şinasi’den itibaren bir silsile medeniyetçi aydınlar II.Grubu teşkil ederler.

Son çağ Türk fikir, edebiyat ve siyaset hayatı onların mücadelesi ve fikirleriyle vücuda gelmiştir. I.ve II.Meşrutiyetin arkasında bu fikrî ve siyasi zemin vardır.

Hayatı eserleri ve fikirleri üzerinde bir araştırma yaptığımız Ali Suavî umumî bir bakışta birinci grup içinde yer alır. Ancak o, meselenin sadece siyasî aksiyon yoluyla ve rejim mücadelesiyle halledileceğine kani değildir. Bu itibarla Yeni Osmanlılar denilen yarı ihtilâlci bir cemiyet içinde yer almakla beraber ötekilerden farklı olarak bir ilim, kültür ve fikir politikacısı olarak görünür. Yahya Kemal’in Mizancı Murad Bey için verdiği “Türkiye’de fikir politikacılığını icad edenMurad Bey’dir” hükmü, devrine göre geniş kültür tecessüsü düşünülürse, hakikatte Suavî için daha doğrudur.

Ali Suavî XIX.asır Türk fikir ve edebiyat tarihinde kendisinden çok söz edilen bir şahsiyet olmakla beraber onu bütün cepheleriyle geniş olarak ele alan bir araştırma henüz yapılmamıştır. Bunun sebeplerinden biri, Yeni Osmanlılar Cemiyetinin bir bütün olarak yahut mensuplarının bu cemiyet içindeki rollerini tek tek inceleyen ilmî araştırmaların yokluğudur. Ebüzziya Tevfik’in Yeni Osmanlılar Tarihi, biraz da Namık Kemal’i yüceltmek için yazılmış sübjektif, hatta romanesk bir eserdir. Orada anlatılanlardan yola çıkarak varılacak hükümlerde ihtiyat payı daima fazla olacaktır.

Bununla beraber doğrudan veya dolayısıyla Yeni Osmanlılar’dan bahseden eserler ve araştırmalar elbetteki mevcuttur. Nitekim Prof.Dr. Ahmed Hamdi Tanpınar, Prof. Hilmi Ziya Ülken, Prof.Dr.Mehmet Kaplan, Prof.Dr.Ömer Faruk Akün, Prof.Dr.Kaya Bilgegil, Prof.Dr.Şerif Mardin, İhsan Sungu, Fevziye Abdullah Tansel, Ziyad Ebuzziya, Dr.Mümtazer Türköne, Dr. Adnan Akgün’ün çalışmaları bu konuyu çeşitli yönleriyle aydınlatan değerli araştırmalardır. Bu itibarladır ki Ali Suavînin bütün cepheleriyle ortaya konulması, yalnız kendi bakımından değil, Yeni Osmanlılar tarihi açısından da hareketin aydınlatılmasına katkılar sağlayacaktır.

Ali Suavî sadece mizaç ve karakteri itibariyle değil, fikirleri ve hayat aksiyonu yönünden de problematik bir şahsiyettir. Belki de bu yüzden onun hakkında çok çelişkili, hatta birbirine zıt hükümler verilmiştir. Ancak bu hükümlere bakarak onun ne olduğu kadar ne olmadığını da anlamak güçtür.

Bu çelişkili hükümler arasında bir kutupta “olağanüstü zeki” “mütebahhir âlim”, “değeri bilinmemiş idealist”, “kahraman şehit Ali Suavî; öteki kutupta “cahil”, “şarlatan”, “küçük adam”, megalomanyak”, “mağrur”, “hain”, ajan Ali Suavî” vardır.

Bu çalışmamızda bütün bu zıt hükümlerin uzağında kalarak devir – şahsiyet – eser – fikir bütünlüğü içinde objektif bir Ali Suavî monografisi vücuda getirmeye çalıştık. Onu araştırırken kendimizden ziyade eserlerini ve hakkında bulabildiğimiz yerli ve yabancı belgeleri konuşturmayı tercih ettik. Daha önce verilen bilgileri ve ileri sürülen iddiaları ancak bu şekilde bir kontrol süzgecinden geçirmek mümkün ve keza bugüne kadar Ali Suavî hakkında yapılmış bazı münferit çalışmalardan yine ancak bu şekilde yararlanmak veya onları tashih etmek kabil olabilirdi.

Araştırmamızın çeşitli bölümlerinde yer yer yaptığımız budur.

Bugüne kadar Ali Suavî üzerinde yapılmış veya yayınlanmış çalışmalar fazla değildir. Kronolojik sırayla bu çalışmalar şunlardır:

“Ali Suavi’nin Türkçülüğü”, İsmail Hami Danişmed, Ankara 1942; “Ali Suavi” Behice Kaplan (İ.Ü.Edebiyat Fakültesi Türkiyat Enst. Yayınlanmamış Mezuniyet tezi,1944); “Sarıklı İhtilalci Ali Suavî”, Mithat Cemal Kuntay, İstanbul 1951; “Tanzimatın İki Ucu: Münif Paşa ve Ali Suavî” Yrd.Doç.Dr.İsmail Doğan, İstanbul,1991 Bunların dışında Ali Suavî ve devri üzerine yazılmış bir yığın makale vardır. Onlar çalışmamızın Bibliyografya bölümünde zikredilmiştir.

Yukarıdaki çalışmaların bazısında “dokümantasyon” eksikliğinden, bazısında devirlerinin hakim temayüllerine uymak endişesinden, bazısında ise günümüzün kavram ve eğilimlerini mutlaka Ali Suavî’ye bulaştırmak çabalarından ileri gelen bir boşluk, noksanlık ve subjektif bakış tarzı vardır.

Biz Türkiye’de ve Avrupa’da girebildiğimiz kütüphane ve arşivleri geniş bir taramaya tabi tutarak bu eksiklikleri telafi etmeye çalıştık. Ali Suavî’nin 1865 – 1878 yılları arasındaki 13 yıllık yoğun yazı ve mücadele hayatının dokuz buçuk yılı Avrupa’da girebildiğimiz kütüphane ve arşivleri geniş bir taramaya tabi tutarak bu eksiklikleri telafi etmeye çalıştık.

Ali Suavî’nin 1865 – 1878 yıları arasındaki 13 yıllık yoğun yazı ve mücadele hayatının dokuz buçuk yılı Avrupa’da geçmiştir. Hakkında hüküm verebilmek için onun hayat v aksiyon çizgisini iyi takip etmek, devrin Avrupası ve Avrupalı şahsiyetlerle bağlantılarını kurmak gerekiyordu. Londra, Paris, Lyon, Marsilya, Madrid, Montreux halkasında geçen bu hayatı ve bu münasebetleri adım adım izlemeye çalıştık. Bu suretle onu sadece kendi kendisi olarak değil, buralardaki çevreleriyle de tanımak ve tanıtmak istedik.

Araştırmamızı mümkün olduğu kadar geniş bir “documentation’a dayandırmaya çalıştık. İstanbul ve Ankara’daki devlet kütüphaneleri, üniversite kütüphaneleri , Başbakanlık Arşivi, Deniz Arşivi ve bazı özel arşivlerin dışında şu Avrupa arşiv ve kütüphanelerini de taradık:

Public Record Office (Londra), The National Register of Archives (Londra), History of medicine Archives (Londra), British Library Main Reading Room, North Library (Londra), Manuscripts Student’s Room (Londra), Oriental Collections (Londra), India Office Library and Records (Londra ), Newspaper library (Londra), Offical Publications and Social Sciences Servise (Londra), University of London Senate House Library (Londra), Shool of Oriental and African Studies Library (Londra) Bibliothèque INALCO (Paris).

Kitap, Giriş’i takiben 3 bölüm ve vesikalar kısmından oluşmaktadır.

Birinci bölüm’de Suavî’nin hayatı incelenmiştir. Ancak bu bölümü sadece bur hayat hikâyesi olarak değil, fikirlerinin bir gelişme macerası olarak ele aldık. Böylece Ali Suavî’nin hayat safhaları ile fikirleri arasındaki münasebetleri fikri bir biyografi tesis edecek şekilde göstermek istedik.

Üçüncü Bölüm’de, yazarın elde mevcut bütün eser ve makalelerinin tetkik edilmesi sonucu ortaya çıkan fikir kategorilerinin bir tasnif ve tahlili yapılmıştır. Bunlar ele alınırken kronolojik gelişme ve değişimlere dikkat edilmiştir. Böylece onun, şartların, zaman ve mekânın değişmesiyle olaylar karşısında nasıl bir tavır takındığı daha vazıh şekilde tesbit olunmuştur.

Kitabımızın sonunda verdiğimiz vesikalar, gerek Ali Suavî’nin hayat ve aksiyonuna, gerekse Suavî dönemindeki imparatorluk Türkiye’sinin bazı hayatî meselelerine ışık tutan orijinal ve bugüne kadar başka hiçbir yerde yayınlanmamış belgelerdir. Bu belgelerin büyük bir çoğunluğu İngilizce ve Fransızcadır. Onların anafikirleri veya özetleri kitabımızın ilgili yerlerinde verilmiş, ancak orijinal metinleri esere dahil edilmiştir.

3 bölümden ibaret “Bibliyografya”nın 1.Bölümünü Suavî’nin mevcut eserlerinin kronolojik listesini, II.Bölüm kendisinden bahseden eserleri, III.Bölüm ise faydalandığımız eser, süreli yayın ve araştırmaları ihtiva etmektedir. Ali Suavî’nin bulunamayan eserlerinin bazısı, mevcut kayıtlara göre tarafımızdan isimlendirilmiştir.

Yazarın İstanbul’daki Muhbir gazetesi ile Londra’da çıkardığı Muhbir’in biribiriyle karıştırılmaması için Londra Muhbir’ini dip notlarda Fransızca yazılışı olan “Le Mukhbir” ve gazetenin 37.sayıdan sonraki bölümü İngilizcesi “The Mukhbir” şeklinde verilmiştir.

Nihayet her anı ayrı bir didişmeyle, her safhası daimi bir galeyan ve feveran halinde akıp geçmiş bir hayatı, bazan insicamlı, bazan çelişkili bir fikriyatı, büyük aksiyon yollarını denerken kendi şahsiyetini de gerçekleştiren “İmpulsif” bir mizacı, ne kadar ayrıntılı olursa olsun, tek bir araştırmayla ortaya koymak elbette ki mümkün değildir. “Sen de Gemidesin” diyen Ali Suavî, batan bir imparatorluk gemisinden ne kurtarılabilecekse hepsini kurtarmaya çalışmış bir Türk aydınıdır. 1867-1878 yıllarının Türkiyesini tanımak isteyenler bu gemiden yükselen çığlıklara kulak verirken, Ali Suavî’nin de sesini duyacaklar ve ona eğildikleri her defasında bu sesin sahibini bizim burada yaptığımızdan daha iyi tanıyacak ve tanıtacaklardır.

Bu eserin aslı “Ali Suavî, Hayatı ve Eserleri” adı ile İstanbul Üniversitesi Sosyal bilimler Enstitüsü Yeni Türk Edebiyatı Bilim Dalı’nda Doktora tezi olarak hazırlanmış ve tez Kasım 1991 tarihinde kabul edilmiştir. Sözkonusu tez yeniden gözden geçirilerek buradaki şekliyle yayınlanmıştır.

Çalışmalarım esnasında her türlü sabırlı desteğini esirgemeyen, tezimin ortaya çıkmasında büyük payı olan danışman hocam Prof.Dr. Birol Emil’e, çeşitli kaynakların temininde yakın ilgisini gördüğüm Ziyad Ebuzziya’ya, bir buçuk yıl süreyle Avrupa’da araştırmalarımı sürdürmem için imkân sağlayan İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yönetimine, eserin basımında azami titizliği gösteren İletişim Yayınları çalışanlarına, şu veya bu vesile ile yardımlarını gördüğüm bütün dostlarıma teşekkürü borç bilirim.

Türkiye'de Değişim Demokrasi ve Aydınlar

Bizim aydınımız iki buçuk asırdır kurtuluşu, kurtuluş reçetelerini, kendi kültürü, tarihi ve dinamikleri içerisinde arayacağına; Batıdan da gerektiği kadarıyla yararlanacağına; hep Batı’da aramıştır.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın deyişiyle Türk aydını bir “eşik nesli” olmaktan kurtulamamıştır. Ne kendisi kalabilmiş ne de başkası olabilmiş bir toplum ve bu topluma yön veren aydınlar… kendi ikliminde kendine yabancı, dinden bahseder dini bilmez, müfessir kesilir Arapça bilmez, Osmanlıyı teşrih masasına yatırır Osmanlıca bilmez, Batıdan yüksek sesle bahseder gerçek manada Batı’yı bilmez aydın tipi, günümüzün kendilerine “entelektüel” diyen birçok aydınına tıpa tıp uyar. Türkiye’de aydınların tarihi, ne yazık ki, Batılılaşma ve yabancılaşma tarihi ile aynı çizgiyi takip eder.

Van'da Ermeni Mezalimi

Ermeni Meselesi, 19.asrın 2.yarısından itibaren önceleri “Şark Meselesi” daha sonra da doğrudan Ermeni meselesi olarak gündemimize girmiş veya getirilmiştir. Ermeniler Osmanlı Devleti’nin “Tebaa-ı Sadıka”sı, yani itaatkar, devlete bağlı vatandaşları iken iç ve dış tahrikler sonucu devlet için en büyük problemlerden birini oluşturmaya başlamışlardır. Lozan Barışı ile Türkiye Cumhuriyeti için bitirildiği zannedilen bu mesele, kırk yıl sonra tekrar hortlatıldı. 1965 yılını sözde Ermeni soykırımının 50.yılı kabul eden Türkiye aleyhtarı lobiler, başta Amerika, Fransa, Yunanistan ve Lübnan olmak üzere daha bir çok ülkede bilinçli ve organize bir propaganda faaliyetine giriştiler. Bu tarihten beri “Ermeni Soykırımı Tasarısı” hemen her yıl ABD kongresinde gündeme geldi ve Türkiye’ye karşı bir tehdit unsuru olarak kullanıldı ve hâlâ kullanılıyor.

Ermeniler ve Ermeni dostlarının yürüttüğü 1965-1972 yılları arasındaki yoğun Türkiye aleyhtarı propaganda 1973’te yerini fiili saldırıya, teröre bıraktı. 27 Ocak 1973 tarihinde Los-Angeles Başkonsolosumuz Mehmet Baydar ve Yardımcısı Ermenilerin saldırıları sonucu şehit olunca, mesele bütün birikmiş kiniyle yine karşımıza geldi. Bunu, 1975 22 Ekiminde Viyana Büyükelçimiz Danış Tunagil’in öldürülmesi takip etti. 1980 yılına kadar diplomatlarımıza bizzat Ermenilerin sorumluluğunu üstlendiği 42 saldırı olmuş ve saldırılarda 59 kişi hayatını kaybetmiştir.

Türkiye üzerinde emelleri olanlar bu dönemde sadece Ermenileri değil, bu memleketin kendi çocuklarını da silahlandırarak sokağa salmışlardır. Diplomatlarımıza yöneltilen saldırıların seyri ile Türkiye’deki Türk terör örgütlerinin faaliyet seyri arasında bir paralellik vardır. Beynelminel kominizm Ermenilerle bazı Türk örgütlerine ortak yapacakları işler ihale etmişti. Ermeniler, Osmanlı döneminde, her milletlerarası platformda Kürtlerden yüksek sesle şikayetçi olurken, Doğuda sel gibi kürt kanı akıtmışken daha sonra Erivan radyosundan yaptıkları Kürtçe yayınlarda Kürtleri kardeş ilan etmeğe başladılar. Kominizmin ölümü de varlığı gibi uğursuz oldu. Sovyet Cumhuriyetleri bağımsızlıklarına kavuştular ama otorite boşluğu ve kararsızlık bölgeyi tehdit etmeğe başladı.

Ermeniler’in Karabağ’daki Azerilere karşı katliama başlaması huylunun huyundan vazgeçmediğini bir kez daha gösterdi. Van’daki Ermeni Mezaliminin canlı şahitleri olarak takdim ettiğimiz insanlarla 1981-1983 yılları arasında birer görüşme yapmış hatıralarını bantlara kaydetmiştik. 1985 yılında ermeni meselesini bütün cepheleriyle ele alan bir kitap çalışması yaptık ve yaptığımız ropörtajları sözkonusu eserin ikinci bölümüne koyduk. Prof.Dr. Fahrettin Kırzıoğlu yaptığımız çalışmayı görünce çok beğendiğini ifade ederek ısrarla Ankara’ya götürüp resmi bir kuruluşa bastırmak istediğini ifade ettiler. Bir süre sonra hocayı arayıp kitabın akibetini sorduğumuzda kaybolduğunu söyledi. Defalarca aramalarımıza rağmen kitap bulunamadı. İkinci nüsha duruyordu ama sadece birinci nüshada bulunan yüzlerce belge ve fotoğraf elimizde değildi.

Karabağ meselesi ortaya çıkınca, elimizdeki malzeme ile de olsa bir şeyler yazmamız gerektiğine karar verdik. Böyle bir şeyin yayınlanması aynı zamanda ihtiyar halleriyle bize gördüklerini bıkmadan usanmadan anlatan ve bugün yüzde doksanı vefat etmiş bulunan dedelerimizin ninelerimizin hatırasına saygı olacaktı. Bir kısmının sonradan resimlerini temin edebildik ama bazılarının da anlattıklarını, resimlerini koyamadan sunuyoruz. Bizden önce, Vanı Tanıma ve Tanıtma Cemiyeti tarafından 1963 yılında yayınlanan “Zeve” isimli kitapçıkta Zeve katliamının şahitleri Hamza Dayı, Güllü Bacı, Esma Nene, Menevşe Bacı ve Zeveli Seyyat Onbaşı’nın olayla ilgili hatıralarına yer verilmiştir. Biz böyle bir çalışma yapmaya başladığımız 1981 yılında yukarıda adı geçenlerden sadece Ahmet Çinkılıç hayatta idi. Şimdi o da vefat etmiştir. Yrd.Doç.Dr.Ergünöz Akçora, 2-5 Nisan 1990 tarihinde Yüzüncü Yıl Üniversitesi tarafından Van’da düzenlenen “Yakın Tarihimizde Van Uluslararası Sempozyum”una “Yaşayanların dilinden Van’daki Ermeni Mezalimi” adı altında bir tebliğ sunmuş ve bu tebliğden anlaşıldığına göre bu tarihte hayatta kalmış sadece dört kişi ile görüşebilmiştir. Bunların üçü ile biz de görüşmüştük.

Bu eserde, Ermeni meselesini genel olarak genel olarak ele alan bir girişten sonra Van’daki Ermeni mezalimini bizzat görmüş yaşamış olan 21 kişinin bu mezalimle ilgili anlattıklarına yer verildi. Görüştüğümüz zamanlar çoğu hayatının son dönemlerini yaşıyordu. Bunlardan vefat etmiş olanlara Allah’tan rahmet, hayatta kalan birkaç kişiye de sıhhat, afiyet dileriz. Böyle bir eser yayınlamakla amacımız yaraları deşmek değil, mevcut ve gelecek nesilleri geçmişin tecrübelerinden yararlandırmaktır.

Türkler Karakterleri , Terbiyeleri ve Müesseleri

“Şark Meselesi” İslâmiyetin nazil olmasıyla beraber Hıristiyanlık aleminin gündemine gelmiştir. Türkler, İslâmiyetin bayraktarlığını üstlendiği günden beri “Şark Meselesi” nin muhutabı olmuşlardır. Haçlı seferleri Doğu’dan gelen ışığı söndürmek için düzenlendi. Ancak onlar üfürdükçe bu ışık daha da parladı. İslâm ışığının huzmeleri bir yandan Endülüs Emevileri ile Avrupa Hıristiyanlarının gözlerini kamaştırırken öte yandan onlara ortaçağ skolastizmini aşmaları için yol gösterici oldu. “Her kemalin bir zevali vardır” kaidesi Emeviler, Selçuklular, Osmanlılar için de geçerliydi. Bir gün geldi ki yükselme devrinin zaferleri arasından biraz da acınarak bakılan Batı maddeten üstün duruma geçti.

Mikrop potansiyel tehlike olarak hep hazır bulunmuştu. Ancak mikrobun faaliyete geçmesi için vücudun zayıf düşmesi gerekiyordu. Osmanlı Orduları Viyana’yı ikinci kez kuşatırken toplarını bile savaş meydanında terkederek geri çekilmişlerdi. Osmanlı topları eritilerek kiliseye çan olarak takılınca hilalin boynu bükülmeye başladı. 18.Asrın başından itibaren artık Batı, Osmanlı aydınları için bağnazlığın, ortaçağ karanlığının değil, “ziyâ vü zekânın” diyarı idi. Lale Devri’nden itibaren Batı medeniyetinin eşiğinde bocalayan Türk toplumu, kendi hastalıklarını teşhis ve tedavi etme işini de Batılılara bıraktı.

Avrupa, sürekli tırtıl simasını değil, kelebek çehresini gösterdi. Hastalıklarımız için verdikleri tatlı ancak zehirli ilaçlar çok geçmeden karın sancılarına sebep oldu. Artık hastalık kronikleşmişti ve devletin adı “Hasta Adam” dı. Hasta adamın önüne her fırsatta “Şark Meselesi”ni temcit pilavı gibi getirdiler. Şark Meselesi, yerine göre Bulgar meselesi, yerine göre Ermeni meselesi, yerine göre Hristiyanlara imtiyazlar meselesi vs. elbisesini giyiyordu. Ancak amaç, asırlardan beri devam eden Haçlı seferlerinin amacına ulaşması idi. “Zayıf Adam”a çoğu zaman eskisi gibi topla, tüfekle, ordularla saldırmıyorlardı. Bunların yerini, diplomatik oyunlar, ekonomik entrikalar, borçlandırma, şuna buna imtiyaz isteme, dayatma reform yaptırma, bir nevi zoraki ferman ilan ettirme almıştı. İşte böyle bir ortamda Osmanlıların zor günlerinde Batı’dan bazı dost sesler de yükseliyordu. Eserin sahibi Johnstone, bu dost seslerin sahiplerinden biridir. Abdolonyme Ubicini, Eugene Pojade, David Urquhart, Charles Wells, Lamartine, Grand de Nerval, Claude Ferrare, Blasce Ibanez, Gamez Carille, Piyer Loti gibi Batılı aydınlar İslâm dünyasına ve özellikle Türklere, kalın Hıristiyanlık perdesini aralayarak bakabilmiş aydınlardır.

Bir hadis-i şerifte Hz.Peygamber, “Fazilet odur ki düşman dahi takdir etsin” diye buyurur. Her ne kadar yukarıda adı geçen şahıslara “dost” diyorsak da bu insanlar Hıristiyandı ve tamamen ayrı bir dünyanın mensuplarıydı. Bundan dolayıdır ki onların bize bakışları bizi değerlendirmeleri önem arz eder.Kaldıki Urguhart ekolünün bir mensubu olan yazar Butler Johnstone, bize dömeninde moda olan şark egzotizmi ile yaklaşmaz. Çevirinin muhtevasından da anlaşılacağı gibi o, mayası islâmî ruh olan bir medeniyeti ferdi terbiyeden başlamak üzere, en üst devlet müessesesine kadar inceliyor ve somut örnekler sergiliyor. Johnstone’nun değerlendirmelerinin en kayda değer tarafı, Osmanlı Devleti’nin çatır çatır yıkıldığı, eski değerlerin sarsılmaya başladığı bir dönemde bile dünyaya fazilet dersi verecek kadar sağlam bir topluma sahip olduğumuzu tesbit etmesidir.

Avrupa’da Türlere “barbar” dendiği bir zamanda Johnstone, yer yüzünün en adil, temiz, haysiyetli dediği bu millete hayranlığını dile getiriyordu. Şunu da hemen belirtelim ki, gerek Johnstone gerekse diğer birçok Batılı yazar, çoğu zaman Türk derken, müslümanları; müslüman derken Türkleri kastediyordu. Bu çeviride de aynı özdeşleştirme ile sık sık karşılaşıyoruz. Johnstone, “Türkler” isimli bu kitabında ırk üstünlüğünden, necip kavimden söz etmiyor, o bedenden çok ruhla; şekilden çok muhteva ile ilgileniyor. İngiltere’deki araştırmalarımız esnasında ele geçirdiğimiz bu küçük eseri bir asrı aşkın bir zaman sonra da olsa Türk kamuoyuna kazandırmayı bir vazife bildik. Tercümeyi yaparken olabildiğince metnin aslına sadık kaldık. Şüphesiz ki bu eseri tercüme ederken veya yayınlarken Johnstone’un buradaki bütün fikirlerine katılma veya reddetme konumunda değiliz.

Bu eseri Türkçeye aktararak bir Batılı aydının gözü ile XIX.asrın ikinci yarısındaki Osmanlı aile hayatını, temizliği, adaleti, haysiyet ve vakarı ortaya koyup bütün bunlara dayalı yaşama düzeninin bir ütopya olmadığını bir nebze gösterebilirsek kendimizi mutlu sayacağız. Bu eser, ayrıca Batılılaşma maceramızın, eserin yazıldığı dönemdeki seyrinin bir hikayesidir. Bu eserle toplumumuzun bugün gelmiş olduğu moral seviyeyi de görmüş olacağız. Yazarın sözünü ettiği toplumu tanımakta zorluk da çekebiliriz.

Uzun zaman sonra da olsa Türk ve Müslüman dostu olan Batılı aydınların isimlerinin yanına Johnstone’un ismini de ilave etmek ayrıca bir vefâ borcudur. Bu borcun ödenmesinde eserin çeşitli aşamalarında, katkıları olan kişi ve kuruluşlara bu vesileyle teşekkür ederim.

Ali Suavî

Ali Suavî, Batılılaşma dönemi Türk fikir ve kültür tarihinde önemi bir yere sahip olan yazarlardandır. Tarihimizde, Ali Suavî kadar, ölümünden sonra kendisi ile ilgili birbirine çok zıt fikirler ileri sürülen aydın çok azdır. Onun için cahil diyenler olduğu gibi, dâhi diyenler de vardır; kahraman diyenlerin sayısı hâin diyenler kadar çoktur.

Çok çeşitli yönleri olan Ali Suavi Efendi üzerinde bugüne kadar yazılanlar ya onu mahkum etmeyi veya yüceltmeyi hedeflemiştir. Biz bu kitapta Ali Suavi’yi hatıralardan, şahsi yorumlardan yola çıkarak değil, arşiv belgelerine ve bizzat kendi eserlerine dayanarak değerlendirmeye çalıştık. Bu eserin uzun bir hazırlık dönemi olmuştur. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde hazırladığımız “Ali Suavî , Hayatı, Eserleri ve Fikirleri” konulu doktora tezi bu kitaba başlıca kaynak olmuştur. Kitabın hacminin sınırlı olmasından dolayı, doktora tezinde ele alınan yüzlerce yerli ve yabancı arşiv belgelerine burada yer verilememiş ancak kaynakları verilmiştir. Ali Suavî gibi hayatı, mücadele ile sürekli bir faaliyet ile geçen, hem din adamı, hem gazeteci, hem öğretmen, hem bürokrat hem de komitacı olan bir insanın bütün yönlerini böyle küçük bir esere sığdırmak imkansız değilse de zordur. Okuyucular bu kitapta belki her yönüyle Ali Suavi’yi bulamayacaklardır ama, bulacakları Suavi belgelerin bize anlattığı bir Ali Suavî olacaktır.

Kitapta, Suavî ile ilgili bugüne kadar yazılanlara pek yer verilmemiş, ancak bunlar bibliyografyada gösterilmiştir. Yazarın eserleri tanıtılırken, elimizde olanlar kısaca tanıtılmış, olmayanların ise sadece isimleri ve hangi kaynaklarda bunlardan söz edildiği belirtilmiştir.

Fikirleri kısmında, yazarın üzerinde çelişkili yorumlar yapılan görüşlerine daha ağırlıklı olarak yer verilmiştir.

Eserin son bölümünde, onun yazılarına örnek olarak sunduğumuz makalelere ya da çeşitli eserlerinden alınan parçalara yer verilmiştir. Bu yazılar seçilirken özellikle şimdiye kadar yeni harflerle yayınlanmamış olmalarına ve yazarın gerek üslubunu gerekse fikirlerini çapıcı şekilde yansıtmış olmalarına dikkat edilmiştir. Yazarın her biri bir kitapçık ebadında ve son derece önemli, Ulûm gazetesinde yayınlanmış olan “Türk” ve “Lisan ve Hatt-ı Türki” başlıklı yazılara hacim endişesiyle yer verilememiştir. Ancak fikirleri ele alınırken bu makalelerden bolca alıntılar yapılmıştır. Sözkonusu makalelerin Prof.Dr.Mehmed Kaplan başkanlığında hazırlanan Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi’nin 2.cildinde yeni harflerle yayınlanmış olmaları, bu makaleleri burada yayınlayamadığımız üzüntüsünü gidermektedir.

Yazarın İstanbul ve Londra’da çıkardığı iki ayrı Muhbir gazetesinin biribirine karıştırılmaması için Londra’da yayınlanan Muhbir, dipnotlarda Fransızca başlığı olan Le Mukhbir, 38.sayıdan sonraki sayılar ise İngilizce başlığı olan The Mukhbir şeklinde verilmiştir.

Geniş okuyucu kitlesi gözönünde bulundurularak doktora tezimizden kısaltılarak ve yer yer dilde sadeleştirmelere yer verilerek hazırlanan bu eserde, doktora tez danışmanım Prof.Dr.Birol Emil’in ve her fırsatta geniş bilgi ve tecrübesinden yararlandığım Sayın Ziyad Ebuzziya Beyefendi’nin katkıları büyüktür. Kendilerine ve bu eserin yayınlanmasında katkıları olan bütün şahıs ve kuruluşlara teşekkür ederim.

Şinasi

Merhum Ziyad Ebüzziya’nın , 1972 yılında müsveddelerini tamamladığı Şinasi isimli çalışma, Hürriyet Yayınları arasında yayımlanmak üzere dizilmeye başlanmış. Ancak merhum, dizgisi yapılan bazı formlarda eserin diline ve muhtevasına keyfi müdahalelerin yapıldığını tesbit edince noter aracılığıyla yayının durdurulması ve eserinin kendisine iade edilmesi için ihbarname göndermiştir.

Vefatına kadar geçen süre içerisinde gerek meşguliyetlerinin fazla olması gerekse sıhhatinin el vermemesinden dolayı söz konusu eseri yeniden ele alamamıştır. Kendisiyle tanıştığımız ve sıkı münasebetimizi sürdürdüğümüz 1987 yılından itibaren bana sürekli bu yarım kalmış teşebbüsten söz eder ve zaman zaman vaktimin el vermesi halinde beraberce eksiklikleri tamamlayıp eseri yeniden yayına sokabileceğimiz teklifinde bulunurdu. Söz konusu tarihlerde doktora çalışmalarımın yoğun olması böyle bir teşebbüsü mümkün kılmadı. Merhumun vefatından sonra varisleri büyük bir koli içerisinde, eserle ilgili bütün dokümanı bana verdiler.

Eserin bir kısmı dizilmiş, bir kısmı daktilo edilmiş, bir kısmı ise hâlâ müsvedde halde duruyordu. Eserin sonuna konulması tasarlanan örnek metinler ise ortada yoktu. Biz merhumun Osmanlı harfleriyle olan ve okunması son derecede zor olan el yazısından çıkma müsveddeleri esas alarak gerek dizgisi yapılmış, gerekse daktilo edilmiş metinleri yeniden gözden geçirdik. Eserin son kısmına konması tasarlanan örnek metinler ise biz seçtik ve büyük bir kısmını Osmanlıca’dan aktardık.

Merhum Ziyad Bey, Şinasi ile ilgili olarak Başbakanlık arşivinden gerek kendi bulduğu gerekse Seyfettin Özege’nin bulup kendisine verdiği belgelerin fotokopisini alamamış bunları sadece el yazısı ile yazmıştır. Referansları olmayan bu belgeler kendisi tarafından sadeleştirilerek ilgili yerlerde kullanılmış ancak ayrıca orjinalleri, kopyalarının elde bulunmaması dolayısıyla esere ilave edilememiştir. Yazar, gazeteci olduğu için burada kullanılan dil bilimsel dilden çok gazeteci dilidir. Bilinçli olarak yazarın diline dokunmadık. Bu haliyle eser, şüphesiz ki yazarın tasarladığı şekli tamamen bulamamışsa da ümid ederiz ki tamama yakın bir hale gelmiştir. Şinasi, Türk kültür ve edebiyatında birçok başlangıçların sahibi bir insan olmasına rağmen, özellikle hayatıyla ilgili olarak bütün karanlık noktaları büyük çapta aydınlatacak bir çalışma yapılmamıştır. Merhum Ziyad Ebüzziya, bazen bize lüzumsuz teferruat gibi gelen en ince detaylara kadar Şinasi’nin hayatı, yetişme tarzı, aldığı tesirler, etkilediği insanlar, getirdiği yenilikler vs. ile ilgili olarak meseleleri ele almış ve en doğrusunu objektif olarak ortaya koymaya çalışmıştır.

Bugüne kadar Şinasi üzerinde yazmış yazar ve araştırmacılardan başta büyükbabası Ebüzziya Tevfik olmak üzere, Ahmed Rasim, İsmail Habib Sevük, Mustafa Nihat Özön, Fevziye Abdullah Tansel, Gündüz Akıncı, Kenan Akyüz’ün de aralarında bulunduğu birçok şahsiyetin konuyla ilgili olarak verdiği bilgileri gözden geçirmiş ve bir kısmı affedilmez olan yığınla yanlış tesbit etmiştir. Büyük çapta Ebüzziya Tevfik’e başvuran yazar, Yeni Osmanlılar Tarihi’ni yayına hazırlarken yaptığı gibi burada da onun bazı yanlışlarını yahut çelişkilerini okuyucuya aktarmaktan geri durmamıştır.

Eserini mümkün olduğu kadar geniş bir dokümantasyona dayandırma gayreti göstermiş olan merhum yazarın ufak bir bilgi için yurt içinde ve yurt dışında birçok dostuna bir yığın mektup yazdığını ve gelen cevaplardaki kullanılabilir bilgileri değerlendirdiğini elimizdeki dokümanlar göstermektedir. Söz konusu tecessüsü göstermesi açısından bu mektuplardan bazılarının kopyalarını kitabın son bölümüne koymayı uygun gördük. Bu eseri ilavelerle yayına hazırlamakla kültür, fikir ve edebiyat dünyamıza katkıda bulunma yanında, merhum yazarı Ziyad Ebüzziya’nın hatırasına gerekli saygıyı göstermiş olacağımız ümidindeyim. Gazeteci, yazar, parlamenter ve her şeyden önemlisi sorumluluğunun bilincinde bir aydın olan Ziyad Ebüzziya’nın son günlerine kadar yazı masasının başında geçen verimli ömrüne sığmayan bu eserin önemli bir boşluğu dolduracağına şüphem yoktur.

Bu eserde, Şinasi’nin hayatı ve yetişmesi dolayısıyla söz konusu dönemle ilgili olarak verilen bilgiler, köklü bir Osmanlı ailesinden gelen merhum yazarın birikiminden süzülen, Türk eğitim, kültür ve siyasi tarihi açısından faydalı bilgilerdir. Bedenen ölseler de eserleriyle yaşayanlara ne mutlu.

Reşat Nuri Güntekin'in Romanlarında Sosyal Tenkit

Reşat Nuri Güntekin, Cumhuriyet dönemi Türk romancıları arasında, eserleri en çok basılan ve okunan yazarlarımızdan biri olduğu halde, hâlâ onun bütün cepheleriyle incelendiğini söylemek mümkün değildir. Reşat Nuri üzerine gerek akademisyenler tarafından gerekse de akademisyen olmayan araştırmacılar tarafından yapılmış değerli çalışmalar vardır. Bunların önemli bir kısmına araştırmamızın bibliyografyasında yer verilmiştir.

Bugüne kadar, Reşat Nuri’nin romanlarındaki sosyal tenkit unsurlarının bir bütün olarak çalışılmamış olması bizi böyle bir araştırma yapmağa iten en önemli faktör olmuştur. Araştırmanın başlığından da anlaşılacağı üzere burda Reşat Nuri’nin romanları bir bütün olarak tahlil edilmemiş, romanlar, sadece içerdikleri sosyal tenkit unsurları açısından ele alınmıştır. Araştırmada, yazarın mevcut on dokuz romanı esas alınmıştır. Bazı kaynaklarda, Reşat Nuri’ye ait bir de tefrika romandan söz edilir.

Sözkonusu roman, Rusya’nın eski Çekoslavakya üzerindeki emellerini konu alan “Ripka İfşa Ediyor, Ismarlama İhtilal” adını taşımaktadır. Ancak, Ulus gazetesinde 10 Nisan 1949 – 14 Mayıs 1949 tarihleri arasında tefrika edilen bu roman, telif değil çeviri bir roman olduğu için araştırmaya dahil edilmemiştir. Çalışmamıza esas olan romanların hangi yayınevi tarafından yayınlandıkları, kaçıncı baskı oldukları ve baskı tarihleri dipnotlarda değil sadece bibliyografyada belirtilmiştir.

Başlangıçta, müstakil olarak her romandaki sosyal tenkit unsurlarını tespit edip bunları kendi içinde tahlil etme yoluna gittiğimiz halde, bazı hocalarımızın tavsiyeleri üzerine bundan vazgeçilerek yazarın bütün romanlarındaki sosyal tenkitler belli başlıklar altında toplanarak tematik bir inceleme yapılmıştır. İnceleme esnasında detaylarını veremediğimiz bazı meselelerin daha anlamlı ve anlaşılır olması için her romanın bir bütün olarak özeti çıkarılmış ve bu özetler çalışmamızın sonuna eklenmiştir.

Bu çalışmada, aslında sosyal gerçekçi roman ekolüne mensup olmayan Reşat Nuri’nin sosyal ve siyasal gerçekleri edebiyatın imkanlarından yararlanarak ne kadar ustalıkla ortaya koyduğu görülebilir. Reşat Nuri üzerinde yapılmış araştırmalara ve dolayısıyla Türk Edebiyatı araştırmalarına bu çalışma ile bir parça katkıda bulunabilirsek kendimizi mutlu sayacağız.

GAZİANTEP

SOSYAL MEDYA

302Subscribers+1
1,041,530FollowersFollow

SON GÖRÜNTÜLENLER

AK Parti Genel Başkan Başdanışmanı Çelik: "(Abdullah Gül'ün adaylığı) Sayın Gül'ün böyle bir niyeti olduğu zaman biz bundan ancak şeref duyarız" AK Parti Genel Başkan Başdanışmanı...